Yeraltı Notları, 4 Mayıs 2003

Sevgül Uludağ

 

“Belirsizlikler nasıl kalkacak ortadan?”

Yorgo Türkçe konuşuyor, mutfaktaki Kipriana da... Kipriana’nın Türkçesi müthiş... Asla bir Kıbrıslırum olduğunu tahmin edemezsiniz. Saçını tepesine toplayıp minik bir topuz yapmış, üstüne tığda işlenmiş siyah renkte, küçücük bir kep takıvermiş... Sevgiyle sıkıyor elimizi, samimiyetle gülümsüyor. Kıbrıslıların sıcak halleri bunlar. Birbiriyle buluştuğunda genelde böyle olur Kıbrıslılar. Şener Levent ne demişti ödül törenindeki konuşmasında?

“Kıbrıslılar birbirlerine Türkler ve Rumlar olarak çok yakın insanlardır. Kıbrıslıtürkler ve Rumlar birbirlerine benzerler. Bir Kıbrıslıtürk bir Türkiyeli Türk’ten daha çok bir Kıbrıslıruma benzer. Bir Kıbrıslırum da bir Yunanlıdan daha çok bir Kıbrıslıtürke benzer. İkisinin ortak yanları Yunanistan ve Türkiye’deki insanların ortak yanlarından çok fazladır. Ben bunları ne Yunanistan’a ne de Türkiye’ye herhangi bir eleştiri olsun diye söylemiyorum. Kimsenin buna kırılması gerekmez. Bu, tarihi çarpıtmak da değil. Bu sadece bir gerçektir. Aynı coğrafyanın üzerinde yaşayan insanlar dinleri ve dilleri ayrı olsa bile yurtdışından gelen insanlardan çok daha yakındırlar birbirlerine...”

Yorgo’yla da, Kipriana’yla da böyle oluyor. Atina’da Anita’yla da böyle olmuştu, Berlin’de Agni’yle de, Brüksel’de Myria’yla da... Bir anda kaynaşıverir Kıbrıslılar, birbirlerini hiç tanımasalar da...

Yorgo bir zamanlar bisikletçilik yaparmış Selimiye’nin oralarda, Küçük Kaymaklı’da yaşarmış.

“Göçmen değilim, alacak verecek malım yok” diye konuşuyor... “Yalnızca kuzeye geçip bir görmek isterim o eski yerleri...”

“Kimleri tanırdın Küçük Kaymaklı’da?” diye soruyor canyoldaşım ve bu sözcükler koyu bir sohbeti başlatıyor: ortak tanıdıkları çok çünkü...

Yorgo’nun sahibi olduğu Plaka lokantasındayız, Lefkoşa’nın “öteki” yarısında... Buraya ödül töreni sonrası geldik Kannavuros ve Andrula’yla. Plaka’ya bambiciğimi hamileyken de gelmiştim, sokakta oturmuştuk, Alman arkadaşım Uwe’yle. Uwe “Kıbrıs’ta önemli biri olduğunun anlaşılması için en az ayda bir kez Plaka’ya gelmelisin” demişti, gülüşmüştük, mezeleri atıştırırken... Canyoldaşıma “Hatırlamadın mı?” diye soruyorum, “Tam şurada oturmuştuk, beş-on metre boyunda duvara dayalı bitevi bir mangal vardı... Tam sokağın ortasındaydık, çevremizden vızır vızır arabalar geçiyordu... 14 yıl önce falandı...”

Hatırlamıyor...

Yorgo çılgının teki: lokantanın karşısında, meydanın ortasındaki alanda servis yapar yazları... Bu yüzden bütün mahalleyi azar azar satın almış! Gürültüydü, müzikti, kebap dumanıydı falan derken komşular rahatsız olmasın diye! Bu evlerden birini kulakları duymayan birisine kiralamış, nasılsa rahatsız olmaz diye... Ama adamcağız evlenivermiş, bir çocuğu olmuş, çocuğun işitme engeli olmadığından bir süre sonra evden çıkıp gidivermişler...

Kannavuros, “Baksana” diyor “Bütün mahalleyi satın almış!...”

Yorgo, oğlumla çok iyi anlaşıyor. Oğlum onu kuzeye davet ediyor... Birgün gelecek belki... Ve onu dolaştıracağız Kaymaklı’da...

Perşembe akşamı Agni, babası Emilios, annesi Elenya geliyor geç saatlerde. Emilios tapu kadastroda memurmuş 40’lı yıllarda... 60’lı yıllardan sonra Lefkoşa’nın kuzeyini görmemiş hiç. Bu yüzden dolaşmak istiyor... Gece saat on gibi Lefkoşa sokaklarını dolaşıyoruz...

“Burada tatlıcı Bedevi vardı, hatırlıyor musun Emilios?”

“Elbette! Ama onların üç dört dükkanı vardı...”

“Mevlevi Tekke’yi hatırlıyor musun?...”

“Eskiden yollar daracıktı, bisikletle giderdik, araba yoktu... Burası polis istasyonuydu...”

“Hala öyle...”

“Yollar değişmiş ama... Bu yol yoktu, Ledra Palace’a gitmek için hisarın üstünden dolaşırdık... Şurası posta binasıydı... Burada avukatlar vardı... Rum avukatlar, Türk avukatlar, bu meydandaydı... Şurası da mahkeme binalarıydı...”

“Hala öyle... Ama Rum avukatların olduğunu bilmiyordum bu meydanda... Hiç aklıma gelmemişti... Ben beş yaşındayken bölündü Lefkoşa, Rumlarla birlikte yaşadığımıza ilişkin tüm izleri silindi...”

“O zaman karışıktı Lefkoşa, hatta ben az ileride otururdum, bir ev kiralamıştık...”

Kebapçı Yahya Usta’nın önünden geçerken duruyor:

“Burası garajdı, araba tamir ederlerdi... Ama İngiliz Sömürge İdaresi, arabaları kaldırtmış, buraya Fransız ve İngiliz askerleri yığmıştı... Süveyş krizinin yaşandığı günlerdi... Askerler birkaç gün bu garajda kalır, sonra Nasır’a karşı savaşmaya gönderilirdi...”

Herşey değişmiş Emilios için: yollar genişlemiş, eski binalar gitmiş, apartmanlar gelip konuvermiş şehrin ortasına...

Cumartesi günü Agni alıp bizleri Larnaka’ya, deniz kıyısına götürüyor... Sahilde yürüyoruz, hurma ağaçlarının fotoğrafını çekiyoruz, kıyıda satışa sunulmuş kaplumbağalara bakıyoruz... Don Piedro’ya bir arkadaş almak istiyorum ama stand’ın sahibi yok ortada...

Piyale Paşa’da bir lokantaya takılıyoruz... Deniz büyülüyor beni:

“Ben artık başka ülkeye gitmek istemem!... Kendi ülkemin öteki yarısına takılacağım her canım sıkıldığında...”

Kuşatılmışlık, izole edilmişlik duygusu hafifliyor...

Kannavuros ne demişti:

“Vazgeçin bizim taraf sizin taraf demekten artık! Kıbrıs hepimizin! Artık her yer hepimizin!...”

Yine de oğlum “sınır”dan geçerek kuzeye her dönüşümüzde şaka yapmadan edemiyor:

“Döndük işte kendi mandramıza!...”

“Sınır”ların uzun süre açık kalacağına inanmıyor. Her an “sınır”ların kapatılabileceğini düşünüyor...

Elbette haklı, henüz 13 yaşında, çatışma içinde büyüdü... Adalı cinayetini yaşamak zorunda kaldı, annesinin babasının sürekli hedef gösterilmesine kendini alıştırmaya çalıştı. Niyazi dedesinin hapislik günlerinin öykülerini dinledi, anneannesinin sürekli kuşatma altında, gözetim altında yaşatılmasına ilişkin öyküler, bisikletler üstündeki istihbaratçılarla ilgili öyküler... Başını kaldırıp çevresine bir baktığında Alpay Durduran’ın hayatını görüverdi – arabası birkaç kez bombalanan, parti binası kurşunlanan, herşeye rağmen hayatı mizah tadında yaşayan Durduran’ı... Onunla dost oldu, ona hayran kaldı... Başını kaldırıp çevresine baktığında teyzesinin çocuklarının taşıdıkları soyadı nedeniyle işsiz kalmalarını, alıp başlarını İstanbul’a gitmek zorunda kalışlarını izledi... Başını kaldırıp baktığında çevresinde kokuşmuş, çürümüş, her yanı dökülen bir sistem gördü: okudu, araştırdı, kıyaslamaya çalıştı... Dün nasıldı? Bugün nasıl? Partiler ne durumda? Hangisi güvenilir? Hangisi sosyal demokrat? Hangisi liberal? Hangisi komünist?

Okudu: Kıbrıslıtürk yazarların kitaplarını – Niyazi Kızılyürek’in milliyetçilik analizlerini, Ahmet An’ın araştırmalarını, şairleri, öykücüleri, romancıları... Eski gazete ciltlerine gömülüp arşivleri karıştırdı... Kendi senaryolarını kaleme almaya başladı – filmler çekmeye, bunları nasıl montajlayacağını hesaplamaya... Kıbrıslırum Panikos Hrisantu’yu ortak bir film grubu kurmaya ikna etmeye çalıştı... Kıbrıslı yönetmenlerin çektiği filmleri toparlamaya, bunlardan belki bir Kıbrıs Filmleri Festivali ayarlamaya... Gençlik Merkezi Film Kulübü’nde her hafta arşivinden bir film gösteriyordu... “Sınır”lar açılıncaya dek bunlarla uğraşıyordu... Kıbrıs’ın “belirsizlik” koşullarında kendi alanını yaratmaya, kendi özgün duruşunu ortaya koymaya çalışıyordu...

Belli ki güvenmiyor “derin devlet”e – Kıbrıs’ta esas olanın “belirsizlik koşulları” olduğunu, kimseciklerin yarın ne olacağına ilişkin hiçbir fikrinin olmadığını, herşeyin kumdan kaleler gibi her an çökebileceğini, değişebileceğini biliyor... Hayat bunca zaman belirsizlik koşullarında geçti, bundan sonra neden değişsin ki diye düşünüyordur belki...

“Belirsizlikler nasıl kalkacak ortadan?”

Belki de henüz kimseciklerin yanıt veremediği bu sorunun yanıtını arıyordur...

 

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org