Yeraltı Notları, 5 Mayıs 2003

Sevgül Uludağ

 

Evinin ruhunu geri isteyen kadın: Georgia...

Adı Georgia Agathocleus’tu, gözleri yeşildi... Sözcüklerle değil gözleriyle konuşuyordu sanki... Siyahlar giymişti, saçları beyazlaşıyordu, gözleri asmayeşili, zeytinyeşili, içine altın yansımalar serpiştirilmiş çağlayeşiliydi... Hani çocukken ilkbaharda badem ağaçlarından toplayıp tuza batırdığımız, genzimizde buruk bir tad bırakan çağlalar gibi...

Sanki bütün duyguları, bütün hayatı toplanmıştı gözlerinde...

Kimi zaman dehşetle açılıyordu gözleri, kimi zaman sevecenlikle gülümsüyordu...

Kısacık bir süreye sanki bütün hayatını sığdırmak istiyordu...

Sanki de yaşadığı, bu topraklarda gördüğümüz acıların diplerine inmiş, neredeyse saplantı denilecek derecede bir tutkuyla düşlerine sarılmış insanların sarhoşluğuydu...

Bütün bir hayatı on dakikacığa sıkıştırmak, yine de hiçbir şeyi unutmamak, hiçbirşeyi dışarıda bırakmamak istiyordu sanki...

O kadar yoğundu ki diyaloğumuz, Andrula fiziksel olarak yanımızda dursa dahi, kendini bulunduğumuz boyuttan uzaklaştırmıştı... Ben ve Georgia başka bir boyuttaydık, Andrula başka bir yerdeydi... Kahvesini ve Crown sigaralarından birini içmekle yetiniyordu... Biliyorum, dinliyordu, herşeyin farkındaydı ama bir gazeteciydi o, susması gereken anların bilincindeydi. Bu da öyle anlardan biriydi... Araya girerse elini ateşe sokmuş olacaktı, yanacaktı, hem de nasıl yanacaktı! Tüm bunları hissediyordu Andrula ve bu yüzden susuyordu... Sigarasının dumanını üflüyordu tavana doğru, kahvesini yudumluyordu Georgia bana konuşurken...

Cikko Manastırı’nın Lefkoşa’da Archangelos bölgesindeki kültür merkezinin bahçesindeydik... İki sarı kelebek uçuyordu çevremde, neredeyse saçlarıma değiyordu... Menekşeler giymiştim, belki kelebeklerin sarhoşluğu bundandı... Cuma günkü ödül töreninde Yunanistan Kültür Bakanı Evangelos Venizelos o kadar uzun konuşmuştu ki süreler aşılmıştı. Şener Levent duru, dupduru bir Türkçe’yle, yalın, sade ve o çok etkileyici üslubuyla konuşmuştu. Herkes büyülenmişti. Aslında söylediklerine eklenecek birşey yoktu ama Pazar günü gelmemi, konuşmamı istemişlerdi, kürsüden anons da yapmışlardı bunu... Bu yüzden yeniden gelmiştim bu kültür merkezine... Georgia bahçede bulmuştu beni, Andrula’yla kahve içip pilavuna yerken... Çekingen biçimde yanımıza yaklaşımış, bir lisede öğretmen olduğunu söylemiş, tanışmak istemişti...

Aslında konuşmak istediği bendim, Andrula değil... “Öteki taraf”tan birileriyle duygularını paylaşmak istiyordu, konuşmak, anlatmak, sayıklamak, haykırmak:

“Evimin ruhunu geri verin bana!”

Belki de bütün anlatmak istediği buydu...

Bana Vitsada’yı anlatıyordu, şimdiki adıyla Pınarlı’yı... Çağlayeşili gözleriyle anlatıyordu köyünü: beni tepelerde dolaştırıyor, bahçelere götürüyor, köyünü gösteriyordu. Hiç gitmemiştim Vitsada’ya ya da belki de gitmiştim de farkında değildim... Georgia dehşetini anlatmak istiyordu, acısını, umudunu... Kıbrıslıtürklerle Kıbrıslırumların bir zamanlar “karışık” yaşadığı Vitsada’ya 30 yıl sonra gidişini...

“Bak, evimde kimse yoktu... Çıldırmıştım... Tıpkı yuvasına girecek delik arayan bir fare gibi çılgınlar gibi dönüp duruyordum evin çevresinde... İçeriye giremiyordum! Giremiyordum! Kimsecikler yoktu evde çünkü!...”

Bilmiyordu oysa 1976’da Türkiye’den Kıbrıs’a yerleşmiş ve gerçek bir insan yüreği taşıyan Salih Akdeniz, Aydınköy’de oturduğu evin anahtarını vermişti eski sahiplerine:

“Gelirsiniz, evde birini bulamazsınız diye... Ne zaman isterseniz gelin...” diye..

Mal mülk hikayelerinin insan yüreğinde önemsizleştiği, yeryüzünde paylaşılmayacak hiçbirşey olmadığını bilen insanların bilgeliğiyle bir anahtar uzatıyordu Rumlara:

“Gelin, ne zaman isterseniz!” diyerek, Mevlana’nın bilgeliğiyle:

“Ne olursan ol gel” der gibi...

Bilmiyordu oysa Zodya’da Kürt bir aile, evini görüp ağlamaya başlayan eski sahibini teselli ediyordu:

“İstersen kal burada!... Üzülme...”

Georgia, Fransız gazeteci arkadaşım Marie’nin bana anlattığı öyküyü de bilmiyordu... Bir Kıbrıslırum’la bir Kıbrıslıtürk’ün buluşmasına tanık olmuştu – onlar sınırlar açılmadan çok önce buluşmaya başlamışlardı: Ledra Palace’ta, Pile’de... Kıbrıslırum, “Evimde sanki bir akrabam yaşıyor, orada kalabilir, ev önemsiz” diyordu Marie’ye... Marie bunları kaleme alacağı bir yazı tasarlıyordu...

Tüm bunları duymamıştı Georgia, bilmiyordu... Konuşmaya devam ediyordu, bir sayıklama gibiydi sözcükleri ama ben yalnızca gözlerini izliyordum, sözcükler önemsizdi çünkü ben gözlerinden yüreğini okuyordum...

“Vitsada’ya gittiğimde birden aklıma yol geldi... Köy yoluna çıkmalıydım! Koştum, deli gibi koştum! Yolu buldum, neredeyse köyden uzaklaşacak kadar ilerledim!... Sonra bahçeleri gördüm, bunlar eskiden de Türk bahçeleriydi... Sevindim bahçeleri yerli yerinde gördüğüme... Türk ya da Rum sahiplerinin olması önemsizdi, önemli olan bahçelerin hala orada durmasıydı... Sonra geri döndüm... Evimde bir zamanlar annemlerin tarlalarında çalışan İbrahim Mustafa Koççino oturuyordu... Çok iyi karşıladı beni... Kardeş gibi hissettim kendimi... Güneyde, Lefkara’da evi vardı. İbrahim geri dönmek istemezse benim de evime dönemeyeceğimi anladım... Konuştum onunla:

“İbrahim, nolur dön Lefkara’ya!”

“Dönemem!”

“Neden ama?”

“Çocuklarım istemiyor buradan ayrılmayı...”

Dehşet içinde farkediyordu Georgia ki hem İbrahim’in çocukları, hem kendi çocukları hiçbiryere gitmek istemiyordu... Georgia Larnaka’da yaşıyordu, çocukları kesin bir dille açıklamıştı ona Vitsada’ya dönmeyeceklerini...

“İbrahim neden gitmek istemiyor çocukların?”

“Korkuyorlar!...”

Korku: bu topraklarda çatışmayı, etnik ayrılığı, toplumların birbirlerine ve kendine yabancılaşmasını sağlayan faktör!

Korku: dehşet resimleriyle beslenen, milliyetçiliğin hergün tekrar tekrar yeniden ve yeniden ürettiği imajlarla beslenen, Kıbrıslırum olsun Kıbrıslıtürk olsun, Ermeni, Latin, Maronit, Kürt, Laz, Pontus ya da Türkiye kökenli olsun, bu topraklarda yaşayan farklı etnik ya da sınıfsal kökenlerden insanlarımızın duygularını, düşüncelerini, en çok istedikleri şeyleri ifade etmelerini engelleyen faktör!

“Bak” diyordu Georgia, “Para önemsiz... O dört duvar da önemsiz... Fiziksel bir bina değil istediğim. En muhteşem villayı yaptırsalar bana, milyonlarca lira verseler yine de önemsiz... Ben evimin ruhunu istiyorum... Vitsada’daki evimin ruhunu! Nolur yaz bunları! Bir an çılgınca bir düşünce geçti aklımdan! Denktaş bırakmasa bile evimize dönmemizi belki İbrahim’le bir anlaşma yaparız, belki evlerimizi paylaşırız! Belki bir odacığa sığabilirim diye düşündüm!”

Asmayeşili gözleri parlıyordu – gözyaşları gözlerini denizlerin derin yeşiline dönüştürüyordu...

Ellerimi tutuyordu Georgia, “Nolur yaz bunları!” diyordu...

“Yazacağım Georgia...”

“Kuzeye geçerken hiç korkmadım, yalnız başıma bir kadın, yaşlı annem, kızkardeşim, arabayı ben sürdüm. Hiç korkmadım... Sürdüm arabayı köyüme gittim, Vitsada’ya... Kiliseyi sordum, kilise camiye dönüştü deyince yıkıldım!”

“Neden Georgia? Bak ne güzel korunmuş... Kilisenin ahıra dönüşmesini mi isterdin? Cami olmasaydı belki de ahır olurdu ya da yıkılır giderdi...”

“Tek başıma kilisede oturmak isterdim, dua etmek... Kilise Vitsada’nın merkeziydi...”

Usulca ilerliyorum bu topraklarda, bunca yıl yasaklanmış bu topraklarda başka bir dil konuşan, başka bir dinden olan ama temelde aynı kültürü paylaştığımız Kıbrıslırumları bir kez daha tanımaya, anlamaya çalışıyorum...

“Tüm bu yaşananların sorumlusu kim? Bu kanayan yaraları nasıl iyileştireceğiz?” diye düşünüyorum...

“Sınır”a dönerken Andrula’ya bir Gold Leaf uzatıyorum,

“Buradan yak Andrula...”

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org