Yeraltı Notları, 22 Mayıs 2003

Sevgül Uludağ

 

“Vahşi Hayat...”

Kapıyı çalıyorsunuz, açılıyor...

Burada bir lokanta olduğunu gösteren hiçbir işaret yok...

Oysa lokantanın adı “Vie Sauvage” yani “Vahşi Hayat”

Fas lokantaları yeryüzünün her yerinde böyle: dıştan bakıldığında orada bir lokanta olduğunu kestirmek zor... Kendinizi o mistik havada bulabilmek için kapıyı çalmak gerek...

“Vahşi Hayat” lokantasında tüm mobilyalar Fas’tan getirilmiş – alçacık bir masada mumlar yanıyor...

Her yanda kilim ve halılar – duvarlar çöl renklerine boyanmış – sarı, turuncu, ohro ve kahverengi karıştırılarak batik havası yaratılmış – kontrast bir lezzet için kapılara koyu bir lacivert sürülmüş...

Tahta sebze kasaları yan yatırılıp içine keçiderisinin basit düzeneklerle gerildiği, üzerinin çöl desenleriyle boyandığı kızıl ve krem renklerinde gecelambaları dizilmiş.

Alçacık kahve masaları ya da özel odalarda yuvarlak masa etrafına dizilmiş neredeyse “krallara” ait olabilecek abartılı sandalyelerde oturmak mümkün. Bu sizi açmıyorsa hasır örgü-kereste karışımı alçak koltuklara oturabilir ya da yerde kocaman kadife yastıkların üstünde bağdaş kurabilirsiniz...

Bedevilerin, çöldeki çadırların, göçebe bir kültürün kokusu sinmiş Vahşi Hayat lokantasına...

Tabak çanak vulgar denebilecek denli kaba – yerel seramikler bunlar, kenarları çatlak kocaman tabaklar konuyor önünüze... Çölün sarısı, gökyüzünün mavisi...

Şarap Vie Sauvage’ın kendi üretimi – yalnızca kırmızı şarap var burada... Şarabın üstünden Makareş’in bol şekerli nane çayı ikram ediliyor.

Yemekler Akdeniz mutfağına alışkın biri için berbat sayılabilir: topu topu baharlı kuskus pilavı, haşlanmış havuç ve ne eti olduğunu pek kavrayamayacağınız bir tür kebap var. Belki gecenin yıldızı Fas pastırması – baharatları genzinizi yakıveriyor, pastırmaya domates eklenebildiğini burada keşfediyorsunuz – son derece lezzetli pastırma elbette göçebe bir halkın ürünü... Tadını sonuna dek çıkarmak istiyorsunuz..

Nargile yok – oysa burada nargile olmalıydı... Kahve de yok çünkü Fas kültüründe ancak çay içilir... Bol şekerli nane çayı... Oğlum Bertolucci’nin “Çölde Çay” filminin peşinden ne çok koşmuştu – soluk soluğa aramıştık bu filmi – Paul Bowles’ın kaleme aldığı Fas ve Afrika’nın kuzeyinde geçen “Esirgeyen Gökyüzü” romanını oğlum bir solukta bitirmiş, internette kitap ve filmle ilgili araştırmalara girişmişti... Ancak şimdi, “Vie Sauvage”da bulunduktan sonra okuyorum “Esirgeyen Gökyüzü”nü...

Paul Bowles bu kitabında ruhlardaki çölleşmeyi anlatmaya girişiyor – ruhsal yalnızlığı, anlam yitimini – ıssızlık ve çoraklıkta aşkın bile anlamsızlaşmasını... Kendine ve hayatın özüne yabancılaşan insanın aslında herşeye yabancılaştığını – büyük bir kentte ya da çölde olmasının pek birşey farketmeyeceğini çünkü hayatın özüne dönmediği sürece “alternatif bir yaşam” kuramayacağını...

Çoğu zaman “pretense” modunda yaşarız hayatlarımızı – istediğimiz tam bu olmasa da öyleymiş gibi yaparız, olduğumuzdan farklı görünmeye çalışır, istemediğimiz şeylere takılsak da istediğimiz buymuş gibi yaparız. Başkalarını değil aslında kendimizi kandırırız! Yanlış yerlerde durur, kendimizi “yanlış” insanlarla ilişkide buluruz, “yanlış” seçimler yapmışızdır ya da hayat sürüklemiştir bizi oralara... Belki sevmediğimiz bir işte çalışırız, hayatımızı yeniden kurmak için yeterli enerjiyi bulamayacağımızı sanırız... Kimi zaman kendi arkadaşlarımızı bile seçme olanağı bulmayız – çevremizde kimi bulmuşsak onlara takılırız...

Derin bir nefes alıversek, özümüzü arasak, Vesna’nın bana öğrettiği Çin’den antik meditatif dansta olduğu gibi “Ben herşeyim ve aynı zamanda hiçbirşeyim” diyebilsek... Bu hayat serüveninde kendimiz için “neyin önemli olduğuna” bakacak zaman bulabilsek... Kendimize zaman ayırsak... Hiç kimse için değil, yalnızca kendimiz için: kendimizi sevmezsek başkalarını da sevemeyiz, bunu gerçekten hissedebilsek...

Brüksel’de Fas lokantasına bir atölye çalışması yapmak için gidiyoruz, ardından yemeğe oturuyoruz... Masamızda gençler ağırlıkta: Berna, Mev, Nicoletta, Katyana, Josi... Katyana’yla birkaç ay önce yine karşılaşmıştık Brüksel’de – üç aydır burada yaşıyor, Kıbrıs’ta sivil toplum hareketlerine on yılını vermiş, yorulmuş... Şimdi Brüksel’de farklı birşeyler denemek istiyor. Şimdilik işsiz, nasıl iş bulabileceğini hesaplıyor... Josi bambaşka bir genç kadın: güneyde göçmen işçilerle ilgili bir örgütte çalışıyor: Sri Lankalılar, Filipinliler, Pakistanlılar, Hindistanlılar... Cumartesi günü Kıbrıslıtürk gençlerle tanıştıracağım onu... 1974 sonrası annesi-babası Türkiye’den gelmiş ama bu topraklarda doğup büyüdüğü ve Kıbrıs’tan başka gidecek yeri olmayan gençlerle de tanıştıracağım... Her iki kültürün itip kaktığı o yalnız martılarla... “Sınırlar”ın aralandığı yurdumuzda belki tüm bunlardan anlamlı ilişkiler kurulabilir diye...

Josi’yle oturup sohbet etmeyi seviyorum: göçmen işçilere yönelik düzenlediği etkinliklere Kıbrıslırumların katılmayışını sorguluyor... Onunla Kıbrıs’ta “Kıbrıslılık” kavramının bir kendini savunma olarak başlayıp nasıl da başka kimlik gruplarını tümüyle dışlayan bir “zırh”a dönüştüğünü tartışıyoruz. Irkçılığa dek varabilen başka bir tür “milliyetçilik” bu özünde... İnsanı zenginleştirdiği iddia edilen oysa aslında “çölleştiren” bir duygu...

9 bin yıllık Kıbrıs kültüründe 30 yıllık bir serüven okyanusta bir damla olsa gerek – şu anda etkili gibi görünse de gelip geçecek... Hayatın özüne dair süreçler hız kazandıkça, yalnızlaşma azaldıkça, toplumlar bütünleştikçe, “milliyetçilik” denen çöllerden çıkış yolları bulabileceğiz belki...

Ayla ne demişti? “DAÜ bir enklavdı, Mağusa bir enklavdı, kuzey Kıbrıs olduğu gibi bir enklavdı... Ama aslında güney Kıbrıs da bir enklavdı...Çünkü bir bütünün parçası değildi, kendi içine enklavdı orası da...”

Şimdi “enklavlar” bütünleşiyor, binlerce insan hareket halinde... Bob Marley’nin “Exodus” şarkısında olduğu gibi “kitlesel” düzeyde kendiliğinden bir hareket bu... Ruhlardaki çöllerin ıssızlığını dağıtan, kumlarda birbirimizin ayakizlerini okuyabildiğimiz yeni bir serüven...

Birbuçuk günlük atölye çalışması için gittiğim Brüksel’den dönüşte evde sürpriz var: ben yokken oğlum ve canyoldaşım bahçedeki havuzu harika bir turkuvaza boyamış... Havuz temizlenmiş, içindeki taşlar, arkadaşların attığı bozuk paralar, toprak testiler kaldırılmış... Kaplumbağamız Don Piedro bu yeni ortama hızla alışmış, zevkini çıkarıyor... Onu yedirirken bunları konuşuyoruz... Arkadaşımız Lisani’yle canyoldaşım Brüksel’den getirdiğim kızıl renkli bir şişe birayı paylaşıyorlar...

“Ben neysem oyum...”

Böyle konuşuyor Lisani... Tıpkı antik Çin dansı Do İn’de olduğu gibi:

“Olduğumdan farklı biri gibi gösteremem kendimi... Neysem oyum...”

Neysen o olabilmek, belki de ruhlardaki çölleşmeden kurtulabilmenin yolu...

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org