Yeraltı Notları, 25 Mayıs 2003

Sevgül Uludağ

 

“Yeni” Hayat!...

Yıllarını iki toplumun biraraya getirilmesine vermiş, kayıp ailelerinin zaman zaman Ledra Palace oteli dışında saldırıp hırpaladığı Costis’in saçları ve sakalları kırlaşmaya yüz tutmuş... “Kendimi yaşlı hissediyorum” diyor... “Bir yandan sevinçliyim ‘sınır’lar aralandığı için, öbür yandan kendimi yaşlı hissediyorum...”

Petros istifini bozmuyor... Ledra Palace “sınır kapısı”na gitmek için arabama park yeri ararken yolda dolanırken rastlıyorum ona:

“Petros, bu sen misin? Ben de tam sizleri almaya gidiyordum!...”

Yanında Costas Shamas var... Fatma abla mail grubunda evini tarif etmişti, “Sınır”dan geçip geze geze oraya gitmeye çalışıyorlar!...

“Bakalım doğru anlamış mıyız” diyor Petros...

“Tamam atlayın arabaya, ben size yerini gösteririm...”

“Sınır”lar aralandıktan sonra İki Toplumlu Çatışmaların Çözümü Eğitmenler Grubu’nun kuzeydeki ilk toplantısı için geliyor arkadaşlarımız... Toplantıda kendimi tuhaf hissediyorum – iki toplumlu barış hareketinin nüvesini oluşturan, Kıbrıs ölçeğinde 30 kişilik bir “havuz”dan 3 bin kişiyi örgütleyen, 10 bin kişiyi şu veya bu şekilde iki toplumlu barış hareketine katan ve en az 100 bin kişiyi etkilemeyi başaran bu grup kendi adına hiçbir zaman hiçbirşeye imza atmadı. Ama birbirini güçlendirip kendi içinde ekipler oluşturarak “çatışmaların çözümü” yani “conflict resolution”, “öteki”ni “düşman” olarak değil “insan” olarak görebilme, iletişimi derinleştirme, bizlere öğretilen “tarih”e yurttaş gözüyle bakma, kendini “öteki”nin yerine koyabilme, “empati” geliştirme, sorunlara “interaktif” biçimde birlikte çözüm arama kavramlarını binlerce kişiye yaydı – Kıbrıs ölçeğinde “yurttaş diplomasisi” için ileri adımlar atmayı başardı. Herkes kendi kafasına, kendi ilgi alanına göre kendi gruplarını oluşturmuştu... Keti Economidou sonu gelmeyecek gibi görünen yığınla “Citizens Groups” örgütlenmesine girişirken, “İki Toplumlu Koro”yu da oluşturmayı başarmıştı... Fatma abla daha çok “Eğitimciler” yani öğretmen gruplarıyla çalışıyor, ben kadın gruplarına odaklanıyordum... Bir de “Kıbrıslıtürk-Kıbrıslırum kimlik grubumuz” vardı ancak bu grubun buluşmasına izin verilmediğinden, çalışmalarımızı ayrı ayrı yürütmek zorunda kalmıştık... Mustafa iş çevrelerinin yanısıra “Federal çözüm ve AB”nin tartışıldığı gruplar oluşturuyor, Hüseyin “Genç politikacılar”la çalışıyordu... Bunun da ötesinde grubun elemanlarının her biri, kendi meslek veya uzmanlık ya da ilgi alanına göre kendi toplumu içinde örgütlenmelere giderek kendi çevresini dönüştürmeye çalışıyordu... Yiannis Lauris bir beyin uzmanı olarak bilgisayarı Kıbrıs’ta yaygınlaştıran kişiydi: barış için teknolojiyi kullanmayı başladığında henüz neredeyse tümümüz internetin abc’sinden bile habersizdik... Nikos gençlik gruplarını örgütlüyordu – Harris ve Bekir Azgın grubun “filozofları” gibiydi – Bekir abi Rumlara Türkçe dersleri de veriyordu...

Tümümüz sıradan yurttaşlardık – devlet görevlerinde değildik, hiçbir mühim “statümüz” yoktu... Yalnızca bu adada iki toplum arasında oluşmuş, “düşmanlığa”, Fatma ablanın deyişiyle “Mountain of Lies” yani “Yalanlardan oluşan dağlar”a dayalı ilişkileri normal insan ilişkilerine dönüştürmeye çalışıyor, “resmi görüşler” yerli yerinde dursa da, yurttaşların barış hareketine katılmını sağlamaya, onları “düşünmeye” itmeye çalışıyorduk. Bu süreç tümüyle gönüllü bir süreçti – hiçbirimiz hiçbir yerden hiçbir ödenek almıyorduk. Çoğu zaman da grup toplantıları için birkaç kutu tatlı, birkaç şişe limonata ya da kolayı, atölye çalışmasında kullanacağımız kağıtları ve kalemleri de kendi cebimizden karşılamak zorunda kalıyorduk. 1997’de Türk makamlar sistematik olarak Ledra Palace’ta düzenli toplantılar yapmakta olan ve sayıları 3 bine varan iki toplumlu barış hareketinin toplantılarına “YASAK” koyduğunda henüz merkezi bir örgütlenmeye gitmeyi başaramamıştık. Zaten Türk tarafı böyle bir örgütlenmeye gidilmesi halinde Ledra Palace’a izinlerin “iptal edileceği” tehdidini savurmuş, izinleri “fasilite eden” Amerikan yetkililer de merkezi bir örgütlenmeye hiçbir zaman “sıcak” bakmamıştı... Bu noktada Türk tarafıyla Amerikan yetkililerin görüşü aynıydı...

Elbette her grupta olduğu gibi arada “çürük elmalar” da çıkacak, bunlar “içte başka dışta başka” hareket ederek “statükonun savunucuları” gibi davranacaktı... Ancak hayatın kendisi “Truva Atları”nın uzun süre grupta barınmasına izin veremezdi – bu yüzden süreç içinde bu “Truva Atları” herhangi birisinin herhangi birşey yapmasına gerek kalmaksızın “aradan çekilmek” zorunda kalıyorlardı...

Grubumuz şimdi yeni koşullarda neler yapılabileceğini konuşuyor... Kendimi “tuhaf” hissetmemin nedeni, bugüne dek “İki Toplumlu Çatışmaların Çözümü Eğitmenler Grubu” olarak hepimizin dahil olduğu tek bir proje yapmamış olmamız – yeni koşullarda bunu başarabilecek miyiz? Tek bir grup olarak hareket edebilecek miyiz? Her birimizin bu gruba getirdiği müthiş bir zenginlik var – bunları uyumlaştırabilecek miyiz? Eski koşullar içinde oluşan yeni koşullarda birlikte etkili olabilmek için yeterli enerjiyi toparlayabilecek miyiz? Tüm bu soruların yanıtını biliyorum ki ancak zaman içinde alacağım... Ama ben bugünlerde sabırsızım... Huzursuzum... Eski değişip yerini yeniye bırakırken, siyasi ortamın hiçbirşey olmamış gibi eskiye endeksli biçimde devam etmesi sinirimi bozuyor... Yurttaş diplomasisini örgütleyecek olan kimler? Siyasi partilerle yurttaşlar arasındaki bağları kimler kuracak? Ortak bir ülke kavramını kimler geliştirecek? Tüm bunlar bu topraklarda yaşayan her birimize düşmüyor mu?

Artık hiçbirşeyin eskisi gibi olmadığını, olamayacağını düşünüyorum... Eski durumlar devam etse de, yeni durumlar oluşuyor eski koşulların tam ortasında... Ancak genelde siyasi yapılar tümüyle hazırlıksız ve niyetsiz gibi yeni koşulları yakalayıp bunu başka birşeylere dönüştürmeye...

Bu yüzden herşeyden sıkılıyorum: eski koşullardaymış gibi yaşamak istemiyorum, eskiden yaptığım işleri eski modlarda yapmak istemiyorum. Yeni koşullara uygun yaşamak, yeni koşullara uygun örgütlenmelere katılmak, olmazsa bunların yaratılması için çaba harcamak istiyorum.

Adamızın kuzeyinde ve güneyinde siyasi yapılanmalar eski koşullar geçerliymiş gibi ancak kendi içinde dönüp durmayı sürdürüyor. Buna tek istisna bazı gençlik ve kadın örgütlenmeleri. Ancak “mainstream politics” olduğu gibi yerinde duruyor ve “ortak vatan ortak mücadele” kavramını kucaklamaya hazır ve niyetli değil gibi duruyor. Kıbrıs denen “puzzle game”den her biri kendi elindeki parçayı sıkı sıkıya tutup “benim parçam çok güzel, bu bana ait, acaba bir parça daha koparabilir miyim” der gibi duruyor... Oysa “puzzle game”in tüm esprisi, tüm parçalar yerli yerine konduğunda bütün ve anlamlı bir resmin ortaya çıkması...

Kıbrıslıtürklerin siyasi yapılanmaları, ortak bir ülke kurmak için ivedilikle yapılması gerekenleri tartışmak yerine hızla seçim atmosferine kayıyor... Oysa artık güneyde olup biten herşey bizleri ilgilendirmeli, tıpkı güneyde yaşayanların kuzeyde olup biten herşeyle ilgili bilgi edinmek zorunda olması gibi... Kuzeydeki seçim tartışmalarına Kıbrıslırumlar da katılmalı... Görüşlerini söylemeli... Bu toprağı paylaşacaksak, şu anda olduğumuz noktadan ve şimdi başlamak zorundayız... Ertelemek, dış faktörlerin nazını beklemek, birilerinin bizlere birşeyler sunmasını beklemek tümüyle anlamsız...

Papadopulos seçilirken Kıbrıslıtürklerin çoğu bu durumu Kıbrıslırumlar’la tartışmamıştı: AKEL’in Papadopulos’u aday gösterip desteklemesi sanki de Kıbrıslırumların sorunuydu... Oysa artık kuzeyde de güneyde de kimlerin işbaşına geleceği, partilerin açıklamaları ve eylemleri herkesi ilgilendirmeli.

Ortak bir ülke kuracaksak, ortak yapıların düşünü kurup bunları gerçekleştirme zamanıdır...

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org