Yeraltı Notları, 4 Mayıs 2004

Sevgül Uludağ

 

“Zor” olan tarafa eğilince...

“EVET”çiler “HAYIR”ı anlatıyor

“EVET”çiler “HAYIR”ı anlatıyor...(*)

Sevgül ULUDAĞ

 

“Zor” olan tarafa eğilince...

 

Geçen yıl Ekim ayında Oxford Üniversitesi’nde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Alvaro de Soto’nun da hazır bulunduğu uluslararası bir atölye çalışmasında, De Soto biz katılımcılara Annan Planı’nın felsefesini izah etmişti... 20-25 kişi kadardık, fazla kalabalık değildik ama aramızda politikada ve sivil toplumda etkili kişiler vardı...  Kıbrıs’ın iki tarafından atölye çalışmasına katılan bizler De Soto’yu dinlemiş, kendi görüşlerimizi ortaya koymuştuk... Bu atölye çalışmasında, Kıbrıs Türk toplumunun Annan Planı’nın sunulduğu günden başlayarak Ekim 2003’e kadar yaşadığı süreci fotoğraflarla desteklediğim bir “power point show” aracılığıyla katılımcılara sunmuştum. Bir diğer sunuşum, Cyprus Action Network’ten Eser Keskiner’le birlikte uluslararası literatüre “settlers” olarak geçmiş olan Türkiye’den Kıbrıs’a yerleşmiş kişilerle ilgiliydi. Aslında bu atölye çalışmasına Türkiye’den Kıbrıs’a yerleşmiş bir aileden gelen, Kıbrıs’a çok küçük yaşta gelmiş ya da burada doğup büyümüş genç kuşaktan bir kişiyi de katmaya çalışmıştık çünkü en iyisi genç kuşağın kendi sorunlarını kendisinin dile getirmesiydi. Ama son anda katılacak gencin ailevi nedenlerle gidişini iptal etmesi sonucu, bunu başaramamıştık...

 

CASPER SARAY DUVARLARINI AŞAMIYORDU...

Atölye çalışmasında bulunduğumuz dönemi hatırlayın: tarihlerden Ekim 2003’tü... Tüm toplum ayaktaydı... Gençler sokaklardaydı...  Hemen her gün gösteriler, eylemler, grevler yapılıyordu. Görüşmeci koltuğuna kurulmuş olan Rauf Denktaş, toplumun sesini duymazlıktan geliyor, toplumun iradesi hiçbir şekilde görüşme sürecine yansımıyordu... Dünya sesimizi duymuştu, artık sevimli hayalet “Casper” olmaktan çıkmıştık ama Saray’ın duvarlarını aşamıyordu “Casper” – toplum, müzakere masasında hala “görünmez”di... O kadar ki De Soto, Annan Planı sürecinde ikide bir uçağa atlayıp Ankara’ya gitmek, burada dışişleri bürokratlarıyla plan üstünde çalışmak zorunda kalıyordu...

 

TÜRKİYE’DE DURUM BELİRSİZDİ...

Aslında Türkiye’de de durum belirsizdi... Erdoğan barış için adım atmak ister gibi görünüyor ama “Mehter takımı” misali, bir öyle, bir böyle konuşuyordu... Henüz Türkiye’nin Kıbrıs’ta barış için adım atıp atamayacağı belirsizdi – asker ne yapacaktı? “Derin devlet” ne yapacaktı? Türkiye’den Kıbrıs’a yerleştirilmiş olanlar ne yapacaktı? “Rehine” konumlarını aşmaları için ortada bir neden var mıydı?

Ekim 2003’ü hatırlayın: ortada “kaotik” bir atmosfer vardı... Gazeteciler, sendikacılar, politikacılar, sivil toplum örgütü liderleri “HAİN” ilan edilmiş, “devlet” bizleri mahkemelere sürüklemiş, baskılar yoğunlaştırılmıştı... “Sınırlar” bir gecede açılmış, kitlelerin öfkesi ve ateşi yatıştırılmaya çalışılmıştı azıcık – ama herşey belirsizdi... İnsanlar umut ediyordu ama aynı zamanda umut etmekten korkuyordu... Koltukta Denktaş oturduğu sürece umuda yer olabilir miydi? Kıbrıs’ın kuzeyindeki askeri yapılar Kıbrıslıtürklerin yaşamına sürekli müdahale ettikçe umut yeşerebilir miydi?

 

TOPLUMA RAĞMEN SÜREÇ TIKALIYDI...

Ekim 2003’ü hatırlayın: Toplumdaki 40 yıllık sessizliğin bozulduğu, herkesin konuşmaya başladığı bir dönem... İnsanların korkularını yenmeyi başarıp kendi pankartlarını kendiliğinden yazıp mitinglere katıldığı bir dönem... İnsanların günler ve geceler boyu, radyolarda, televizyonlarda konuştuğu, anlattığı, ağladığı, haykırdığı günler ve geceler... Tüm bu sesler kendi coğrafyamızda bir düğüm olup boğazımıza takılıyordu – toplum dinamikti, ayaktaydı, hareket halindeydi... Birşeyleri dönüştürmeye hazırdı çünkü evinde kapalı değildi, sokaklardaydı... Ama henüz bunun yansıması yoktu... Denktaş ve onun destekçileri, süreci tıkamaya devam ediyordu...

 

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER “ZOR” TARAFA ODAKLANMIŞTI...

Annan Planı hazırlanırken, Birleşmiş Milletler belki de bu yüzden “zor” olan tarafa, “kuzeye” ve Ankara’ya odaklanmıştı... “Referandumlar” belki kuzeyde kendi halkını sürecin dışında tutmaya çalışan rejime karşı bir tür “emniyet sübabı” olarak düşünülmüştü... Kuzey o denli hassas, o denli kırılgandı ki ve aynı zamanda Türkiye’de de Erdoğan hükümetinin neyi başarıp neyi başaramayacağı o denli belirsizdi ki, “referandumlar” etkili bir seçenek olarak görülmüştü... Atölye çalışmasında De Soto, bizlere referandumların planın en önemli parçalarından biri olduğunu izah ediyordu ama henüz 24 Nisan 2004’ü yaşamamıştık – bu yüzden anlatılanları, konuşulanları, tartışılanları ancak şimdi anlamlı biçimde düşünebiliyorum, hazmedebiliyorum...

 

LUCERN’DE NEDEN YALNIZCA TÜRK TARAFI TATMİN EDİLDİ?

Belki bu süreçten çıkarılacak dersler vardır diye düşünüyorum: referandumlarda yalnızca bir tarafa eğilmek, yalnızca bir tarafı görünür biçimde tatmin edecek şekilde davranmak, sonuçta öteki tarafın öfkesine, düşkırıklığına veya salt ihmal edilmiş olmaktan ötürü istenen sonuca ulaşılmayışına neden olabiliyor. Lucern’de neler olmuştu ki aniden herşey değişmiş, ortaya yalnızca Türk tarafını tatmin eder gibi bir görüntü çıkarılmıştı? Birleşmiş Milletler hala “zor” olan tarafa, kuzeye ve Ankara’ya mı odaklanmış vaziyetteydi?

 

PEKİ YA KIBRISLIRUMLARIN KAYGILARI, KORKULARI?...

Peki ya güney coğrafyamız? Peki ya orada, “sınır”ın ötesinde yaşayan insanlarımızın kaygıları ve korkuları? Tüm bunlar neden uluslararası topluluğun “ihmali”ne kurban ediliyordu? Son anda BM Güvenlik Konseyi’nden çıkarılmaya çalışılan alelacele bir karar da Rusya’ya tosluyor, süreç HAYIR’dan yana işliyordu... Zaten HAYIR’cılar yolları, sokakları OXI’lerle çoktan donatmışlardı – EVET’çiler oyuna çok geç katılmışlar, meydan neredeyse boş kalmıştı...

Referanduma giden süreçte Kıbrıslırum arkadaşlarımın dehşetini hatırlıyorum: dehşetleri o denli büyüktü ki, neredeyse “panik ötesi”ne geçmiş gibiydiler...  Her buluşmamızda dairelerde müdürlerin, müsteşarların, bakanların “OXI” için direktiflerini anlatıyorlar, radyolarda-televizyonlarda Annan Planı karşıtlarının üstelik yalana başvurarak propaganda yapmasından yakınıyorlardı... En çok Denktaş’tan yakınıyorlardı: onları anlamakta güçlük çekiyordum... “Neden Denktaş’ı dinliyorsunuz?” diye soruyordum ama sorularım yanıtsız kalıyordu... Panik o denli büyüktü ki, herhangi bir biçimde anlamlı bir diyalog sürdürmek kolay değildi...

 

KIBRISLITÜRKLER, KIBRISLIRUMLARI DİNLEYEMEDİ...

Kıbrıslıtürkler de bu süreçte kendi “statükoları”nı değiştirmek için o denli çaba harcıyordu ki,  Kıbrıslırumların korku ve kaygılarını gerçekten dinleyip anlamaya çalışmak için herhangi bir alan kalmıyordu. Zaten ortak bir kampanya da yürütülememişti – yapılan tüm girişimler boşa çıkmış, sonuçta toplumlar kendi içlerinde dövünüp durmuşlar ve bu da bizi kuzeyde EVET’e, güneyde HAYIR’a götürmüştü...

 

SÜRECİ İYİ ANLAMALIYIZ...

Ama bu süreçte yaşadıklarımızı, resmin azıcık dışına çıkarak değerlendirmeliyiz diye düşünüyorum – henüz barış umutları suya düşmedi, henüz tüm umutlar yitirilmedi... En azından Kıbrıs’ın güneyinde yaşayan her dört Kıbrıslırum’dan biri EVET oyu kullandı – %25’lik bir oran bir toplum için önemli bir oran, küçümsenebilecek bir rakam değil... Bunu gelecek referandumda çoğaltıp adamızın birleştirilmesi projesini gerçekleştirmek istiyorsak, “HAYIR”ın ardında yatan korkuları, kaygıları ve kuşkuları, güneyde yaşanan süreci iyi anlamamız gerekiyor...

Kıbrıs’ın güneyinde yapılan referandumda Kıbrıslırumların ezici çoğunluğunun “HAYIR” oyu kullanmasının altında yatan nedenler neler?

Kıbrıslırumlar neden “OXI” dedi?

“EVET”çilerin sesi neden kısık çıktı?

Bundan sonra neler yapılması gerek?

Bu soruların yanıtını “senaryolara” göre vermek yerine, Kıbrıslırumların bizzat kendilerine sormayı tercih ettim...

 

“EVET”ÇİLER, “HAYIR”IN NEDENLERİNİ ANLATIYOR...

Seçtiğim kişiler, “normal olarak” medyada göremeyeceğiniz, sesleri fazla duyulmayan, halktan insanlar, “bizlerden” biri gibi, sade yurttaşlar...

“Mainstream” politikacılar yerine, bizler gibi insanlarla konuşmayı her zaman tercih ediyorum – bunun nedeni çok açık. Politikacılar – istisnalar kaideyi bozmaz elbet – her zaman kendilerini “parti çizgisiyle bağlı” hissettiklerinden, onlarla yapılan röportajlarda fazla “derine” inemiyorsunuz, basın bildirilerinde verdikleri mesajların ötesine geçmeniz kolay kolay mümkün olamıyor... En azından “geleneksel politikacı tipi”ne uyanlar açısından bu durum böyle...

“EVET”çilere “HAYIR”ın nedenini sordum... Belki bu dizi yayımlandıktan sonra “HAYIR”cılara da sorular sorabilirim... Ama şimdilik, “EVET” kampanyasının parçası olmuş olanlar bizlere güneye hakim olmuş atmosferi daha objektif biçimde anlatabilir diye düşünüyorum...

 

***

 

***  Papadopulos hükümetinin Annan Planı’yla ilgili tutumunu onaylamadığı için müsteşarlık görevinden istifa eden Symeon Matsis’in 18 yaşındaki oğlu Stefanos EVET kampanyası yürüttüğü için ölümle tehdit edilmiş...

 

“Çözüm bir slogan gibiydi, çoğunluk adayı paylaşmakta ikna olamadı...”

 

Papadopulos hükümetinin Annan Planı’yla ilgili tutumunu onaylamadığı için müsteşarlık görevinden istifa eden Symeon Matsis, aslında iki toplumlu grupların yabancısı değil... O, henüz 1984 yılında oluşturulan İki Toplumlu Entellektüeller Grubu’nun  bir üyesiydi... Bu grupta Raif Denktaş da bulunuyordu... Yıllar boyunca çeşitli iki toplumlu etkinliklere katılan Matsis’in eşi ve oğlu da iki toplumlu temaslarda aktif olarak yer alıyordu... O kadar ki 18 yaşındaki oğlu Stefanos Matsis, güneyde EVET kampanyası yürüttüğü için ölümle tehdit edildi... Symeon Matsis’le röportajımız şöyle:

 

SORU: Sayın Symeon Matsis, sanırım bundan yaklaşık 20 yıl önce röportaj yapmıştık sizinle... Henüz Devlet Planlama Örgütü’ndeydiniz...

MATSİS: Evet... Orada uzun yıllar çalıştım, sonra bakanlığın Daimi Sekreteri yani Müsteşarı oldum. Bu bakanlıktan sonra dört bakanlıkta daha çalıştım...

 

SORU: En son çalıştığınız bakanlık hangisiydi?

MATSİS: İletişim Bakanlığı’nda Müsteşar’dım... “Genel Direktör” de diyorlar bu göreve...

 

HÜKÜMETİN POLİTİKASINI ONAYLAMAYIP İSTİFA ETTİ

SORU: Bu görevinizden istifa ettiniz, öyle mi?

MATSİS: Evet... İletişim Bakanı Sayın Kazamias’ı izledim – o da istifa etti biliyorsunuz. Benim bakanlıkta çalışmamı isteyen oydu – aslında emeklilik iznine çıkmam gerekiyordu, son dört ayımı geçiriyordum kamu hizmetinde. Temmuz başında emekli olacaktım. Ancak Kazamias benden Larnaka ve Baf havaalanlarını devralacak konsortiyumla görüşmeleri yürütmemi istemişti. O nedenle özel bir görevdeydim. Bir kez bakan istifa edince, ben de ettim çünkü onun siyasi görüşlerini paylaşıyorum. Referandumla ilgili, Annan Planı’yla hükümetin uyguladığı politikaları onaylamadığıma göre, görevde kalmak istemedim...

 

SORU: EVET oyu verdiniz Annan Planı’na...

MATSİS: Yalnızca EVET oyu vermekle kalmadım, aynı zamanda aktif biçimde sürece katılıp yardımcı olmaya çalıştım. Neden? İnanıyorum ki bu çok iyi bir fırsattı, karşımızda genel olarak kapsamlı bir plan var, iki toplumun pozisyonlarına yönelik dengeli bir uzlaşım planı olduğuna inanıyorum... Kıbrıslırumlara mülklerine dönme ve mallarını geri alma olanağı veriyordu... İdeolojik olarak da adanın yeniden birleştirilmesi için uzun yıllar boyunca çalışmış biriyim, iki toplumlu temaslara katılmış bir kişiyim, o nedenle çözüme bağlı birisiyim. Planın adil olduğuna inanıyordum...

 

SORU: Yıllar boyunca iki toplumun yeniden yakınlaşması için ne tür çabalar sarfetmiştiniz? Birkaç örnek verebilir misiniz?

MATSİS: Bir dizi iki toplumlu etkinliğe katıldım. Ledra Palace’ta buluşmaya başlayan ilk grupta ben de vardım... Kendimize “Entellektüeller Grubu” diyorduk ve Ledra Palace’ta buluşuyorduk...

 

SORU: Bu Dubb grubu muydu?

MATSİS: Evet, Profesör Dubb’un grubuydu, gruba katılan 8 Kıbrıslırum’dan birisiydim, 8 de Kıbrıslıtürk vardı grupta...

 

RAİF DENKTAŞ DÜRÜST BİR İNSANDI...

SORU: Sanırım Raif Denktaş da bu gruptaydı...

MATSİS: Evet, Raif de grubumuzdaydı...

 

SORU: Onu nasıl bulmuştunuz?

MATSİS: Çok dürüst bir insandı, kişisel düzeyde iletişim kurabileceğim ilk Kıbrıslıtürklerden biriydi. Raif, Kıbrıs Rum tarafında yaşayan bizlere Kıbrıslıtürklerin sorunlarını anlatıyordu, Kıbrıslıtürklerin göçünü, yerleşiklerin gelerek Kıbrıs Türk tarafının nüfus yapısını değiştirdiğini anlatıyordu...

 

SORU: Hangi yıldı bu?

MATSİS: 1984 yılıydı... Ama bu gruptan başka etkinliklere de katılmıştım... AKEL’in bölündüğü, ADİSOK hareketinin oluşturulduğu 1989 yılında da başka Kıbrıslırumlarla birlikte “Kıbrıs’ın yeniden birleştirilmesi grubu”nu oluşturmuştuk, Kıbrıslıtürkler de vardı grupta...

 

SORU: Bu “Temas Grubu” muydu?

MATSİS: Bu Kıbrıslıtürklerle Kıbrıslırumların kendi insiyatifiyle oluşturduğu bir gruptu. Tam olarak ne isim aldığını hatırlamıyorum ama bu lokal bir girişimdi... Sonuçta aktif biçimde bu etkinliklere katılamadım çünkü resmi bir göreve atanmıştım, Müsteşar olmuştum  - bu görev kamu görevinin başında bulunmam anlamı taşıyordu. Hem resmi görevim, hem de görevimden kaynaklanan iş yükü nedeniyle bu etkinliklere katılmaya zaman bulamıyordum. Ancak başka insanlar katıldı bu etkinliklere – eşim de bu etkinliklere katılıyordu, oğlumuzu da teşvik ettik ve oğlumuz bu etkinliklere katılmaya başladı...

 

STEFANOS’A ÖLÜM TEHDİDİ

SORU: Adı nedir oğlunuzun?

MATSİS: Adı Stefanos Matsis. 18 yaşında ve ölüm tehdidi aldı...

 

SORU: Bunu duyduk, oğlunuz olduğunu bilmiyordum...

MATSİS: Evet, oğlumdur... İngiliz Okulu’ndadır...

 

SORU: İngiliz Okulu’nda Annan Planı’yla ilgili bir panel organize etmeye çalışmıştı...

MATSİS: Evet, böyle bir panel organize etmeye çalıştı başkalarıyla birlikte, panele davet ettikleri kişiler de Annan Planı’ndan yana olan kişilerdi. Ancak oğluma yönelik tehditler bu panelle ilgili değildi, oğlum duvarlara EVET posterleri yapıştırıyordu, EVET kampanyasına atkif biçimde katılıyordu, karşıt grupla çatıştı... Duvarlara oğlumu tehdit eden yazılar yazdılar, sonra da POLİTİS gazetesine telefon ederek oğlumu ölümle tehdit ettiklerini duyurdular...

 

SORU: Bunu duyduğunuzda neler hissettiniz?

MATSİS: Çok kaygılanmıştık... POLİTİS gazetesi olanları bize aktardı, biz de polisi aradık, ciddi birşey olmadığından emin olmak istiyorduk. Polis gelip oğlumdan ve benden ifade aldı, bir tür soruşturma yaptılar, işte okula gidip baktılar. Ciddi birşey olmadığı ortaya çıktı, ancak o dönem kaygılanmıştık çünkü bu tehdidin nereden geldiğini bilmiyorduk...

 

SORU: Tehdidin nereden geldiğini bulabildiniz mi?

MATSİS: Hayır... Ancak “HAYIR” kampanyasını öne çıkaran çevrelerden geldiğini tahmin ediyoruz. Okulda bazı öğrenciler vardı bu kampanyada ama aynı zamanda okul dışından da bazı kişiler vardı... Tam olarak bilemiyoruz. Yani ailece yıllardır bu atkivitelere katılıyoruz.

 

HAYIR’IN NEDENLERİ...

SORU: Elbette çok geniş bir konu bu – bazı Kıbrıslırum arkadaşlarım EVET, bazıları HAYIR oyu kullandı. HAYIR oyu kullananlar bana birkaç şekilde bunu izah etmeye çalıştı: güvenlik gerekçesiyle HAYIR oyu verdiklerini söylediler, Türk askerlerinin her zaman adada kalacak olmasından  ve müdahale hakkı olmasından ötürü HAYIR oyu verdiklerini söylediler. “Kıbrıslıtürkler tüm haklarını anında elde ederken, Kıbrıslırumların haklarını elde etmesi 19 yıl alacak” dediler... Bu tür şeyler... Neden bu kadar yüksek oranda HAYIR oyu çıktı? Bunu biraz analiz edebilir misiniz?

MATSİS: Tek bir faktörün HAYIR’da rol oynadığını söylemek çok zor... Bir dizi konu, HAYIR oyunun çıkmasına neden oldu. Biraz geriye gitmek istiyorum ve şunu söylemek istiyorum: insanların buna hazır olmadığını söylemek istiyorum. Kıbrıs Rum toplumu hazır değildi buna – Kıbrıslırumlar olarak çözüm istediğimizi, bunun için çalıştığımızı söylüyorduk ancak görünen o ki, buna hazır değildik. Hükümet değişikliği yaşandı burada ve yeni hükümet pek istekli değildi. Hükümetin çoğunluğu HAYIR’dan yanaydı, zaten uzun yıllar boyunca HAYIR için çalışmışlardı. Bu da önemli bir faktördü... İnanıyorum ki güvenlik konusu önemli bir konuydu – her tür kamuoyu yoklamasında bu konu ortaya çıkıyordu.  Güvenlik konusu da önemli bir faktördür... Güvensizlik... Kıbrıs Rum tarafı, Türkiye ve Kıbrıslıtürklerin üzerinde anlaşmaya varılacak konularda ilerleyip bunları uygulayacağı yönünde somut bir ilerlemeyi şu ana dek görmemişti... Güvenlik kaygısının yanısıra, yerleşikler konusu da Kıbrıslırumlara göre tatminkar biçimde çözümlenmiş değildi, yani kalacak olanların sayısı, bu koşullarda tahmin edilenin üstündeydi... Ve elbette Türk askerlerinin varlığı... Buna bağlı olarak Annan Planı, hem ortak devletin işlerine, hem de oluşturucu devletlerin işlerine, olası Türk müdahalesine olanak vermesi, bir diğer faktördü. Tüm bu konular, sürekli olarak HAYIR için kampanya yapanlar tarafından gündeme getiriliyordu. Ve elbette Kıbrıslırumların elde edeceği haklar “otomatik” olarak alınmıyor, orta ve uzun vadede elde ediliyordu, oysa Kıbrıslıtürkler için bu haklar derhal uygulanıyordu. Bir diğer faktör de çözümün ekonomik bedeliydi – bu da abartılıyordu. İnsanlar Kıbrıslıtürklerin kalkınması için fedakarlık yapacaklarına ve yaşam standartlarının düşeceğine inandırılıyordu... Ancak aynı zamanda Kıbrıslırumlar için bir diğer nokta daha vardı: Avrupa Birliği’ne giriş için, Acquis’yi uygulamak için Kıbrıslırumlar bir bedel ödemişti – insanlar şöyle düşünüyordu: “Avrupa Birliği’ne girmek için somut olarak bazı ödemeler yaptık, şimdi bundan yararlanmaya gelince yalnızca biz değil, Kıbrıslıtürkler de yararlanacak oysa onlar bu sürece hiçbir katkı yapmadılar...”

Bunun gibi pek çok konu vardı... Görünen o ki, güvenlik konusu, en önemli konudur. Ancak Kıbrıslırum toplumunu gözleyebildiğim için şunu da söyleyebilirim: çözüm istediğimizi bir slogan olarak söylüyorduk ancak Kıbrıs Rum toplumunun çoğunluğunun derinlerde bu adayı ve hükümeti Kıbrıslıtürklerle paylaşma konusunda ikna olmuş olmalarından kuşkuluyum. Burada hala tereddütler var, bunun nedenleri de uzun vadeli tarihsel faktörler, çatışmalar vs.

(Devam edecek)

 

(*) Bu yazı dizisi YENİDÜZEN gazetesinde 4.5.2004 tarihinden itibaren yayımlanmaya başlandı... Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

 

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org