Yeraltı Notları, 5 Mayıs 2004

Sevgül Uludağ

 

“Kıbrıslırumların ihtiyacı, Türkiye’nin iyi niyeti konusunda ikna edilmek...”

“EVET”ÇİLER “HAYIR”I ANLATIYOR

“EVET”ÇİLER “HAYIR”I ANLATIYOR...

Sevgül ULUDAĞ

 

***  Papadopulos hükümetinin “HAYIR” kampanyası nedeniyle görevinden istifa eden Symeon Matsis’e göre Annan Planı’yla ilgili Kıbrıslırumların kuşku ve kaygıları giderilmeli...

 

“Kıbrıslırumların ihtiyacı, Türkiye’nin iyi niyeti konusunda ikna edilmek...”

 

Papadopulos hükümetinin Annan Planı’yla ilgili tutumunu onaylamadığı için müsteşarlık görevinden istifa eden Symeon Matsis’le röportajımızın devamı şöyle:

 

SORU: Kıbrıslıtürkleri, özellikle soldan gelen Kıbrıslıtürkleri en çok düşkırıklığına uğratan şeylerden biri de AKEL’in tavrıydı. AKEL’in “HAYIR”ının altında yatan nedenler neydi sizce?

MATSİS: Şunu kabul etmeliyiz ki sonuçta HAYIR çok güçlüydü, sürpriz biçimde güçlüydü.. Bu HAYIR’ın içinde farklı kesimler vardı. Örneğin her zaman bir çözüme karşı olan insanlar vardı, bunlar çözümün adını bile duymak istemiyorlar. Bu tür insanlar her iki toplumda da vardır... HAYIR diyenler arasında güvenlik konusunda, ödenecek bedel konusunda gerçekten kaygı duyanlar vardı... Ama aynı zamanda AKEL de vardı HAYIR diyenler arasında – aslında AKEL planı desteklemek istiyordu ancak hazırlıksız yakalanmışlardı. Hem politikaya yaklaşım biçimleri yüzünden, hem de hükümete ortak oldukları için... Hükümetten çekilmediler ve çözüme şiddetle karşı çıkanlara insiyatifi kaptırdılar... Karar verme zamanı gelince de bunu kolaylıkla yapamadılar, çünkü çok geç kalmışlardı... AKEL Genel Sekreteri geceleyin EVET’ten yanaydı ancak Cumartesi 10 Nisan sabahı tümüyle tavrını değiştirmişti – “Bu koşullar altında planı destekleyemeyiz, şimdi HAYIR oyu vereceğiz, ileride bir şans daha elde edeceğimizi umarak ve bu kez EVET diyebilmeyi umarak HAYIR diyeceğiz” demişti. Çözüm karşıtı güçlerin politik koşullarını dikte etmesine izin vererek, kendi politik savaş alanlarını yitirdiler... Ancak şu da açıktır ki AKEL “EVET” oyunu desteklemiş olsaydı bile, güney Kıbrıs’ta bu aşamada EVET oyları çoğunluğu elde edemeyecekti.

 

SORU: Şimdi ne oluyor dersiniz? Altı aya kadar yeni bir referandum olacak mı yoksa düş mü kuruyoruz?

MATSİS: Kimse kesinlikle ne olacağını söyleyemez ya da tahmin edemez. Politikada bir haftalık sürenin bile çok uzun bir süre olduğunu kabul etmemiz gerek. Tahmin yapmak çok zor. Ben ikinci bir şansımızın olmasını istiyorum. Ancak ikinci bir şansı, sırf bir şansımız daha olsun diye istemiyorum. Kıbrıslırumlar olarak çözümü destekleme fırsatını elde edeceğimiz koşulların oluştuğu ikinci bir şans istiyorum... Bunun olması için de bazı şeylerin meydana gelmesi gerek – özellikle de çözümün uygulanması yönünde bazı güvenceler gerekecek. AKEL’in sözünü ettiği çözümün uygulanmasının garanti edilmesi ve Türk askerlerinin müdahale hakkının zayıflatılması gibi konularda güvenceler gerekecek. Önemli olan Kıbrıslırumları çözüm için EVET dedikleri zaman bunun gerçekten uygulanacağına ikna etmektir. Elbette ABD, BM ve AB çözümün uygulanacağı yönünde sözlü olarak güvenceler verdiler, Avrupa Birliği de çok önemli ve belirleyici bir faktör ancak görünen o ki daha da güçlü bir güvence gerek. İnsanlar AB’ye bakıyorlar ve şöyle diyorlar: “Bugüne kadar ortak bir politika oluşturamamış böylesi konularda, uygulama gücü de yok... Sonuçta anlaşmanın uygulanacağından emin olmak istiyoruz...”

Şunu kabul etmeliyiz ki pek çok Kıbrıslı kuşku belirtmiştir ve onların kaygılarına yanıt vermeliyiz. Bu zor bir durumdur – Kıbrıs Rum toplumunda şimdi pek çok tartışma olacak... Sonuçta EVET diyebilmek için asgari olarak nelerin zorunlu olduğunu kendi aramızda tartışacağız. Yani umalım ki ikinci bir şansımız olsun ancak bu özgün bir şans olsun ki Kıbrıslırumların EVET diyebileceği koşullar oluşsun...

 

SORU: Yıllar boyunca barış etkinliklerine katılmış bir kişi olarak bu süreçte Kıbrıslıtürk barışçılardan birşey bekliyor musunuz? Biliyorsunuz, referandum sürecinde ortak hiçbirşey yapılamadı çünkü adada ortak siyasi düşünce mevcut değil, hala ortak yapılar yok... Hala ortak vatan kavramı yok, bu kavram iki toplumda da küçük bir azınlık şeklinde...

MATSİS: Pek çoğumuz ortak vatandan söz ediyoruz ancak etnik, kültürel ve dini farklılıklardan ötürü, bunu bu ada üzerinde nasıl yaşayacağımız şeklinde ortak bir anlayışa dönüştüremedik.  Bu aşamada iki toplumun kendi içlerinde yapılabilecek pek çok şey olduğunu düşünüyorum. Kıbrıslıtürkler kendi içlerinde EVET’i korumaya çalışmalı, Kıbrıslırumlar da HAYIR oyunu EVET’e dönüştürmek için çaba harcamalıdır – bunun sorumluluğu da bizlerde, Kıbrıslırumlardadır. Planın pek çok avantaj sunduğuna, çözümün bu olduğuna Kıbrıs Rum toplumunu ikna etmeye çalışmalıyız... Sözünü ettiğimiz değişiklikler de minimum değişikliklerdir, bunlar daha çok garantiler ve uygulama güvencesiyle ilgilidir. Şu aşamada bu konuda ortak olarak birşey yapılabileceğini sanmıyorum, ortak olarak yapılabilecek olan konuşmaya, tartışmaya devam etmek, daha fazla karşılıklı anlayış yaratmaktır. Şu aşamada Kıbrıslırumların Kıbrıslıtürkler tarafından Annan Planı konusunda ikna edilmeye ihtiyacı yoktur. Kıbrıslırumların ihtiyacı Kıbrıslıtürklerin ama daha çok da Türkiye’nin iyi niyeti konusunda ikna edilmektir. Çözüme karşı çıkan çevreler “Bizim Kıbrıslıtürklerle anlaşmazlığımız yok, aynıyız, bizi rahat bıraksalar bir çözüm buluruz” diyorlar – bu doğru değil, tek başına ele alındığında... Türkiye eğer bazı jestler yapacak olursa, bu iyi olur çünkü Kıbrıslırumların kafasındaki soru “Türkiye değişti mi?” sorusudur... Türkiye şimdi Avrupalılaşıyor, insan hakları konusunda AB’nin normlarını kabul etmeye başlıyor... Kıbrıslırumların kafasındaki soru “Türkiye AB hedefini değiştirmeyecek mi? Bu gerçek bir istek mi? Yoksa asker yeniden müdahale edecek mi?” sorularıdır... Planın uygulanması konusunda bu nedenle Türkiye’nin bazı jestler yapması iyi olur, örneğin evlerine geri dönecek olanlar için hazırlık yapılması veya evinden ayrılacak olanlar için yeni konutlar yapılması gibi... Çünkü bunlar somut önlemlerdir ve Kıbrıslırumları da olayların doğru yönde ilerlediği konusunda ikna edecektir... “21nci yüzyıldayız ve bu yüzyıl diğerlerinden farklıdır, Avrupa barışçıl bir yerdir, insan haklarının her yerde saygı gördüğü bir yerdir... Türkiye de gördüğünüz gibi anlaşmayı uygulamaya girişiyor” diyebileceğiz.

 

SORU: Yani Kıbrıs Türk tarafı Annan Planı’nı tek taraflı olarak uygulamaya koymaya başlarsa, bu güneydeki atmosferin değişmesine yardımcı olacak mı demek istiyorsunuz?

MATSİS: Evet, bu oldukça olumlu olabilir... Kıbrıslırumlara verilecek yerler belirlenip orada yaşayan insanlar için konutlar yapılmaya başlanırsa, Kıbrıslıtürkler Birleşmiş Milletler’in bu mülklerin devri konusunda daha büyük bir rol oynamasını kabul ederse, bunlar pozitif adımlar olacaktır insanları ikna etmekte...

 

SORU: Son olarak eklemek istediğiniz birşey var mı?

MATSİS: Söylemek istediğim, sabırlı olmamız gerektiğidir. Pek çoğumuz çözüm için uzun yıllar çaba gösterdik, güneyde başarılı olamadık henüz. Hangi koşul altında olursa olsun insanların kararına saygı duymalıyız, bana göre bu koşullar rasyonel koşullar değildi... Ancak sonuç ortadadır... Bu anlaşmanın adil olmadığını düşünen insanları bunun doğru olmadığı yönünde ikna etmek için çalışmalıyız... O nedenle sabır diyorum... Umarım ki uluslararası topluluk da yapıcı bir rol oynar ve Kıbrıs Rum toplumunun konuları anlayıp çözüme ulaşmasına yardımcı olur...

 

 

 

***

 

***  Kıbrıslıtürklere güneyde yardımcı olmak üzere ücretsiz hizmet veren bir “Bilgi Merkezi” açan avukat Constantis Candunas, Kıbrıs sorunu nedeniyle yaşanan acıların geride kalmasını istiyor:

 

“Kıbrıslıtürkler büyüklüğünü şimdi göstermelidir...”

 

Constantis Candunas 38 yaşında bir avukat...  Referandumda “EVET” oyu kullananlardan... Ama Candunas’ın özelliği yalnızca “EVET” oyu vermesinde değil... Geçen yıl “sınırlar” aralandıktan sonra, Kıbrıslıtürklerin güneye geçişlerinde yaşadığı zorlukları görerek onlara yardımcı olmak üzere bir “Bilgi Merkezi” açmayı düşünen, bunu gerçekleştiren bir kişi... Bu “Bilgi Merkezi” o kadar popüler ki, kuzeyden resmi devlet daireleri de buraya başvurarak, çeşitli konularda bilgi istiyorlar. Merkezin özelliği tüm bu hizmetleri tümüyle ücretsiz vermekte oluşu...

 

KIBRISLITÜRKLERE ÜCRETSİZ HİZMET

Onu bu yıl içinde, Kıbrıslıtürklere güney Kıbrıs’ta yardımcı olmak üzere ücretsiz hizmet veren bir “Bilgi Merkezi” açtığı zaman tanımıştık... Bir avukat olarak mahkemelerde çalıştığı ve mahkemeler de Ledra Palace barikatına çok yakın olduğu için sürekli Kıbrıslıtürklerin güneye geçip yol-sokak sorduğunu gördüğünde, böylesi bir Bilgi Merkezi açarak insanlara yardımcı olmayı düşündüğünü anlatıyor:

“İnsanlar geliyordu, birşeyler soruyorlardı, kayıp gibiydiler, nereye gideceklerini, ne yapacaklarını bilmiyorlardı... Yapılabilecek birşeydi bu benim için, böylesi bir Bilgi Merkezi açmak, insanlara kendi dilinde konuşacak birisinin orada bulunması ve yardımcı olmak. İnsanlar genelde bu tür şeylerin hükümetlerin ya da kurumların yapması gerektiğine inanır ve bekler ama bunları kim yapacaktı? Biz yapmazsak kim yapacaktı? Bunu yapacak param vardı, organize de edebilirdim... O günlerde insanlar arasında korkular ve güvensizlik olduğunu gözlemiştim, böylesi bir Bilgi Merkezi’nin bu tür korkular ve güvensizlikle savaşmak için bir yöntem olduğunu düşünmüştüm... O zaman Kıbrıslıtürkler güneye geçtiğinde onlara yardımcı olacak, ihtiyaçlarını dikkate alacak insanlar bulacaklardı karşılarında... Bunu Kıbrıslırumlar için yapmazdım, sağa sola yardım dağıtan bir tip de değilim. Salt yoksuldur diye durup bir insana yardım eden bir kişiliğim yok, bu Bilgi Merkezi’nin de yardımseverlikle ilgisi yok, bunu Kıbrıs için yapıyorum... Bunu yapıyorum çünkü böylece bölücü duvardan bir tuğla daha indiriyorum aşağıya gibi hissediyorum. Ocak ayında açıldı Bilgi Merkezi’miz ve pek çok kişi buradan yararlandı... Bilgi Merkezi’nde bir Kıbrıslıtürk çalışıyor, insanları karşılıyor yani dillerini anlamayan birisi değil! Bunu dostça ve rahatlatıcı bir biçimde yapmaya çalıştık” diyor...

 

KAPTAN ANDREAS CANDUNAS’IN OĞLU...

Constantin Maraş’ta doğmuştu, babası Kıbrıs’taki bütün limanların Genel Direktörü olan Kaptan Andreas Candunas’tı... “Babamdan ötürü, adımı söylediğimde pek çok Kıbrıslıtürk bizi hala tanır” diyor... Annesi Stallo ise resim öğretmeniydi... Varlıklı bir aileydi bu...

13 Ağustos 1974’te Maraş’ı terkedip gitmek zorunda kaldıkları zaman henüz 8 yaşındaydı ve o  günü çok iyi hatırlıyor:

“Öğleden sonraydı. Annem BBC radyosunu dinliyordu, Cenevre’deki görüşmelerin kesildiğini duymuştu. Görüşmelerin bittiği her gün, ne zaman devam edeceği de anons ediliyordu ancak bu kez böyle bir anons yoktu. O zaman annem babama ‘Bunun anlamı çıkmaza girdikleri ve yarın yeni bir işgalin yaşanacağıdır. Hemen Maraş’tan ayrılmalıyız’ demişti. Çünkü evimiz kıyı şeridindedir ve annem “Bir işgal daha olursa çıkarma gemileri sahile dayanacak ve ilk kurbanlar da sahilde yaşayanlar olacak” demişti... Babam ona “Sen delisin! Burada kalıyoruz! Ben de yarın işimin başına gidiyorum” demişti... Annem de ona ‘Sen ne istersen yap ama ben çocuklarımı alıp gidiyorum’ demişti, böylece arabaya binmiştik... Arabaya binince babam annemin ciddi olduğunu anlamıştı – yolculuk tehlikeli olduğu için o da bizimle gelmeye karar vermişti... Hiçbirşey almamıştık, bir çanta giysi almıştık, çok sayıda iç çamaşırı almıştık çünkü annem gideceğimiz yerde çamaşır yıkama olanağı olamayacağını düşünmüştü... Ne oyuncak, ne fotoğraf, hiçbirşey almamıştık... Mağusa dışında bir köye gitmiştik... Ertesi sabah ikinci operasyon ya da işgal yaşandı. Yani annem haklı çıkmıştı... Pek çok kişi ayrılmıştı Maraş’tan... İki gün sonra Perşembe’ydi – radyoda babamın limanlardan sorumlu bakanlıkla temasa geçmesi için çağrı yapılıyordu. Bir telefon bulmaya çalışıyorlardı ancak savaş nedeniyle telefonlar susmuştu. Telefon aramaya çıkmışlar ve ta Maraş’ın girişine kadar gitmişler, önlerindeki yolun açık olduğunu görmüşlerdi... Kimsecikler yoktu... O zaman annem ‘Hadi eve gidelim’  demişti... Maraş’a gittiler, kimsecikler yoktu, kapılar, pencereler açıktı, perdeler rüzgarda uçuşuyordu... Uzaktan silah sesleri duyuluyordu ancak şehir boş olduğu için bu seslerin uzakta mı yakında mı olduğunu kestirmek zordu... Annemle babam evimize gittiler telefonu kullanmak için... O zaman annem “Tamam, halıları alalım” demişti. Babam, “Neden ama?” diye sormuştu.  Annem de, “Kıbrıs’taki herşeyimizi kaybedeceğiz, belki başka bir yere gitmek zorunda kalacağız, belki Lübnan’a gideriz. Halıları alalım, bunları Beyrut’ta  satarız, parasıyla bilet alıp Londra’ya gider, orada yeni bir hayata başlarız” demişti. Bunlar pahalı İran halılarıydı... Dört halı almışlardı, şimdi bu halılar benim ofisimde duruyor, gelirseniz göreceksiniz... Evimizden geriye kalan tek şey bu halılar...”

“Yani” diyoruz, “Yine fotoğraf yok...”

 

“1974 BİZE YIKIM GETİRDİ...”

“Hiç fotoğraf yok” diye anlatıyor Constantis Candunas... “Hiçbirşey... Babam 1978’de öldü... Bir kalp sorunu vardı, göçmen olmuştuk, işgal ve savaş sağlığını daha da bozmuştu ve 1978’de onu kaybettik. Sığındığımız köyden Limasol’a gitmiştik, babam ölmeden hemen önce de Lefkoşa’ya... İşgalden bir ay kadar sonra annemin sağlığı da bozulmuştu, bir daha asla iyileşemedi... 1974’ün bize getirdiği yıkımdı... Bunun sona ermesini istiyorum, bu yüzden barış istiyorum...”

Candunas sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Ailem, 1974 öncesi zengin bir aileydi... Ama 1974’te herşeyimizi yitirmiştik, sonra babam ölmüştü, yani ailede çalışan bir baba yoktu artık. Sonra da annem hastalanmıştı, paramız yoktu... İyi dostlarımız vardı, bize yardım ettiler, kızkardeşim ve benim eğitimimize yardım ettiler. Londra’da hukuk okudum... Zor günler geride kalmış olsa da,  bunları hayatınızdan silmek mümkün değildir, oradadırlar ve her zaman orada kalacaklardır...”

Candunas, 1992’de Kıbrıs’a dönerek avukatlığa başlamış...

“Her zaman Kıbrıslıtürklerle temasım olmuştur... Başka bir yöntem yoktur... Kimse sihirli bir değnekle gelip başımıza dokanmayacak...” diyor... “Çocukluğumdan bazı isimler de hatırlıyorum, Necati Bey’i hatırlıyorum... Bir çözüm olursa ve oraya gidersem, kimseyi tanımıyorsam, bu çözüm nasıl çalışacak? O nedenle her zaman Kıbrıslıtürklerle temasım olmuştur” diyor...

 

30 YIL ARADAN SONRA KUZEYE GEÇİŞ...

Ancak kuzeye geçişi geçen yıl “sınırlar” açılmadan on gün kadar önceye rastlıyor. De Soto’nun ekibinden Didier Pfiffter, Lahey’deki fiyasko ardından, adadan ayrılmadan önce “veda armağanı” olarak Candunas ve onunla birlikte bazı Kıbrıslırumları kuzeye geçirmiş, bütün gün Maraş’ı, Yalusa’yı, Bafra’yı, Girne’yi dolaşmışlar,  geceleyin de Ergün Olgun’un evinde konuk olmuşlar... 30 yıl aradan sonra Candunas kuzeye ilk kez geçiyormuş... Geceyarısı güneye dönerken kuzeyi son kez gördüğüne inanıyormuş, “Bir daha asla kuzeyi göremeyecekmişim gibi bir duygu vardı içimde” diyor:

“Tanrım!” diye düşünmüş, “Aradan kaç yıl geçecek kim bilir? Ta ki bir başka yabancı insan bulayım ve beni kendi ülkemin öteki tarafına götürsün!...”

22 Nisan 2003’te gazetelerde “sınırların” açılacağını okuduğunda gazeteyi yere savurup Arif Hoca’nın dediğinden bir cümle söylemiş:

“İnanmamıştım!  Yine konuşuyorlar demiştim. Ertesi gün işe gittim, mahkemeye gittim, işimi bitirdiğimde sınırda insanların beklediğini gördüm... Burada neler oluyor diye düşündüm. Arabadan inip insanlara neler olduğunu sordum, gerçekten sınır açılıyor mu? dedim... Ağlıyordum, olanlara inanamıyordum... Türk barikatına kadar yürüyüp onlara da sordum, sonra uçarak eve gittim, pasaportumu aldım... O günden bu yana pasaportumu arabadan hiç çıkarmıyorum... Evde eşime ‘Ben gidiyorum’ dedim, o da bana ‘Birkaç gün bekle bakalım güvenli mi’ demişti. Ben de ona ‘Ben gidiyorum, gelmek istersen gel, gelmezsen de ben gidiyorum’ demiştim... İnanılmaz birşeydi bu... Kuyruktaki ikinci arabaydım o nedenle beklememiştim çünkü henüz kimse sınırın açıldığına inanmamıştı... Arabamı sürüyordum Mağusa’ya doğru ve ağlıyordum, sürüyordum ve ağlıyordum... Bu barışa giden yoldu... Bunu nasıl tarif edebilirim? Bu yol, beni evime götürecek olan yolun başlangıcıydı... Çünkü benim için evim hala Maraş’tır, başka türlüsünü düşünemiyorum... Eşim de belki birazcık buna kırılıyordur çünkü benim evim Maraş’ta geride bıraktığım evdir diyorum, onunla birlikte yaşadığımız ev değil... Yeni yaşamlar kurduk evet, yeni evlerimiz var, yüzme havuzlarımız var, paramız var... Ama bunlar hiçbirşeydir. Bunların tümünü bırakabilirim. Eşime ‘Geriye dönüş başlarsa ilk gün geriye gideceğim’ dedim. O da bana ‘Ama nerede kalacaksın?’ dedi... ‘Bu önemsizdir’ dedim ona... ‘Bir karavan alırım, karavanda yaşarım...’ Eşim de bana ‘Yani şimdi yaşadığımız evimizi, yüzme havuzumuzu bırakıp gidip bir karavanda mı yaşayacaksın?’ diye sordu. Ona ‘Evet’ dedim, ‘Maraş’ın açıldığı ilk gün gideceğim oraya ve karavanda yaşayacağım...”

 

30 YIL BOŞA HARCANMIŞTI...

“Arabama binip sınırı geçtim o ilk gün ve nereye gideceğimi çok iyi biliyordum... Elimde bir harita yoktu ama aradığım herşeyi buldum, okulumu buldum... Sormak için bir yerde de durmadım... Evim kapalı bölgededir ancak plajda olduğu için, tellerden baktığımda 200 metre ötede evimi görebiliyorum. Büyük bir yıkım vardı... Çok tuhaftı ancak o gün kaybettiklerimizin büyüklüğünü anladım... Yalnızca evle ilgili değildi bu, kaybedilen yılları anladım orada durup baktığımda... 30 yıl boşa harcanmıştı... Ve geriye dönüş de yoktu artık, insan ancak geleceğe, ileriye bakmalıydı ki daha fazla zaman kaybetmesin...”

 

“HER ZAMAN BARIŞ İÇİN ÇALIŞACAĞIM...”

Onu Maraş’a bu kadar güçlü biçimde bağlayan nedir? Candunas’a bunu soruyorum:

“Çünkü orası evimdir” diyor, “İnsan evini nasıl tarif edebilir? Babamın mutlu olduğu son anılarım oradadır... Mutlu bir çocukluğun anılarıdır evim... Barışla ilgili son anılarım oradadır... Barış... Huzur... Her anlamda barış... Benim için başka bir seçenek yoktur... Tüm hayatım boyunca Kıbrıs’ın yeniden birleştirilmesi için çalıştım. İnsanların ne söylediği önemli değildir, referandum sonucu da önemli değildir... Kıbrıslıtürklerin bir yıl önce ne söyledikleri ya da şimdi ne söyledikleri de önemli değildir. Ben her zaman Kıbrıs’ın yeniden birleştirilmesi için çalışacağım... Bunun tartışması bile olmaz... Bir yıl önce sınırlar açıldığında tanıştığım bazı Kıbrıslıtürkler Annan Planı’na karşıydılar, Annan Planı’na karşı olmalarını hiçbir zaman bizlerle yaşamak istemiyorlar diye yorumlamadım. O nedenle şimdi bana insanlar Kıbrıslırumların Annan Planı’na HAYIR oyu vermelerinin nedeninin Kıbrıslıtürklerle birlikte yaşamak istemedikleri olduğunu söylediklerinde kendimi hakarete uğramış gibi hissederim. Çünkü bunun gerçekle ilgisi yoktur...”

 

REFERANDUM SÜRECİ...

Constantis Candunas’la referandum sürecinde Kıbrıs’ın güneyinde yaşananları da konuşuyoruz... Ona göre de, Annan Planı konusunda iki toplumun ortak bir süreç yaşayamamış olması “bir hata”...

Referandum süreciyle ilgili şöyle diyor:

“Annan Planı’nı Kıbrıslıtürkler gibi, biz de tartıştık, insanlar istiyorlarsaydı, öğrene fırsatları vardı gerçekten... Yoktu diyenlere inanmayın. Annan Planı’yla ilgili esas sorun, son birkaç hafta içinde yaşanan sorunlardır... Sorunlar bunlardır. Bunu kamuoyu yoklamalarında da görebilirsiniz. Kamuoyu yoklamalarına bakacak olursanız, Kıbrıslırumların yüksek oranda Annan Planı’nı kabul ederek sürece başladıklarını ancak bunun giderek düştüğünü görebilirsiniz. Oysa Kıbrıslıtürkler başlangıçta Annan Planı’nı düşük oranda kabul ediyordu, bu giderek yükseldi... Bunun pek çok nedeni var. Öncelikle Kıbrıslıtürkler Annan Planı’nı kabul etmekte başlangıçta neden isteksizdiler? İnanıyorum ki zaman geçtikçe plan Kıbrıslıtürkler için iyileştirildi. İyileştirmeler olunca kabul oranı da arttı. Bir de korkanlar vardı, nereden korkuyordu bu Kıbrıslıtürkler? Kıbrıslırumlardan korkuyorlardı... Bir yıl kadar bizlerle karışınca, Kıbrıslırumlar kuzeye, Kıbrıslıtürkler güneye geçtikçe, tek bir olay bile olmadığını görünce bu korkuyu aştılar... Güneyde sürekli Kıbrıslırumlar arasında kavgalar olur, pub’larda falan... Kıbrıslıtürklerle böyle kavgalar olduğunu duydunuz mu? Tek bir olay bile yoktur. İnanıyorum ki başlangıçta Annan Planı’nı kabul etmekte tereddütleri olan, bizlerle birarada olmaya tereddütle bakan Kıbrıslıtürkler, fikirlerini değiştirdiler. Yalnızca bu değil, pek çok faktör vardı, örneğin Avrupa Birliği üyeliğinin avantajları gibi...

 

“KIBRISLITÜRKLERİN KORKTUĞUNA İNANMAK ZORDU...”

Kıbrıslırumlara bakalım: bizler de korkuyorduk. Konuya içtenlikle bakan her Kıbrıslıtürk kabul etmelidir ki korkan yalnızca kendileri olamaz. Korkunuzun nedeninin doğru ya da yanlış olması önemsizdir, önemli olan korkan bir kişinin gerçekten korkup korkmadığına bakmaktır ve size “Korkuyorum” dediğinde dürüst olup olmadığına bakmaktır... “Korku”yu gerekçe yapıp yapmadığına bakmaktır. Benim için başlangıçta Kıbrıslıtürklerin korkabileceğine inanmak zordu. Kendime şöyle diyordum: “Göçmen olan benim, kaybetmiş olan benim... 45 bin asker benim yurdumda bulunuyor... Öyleyse neden korkuyorlar? Benden mi korkuyorlar?” diyordum. “Ben “Türk” ve “Türk Ordusu” sözcüklerini duyduğumda korkuyorum, onlarsa bana benden korktuklarını söylüyorlar, bu nasıl olabilir?” diyordum. İnanmıyordum korktuklarına başlangıçta... Ancak Kıbrıslıtürklerle buluşup bu konuları konuşmak için çaba gösterdim, onları tanıyıp anlamaya çalıştım. Evet, onlara katılmasam da, pek çok insan “korkuyorum” dediğinde buna inanırım, özgündürler, söyledikleri doğrudur. Ama nereden korkuyorlar? 50 yıl önce olmuş olaylardan korkuyorlar, Denktaş propagandası vs. de var kafalarında. Ben nereden korkuyorum?

 

“KIBRISLIRUMLAR, TÜRK ORDUSUNDAN KORKUYOR...”

Ben Kıbrıslıtürklerden korkmuyorum, ben burada şimdi bulunan birşeyden korkuyorum. Kıbrıslırumlar, Kıbrıslıtürklerden değil Türkiye’den korkuyor, Türk ordusundan korkuyor... Türk ordusunu işgalci olarak görüyoruz, bizi evlerimizden atan güç olarak görüyoruz onları. Şimdi politika tartışmak istemiyorum, ancak bu özgün bir korkudur. Sizin gözünüzde yanlış olabilir bu, doğru da olabilir... Ama korku oradadır. İlk Annan Planı’nda sonuçta Türk askerleri Kıbrıs’ı terkedecekti. Brugenstock’ta bu değiştirildi... Şimdi 19 yıl aradan sonra dahi Türk askerleri kalacak... Bu da pek çok Kıbrıslırumu etkiledi... Sayıları 100 tane olsa dahi, bu, Kıbrıslırumların gözünde “Türk ordusunun burada kalmaya yasal hakkı vardır” şeklinde oluyor... “Ve eğer 100 askerin burada bulunmak için yasal hakkı varsa, o zaman yarın bu 100 kişi 100 bin kişi de olabilir...” Yani prensip oradadır, 100 tane bile olsa sayıları.

 

“BEN DE KORKTUM AMA RİSK ALIP EVET DEDİM”

Pek çok insan korktu bundan, ben de korkuyorum ama ben EVET oyu verdim çünkü kaybedecek zamanımız olmadığına inanıyorum, çözümün ŞİMDİ olmasını istiyorum. EVET oyu verirken de yüreğimin derinliklerinde, bir risk almakta olduğumu hissettim, doğru yapıp yapmadığımdan emin değildim ama yine de bunu yapmam gerektiğine inandım çünkü 30 yıl çok uzun bir süredir, daha fazla zaman kaybedemeyiz artık... Başkaları HAYIR oyu verdiler, EVET oyu vermek istemediklerinden değil, korktuklarından böyle yaptılar...

 

BİR HAFTA BOYUNCA ÜLKÜCÜ TERÖRÜ SEYRETTİLER...

Bir hafta boyunca televizyonlarda neler seyrettiğimizi de dikkate almak durumundasınız: referandumdan bir hafta önce her gün, her gün ülkücüleri gördük televizyonda, sopalarla ve bıçaklarla... Arabalara saldıran, insanlara vuran ülkücülerin görüntülerini izledik... İnsanları hastanelik ediyorlardı döverek... Bunları görüyorduk bir hafta boyunca... Benim neden çözüm istediğimi düşünüyorsunuz?  Gelip kuzeyde yaşamak için bir çözüm istiyorum, evim Maraş’tadır ama Girne’ye geri dönebilmek için istiyorum çözümü ya da köylerden gelen bazı insanların köylerine dönebilmeleri için... Ve Kıbrıslıtürklerle Kıbrıs Türk oluşturucu devletinde birlikte yaşamak... Bunu yapamazsak, çözümün anlamı yoktur. Neden çözüm olmalı eğer Kıbrıs’a kendi ülkem diyemeyeceksem? Kıbrıs’ın tümü benim yurdumdur, dilediğim herhangi bir yerinde yaşayabilmeliyim. Ancak ülkücülerin araçlara saldırdığını, insanları hastanelik ettiğini gördüğümde, kendimi nasıl güvende hissedebilirim? O zaman EVET oyu kullanmanın anlamı nedir? Pek çok insan böyle hissetti... Pek çok insan üzerinde bunun etkisini tahmin bile edemezsiniz. Bu da başka bir faktördü, yani korku... Buradaki insanlar belki bu olayların bizleri bu denli etkileyeceğini düşünmemiştir... Eğer EOKA’cılar güneyde etrafa korku salsaydı, aynı şekilde saldırılar yapsaydı, sizler de aynı biçimde davranacaktınız.

 

UYGULAMA GARANTİSİ YOKTU...

İnsanları etkileyen son nokta da “Planın uygulanıp uygulanmayacağından nasıl emin olabiliriz?” noktası oldu. Papadopulos bu konuda birşeyler söyledi, teknik olarak doğruydu söyledikleri, siyasi olarak doğru olup olmadığından emin değilim. Papadopulos “Biz herşeyi ilk günden veriyoruz, almamız gerekeni de gelecek 19 yıl içinde alacağız. Bunları gerçekten alacağımızı kim garanti edebilir?” dedi. Türkiye’deki hükümetin değişmeyeceğini bana kim garanti edebilir? Değişmeyecek midir hükümet? Elbette değişecektir, 10-15 yıl boyunca aynı hükümet olmayacaktır orada.  Katı bir çizgi izleyenler hükümete gelirse ne olacak? Pek çok insan bunu da düşündü. Bu, Kıbrıslıtürklerle birlikte yaşamak istemediklerini mi gösterir? Öyle bir duruma giriyorsunuz ki, kimsecikler size sonuçta almanız gerekenleri alacağınızın garantisini veremiyor. İnsanlar dönüp size “Ama Türkiye imzalayacaktır anlaşmaları” diyor. Elbette ancak Türkiye pek çok anlaşma imzalamıştır, Karpaz’da yaşayanlar için de anlaşma imzaladılar...

 

“KARPAZ’I ÖRNEK VERDİLER...”

Siz gazetecisiniz, isterseniz bir gün belki Karpaz’da yaşayanları görmeye gidebiliriz. Bir okulları olmasına izin verilmiyor, henüz geçen hafta orada oy vermelerine de izin verilmedi. Oy vermek isteyenler güneye geçmek zorunda kaldı, rejim kuzeyde oy vermelerine izin vermedi. 30 yıldır bu insanların çektiklerini düşünebiliyor musunuz? Bir okulları olmasına bile izin yok! Bunlar insanları umutlu kılar mı sanıyorsunuz? Bunlar da insanları etkiledi çünkü barikatlar açıldı, kuzeye geçen tüm Kıbrıslırumlar Apostolos Andreas Manastırı’nı ziyaret etmeye gittiler, Karpaz’a gittiler, bu insanların nasıl yaşadığını görerek şoke oldular... O nedenle tereddütleri vardır... Evet bir anlaşma imzalandı bu konuda ama hiçbir zaman uygulanmadı. Siyasi olarak yaşadığımız zamanın değiştiğine inanıyorum, kişisel olarak yüzde yüz emin olmasam da birşeylerin değiştiğine inanmak istiyorum ve bir anlaşma imzalanırsa bunun uygulanacağını ummak istiyorum. Ancak insanlar bana “Uygulanacağından neden o kadar eminsin? Neden Karpaz’a bakmıyorsun?” dediklerinde, onlara birşey söyleyemiyorum...

 

“GÜVENCELER VERİLİRSE, BÜYÜK BİR EVET ÇIKACAK”

Kıbrıslıtürkler eğer gerçekten iyi niyetliyseler açık fikirliyseler, HAYIR oyu veren Kıbrıslırumların haklı nedenlerle bunu yaptığını görebilmelidir. Çünkü korkuyorlardı ve emin değillerdi, Kıbrıslıtürklerle birlikte yaşamak istemediklerinden değil. Şunu da söyleyeyim: Eğer ikinci bir şans verilirse bizlere ve eğer güvenlikle, planın uygulanmasıyla ve garantilerle ilgili korku ve kaygıları gidermek için birşeyler yapılırsa, bizim tarafta sizin taraftakinden daha da büyük bir EVET oyu çıktığını göreceksiniz. Bundan hiçbir kuşkum yoktur.

Cumhurbaşkanımız Papadopulos bir adım daha ileri gidiyor ve değiştirmek istediği şeylerin, Kıbrıslıtürkleri etkilemeyecek şeyler olduğunu söylüyor. Ve bize bunları açıklıyor. Örneğin “yerleşikler”den bahsediyor ki bu doğrudur. Kıbrıslıtürklerle konuştuğumda “Evet, biz de onların gitmesini istiyoruz” diyorlar... Yani değiştirmek istediği şeyler, Kıbrıslıtürkleri olumsuz yönde etkileyecek şeyler değildir. İçtenlikle konuşacak olursam, tüm bu değişikliklerin yapılabileceği bir alan kaldığını pek sanmıyorum. Bunu yapabileceğimizi sanmıyorum. Ancak Papadopulos’u dahi Kıbrıslıtürklerden birşey almaya çalışan biri olarak görmemelisiniz.”

Candunas’a “Ancak Papadopulos son derece negatif davrandı ve yalnızca Kıbrıslırumların Cumhurbaşkanı olarak konuştu” diye anımsatıyoruz. “Güneyde çok güçlü bir OXI kampanyası vardı, bunun ardında kimler vardı? Kilise miydi, Papadopulos muydu? Hangi güçlerdi bunlar?” diye soruyoruz...

 

“KİLİSE ÇOK GÖZDEN DÜŞTÜ...”

Candunas, “Birazcık Kilise’den bahsedeyim” diyor... “Toplumumuzda Kilise’nin önemli bir rol oynamadığı konusunda Kıbrıslıtürkleri ikna etmemin mümkünatı yoktur!” diyor... “Bu Kıbrıslıtürklerin kafasındadır, Kilise’nin herşeyin arkasında olduğunu düşünüyorlar, Kilise’nin bize ne yapmamız gerektiğini söylediğini ve bizim de Kilise’yi izlediğimizi sanıyorlar. Bu konuda o kadar çok konuştum ki Kıbrıslıtürklerle ama bir türlü onları ikna edemedim çünkü kafalarındaki düşünce budur, bir buldozerle bile bu düşünceyi oradan söküp almak mümkün değil... Tekrar edeyim: Seks skandalları, mali skandallar, Kilise içindeki iktidar kavgaları nedeniyle Kilise o kadar gözden düşmüştür ki güneyde, insanların gözünden o kadar çok düştüler ki kimse onları dinlemiyor şunu ya da bunu yapın dediklerinde. Kilise’dekilerin çoğu Annan Planı’na karşıydı ancak neden yalnızca karşı olanlara bakıyorsunuz? Neden Omorfo Piskobosu’nu görmüyorsunuz? Omorfo Piskobosu Annan Planı’ndan yana olduğunu açıklamıştı... Genelde papazlarımızın özellikle sofistike ya da çok akıllı olduğunu sanmıyorum... OXI kampanyasının arkasındakiler, papazlardan daha akıllı kişilerdi... Bunların kimler olduğunu bilmiyorum. Aralarında politikacılar da var, bireyler de. Ben herhangi bir partiye bağlı değilim ve EVET kampanyasında çalıştım. Tıpkı benim gibi bireyler de HAYIR kampanyasında çalışmıştır, aralarında işadamları da vardı, bunlar para da vermişlerdir OXI kampanyası için. Belki Kilise de para vermiştir ama bundan emin değilim çünkü Kilise para vermeye geldi mi çok cimri davranır, öylesine savurmaz parasını... Genelde herşeyin arkasında bir komplo ararız, ben komplolara çok inanmam, insanlar o kadar da akıllı değildir, olaylar kendiliğinden gelişir. Ama ben kesinlikle komplolara inanmıyorum...”

 

“AKEL DÜŞKIRIKLIĞINA UĞRATTI...”

AKEL’in HAYIR’ı konusundaki düşüncelerini de Candunas, şöyle açıklıyor:

“AKEL’in tavrı beni büyük düşkırıklığına uğrattı. Ancak ben bir komünist değilim, hiçbir zaman AKEL’e oy vermedim ve onları desteklemedim. O nedenle AKEL bana ihanet etmiş gibi de hissetmiyorum. Bunu yaptıkları için düşkırıklığına uğradım... Çünkü tarihçelerine baktığınızda, ilk EVET diyecek olanın AKEL olduğunu düşünürdünüz. Aslında AKEL’in EVET demek istediğini düşünüyorum ancak bir hata yaptılar ve bunu yapmakta çok geç kaldılar... Zamanı gelince de çok geç kaldıklarını farkettiler, artık hiçbirşey yapamayacaklarını farkettiler. Bir mücadeleye girişip yenik düşme riskini göze almak yerine bunu daha sonraki bir tarihe ertelemeyi, güçlerini birleştirerek daha büyük bir kavgaya hazırlanmayı tercih ettiler. Olup bitenlerin böyle olduğuna inanmak istiyorum. Hristofias’ın adanın yeniden birleştirilmesini istediği konusunda hiçbir tereddüdüm yoktur... Ancak bunu kendine göre yapmak istiyor, farklı düşünüyor. Eğer herkes aynı şekilde düşünseydi, hepimiz aynı olurduk. Ama öyle değiliz. Ve o deneyimli bir politikacı oysa ben değilim. Ancak yaptıklarına katılmıyorum...

 

“DİSİ’NİN EVET’İ ETKİLEYİCİYDİ...”

Öte yandan DİSİ’nin davranışı etkileyiciydi... Bir çözüme bağlı olduklarını gösterdiler, çözüm için ellerinden gelen herşeyi yaptılar, yapıyorlar. Aynı zamanda Kıbrıslıtürklerin de DİSİ’nin çözüm için elinden gelen herşeyi yaptığını görmelerini sağlıyorlar. Anastasiadis büyük bir savaş verdi – siyasi kayıpları düşünmedi, doğru olduğuna inandığı şeyi yaptı... Ve savaşım verdi, buna saygı duyuyorum. Takis Hadjidemetriou’ya da büyük saygım var. O bir sosyalisttir... Cumhurbaşkanı tarafından Kıbrıs’ın AB üyeliği için başmüzakerecilik görevine atanmıştı ve istifa etti. Kazamias’a da büyük saygım var, Symeon Matsis’e de, onlar da istifa ettiler. Başkaları da istifa etti, bunu kamuoyu önünde yapmadılar ama başka istifalar da oldu. Hiçbir zaman Kıbrıslırumların adanın yeniden birleştirilmesini istemediğini düşünmeyin, bunu istiyoruz, Kıbrıslıtürklerle birlikte yaşamak istiyoruz.

 

“%65’İN TÜMÜ RUMLARLA YAŞAMAK İÇİN Mİ EVET DEDİ?”

Kıbrıs’ın kuzeyinde %65 oranında EVET oyu çıktı... Bu %65’lik oranın tümünün Kıbrıslırumlarla birlikte yaşamak için çıldırdığını mı sanıyorsunuz? Öyle olduğunu sanmıyorum, pek çok faktör vardır ortada. Bazı insanlar barış istiyor, bazıları yeniden birleşme istiyor, bazıları maddi nedenlerle yapar bunu, bazıları da Avrupa Birliği üyeliği nedeniyle. Benim gelip de “Hah! Bunu adanın yeniden birleştirilmesi için yapmıyorsunuz, bunu AB üyeliği için yapıyorsunuz, şunun için, bunun için yapıyorsunuz” demek bana düşmez, yakışık olmaz bu... Benim istediğim insanların EVET demesidir. Bir kez bunu yaptıktan sonra ve herşey yerli yerine oturduktan sonra, birlikte daha iyi bir Kıbrıs için çalışacağız. Bir yıl kadar geriye gidip bakacak olursanız, pek çok Kıbrıslıtürk Annan Planı’na HAYIR diyordu... Buna bakarak “Kıbrıslıtürkler, Kıbrıslırumları istemiyor” mu demem gerekirdi? Hiçbir zaman böyle düşünmedim, böyle birşey de söylemedim. Bir yıl önce tanıştığım Kıbrıslıtürk arkadaşlarım var, onlar öyle şeyler söylediler ki, bunları düşündüğümde üzülüyorum. Beni yaralayan şeyler söylediler... Ama bir seçeneğim var: ya “Beni kırdın” deyip cepheleşmek, ya da bunu görmezden gelip gelecek için çalışmak... Bir Kıbrıslıtürk arkadaşım var, bir yıl önce plana karşıydı, bana “Sizinle birlikte yaşamak için bana üç neden söyle! Böyle daha iyiyiz, herkes kendi ülkesinde yaşasın, bizim devletimiz var, tanınmayı zaten kim ister? Sonuçta tanınma olacaktır...” diyordu. Üç ay önce bu arkadaşıma, bir çözüm olması halinde federal hükümette yüksek düzeyde bir mevki teklif edildi, o zaman tavrını değiştirerek Annan Planı’nı savunmaya başladı... Sürekli tartışır ve “EVET, EVET, EVET demeliyiz!” der. Ne söylemeliyim? Şimdi benimle birlikte mi yaşamak istiyor? Öncesi neydi o zaman?

 

“BİRBİRİMİZE KARŞI İYİ NİYETLİ OLALIM...”

Referandumdan sonra gelip bana “Elimizden gelen herşeyi yaptık, EVET dedik, siz HAYIR dediniz, bu kadar işte, herkes kendi yoluna gidecek, biz tanınma isteyeceğiz” dedi. Bu yeniden birleşmeyi dürüstçe isteyen bir insanı mı gösterir? Bu, olayları manipüle etmek isteyen birisini gösterir... Eminim ki o %65’in içinde Kıbrıslırumlar HAYIR diyeceği için EVET oyu verenler de vardı... Avrupa’da siyasi avantaj elde etmek için EVET diyenler vardı, çözüm istediklerinden değil. O nedenle açık fikirli olmalıyız, birbirimize karşı iyi niyetli olmalıyız... Şu da bir gerçektir ki Kıbrıslırumların büyük bir hata yaptığına inanıyorum. Ve umarım ki son şansımızı yitirmedik. Kıbrıslıtürklerin de doğru karar verdiği de doğrudur ve siyasi olarak şimdi daha üstün konumdadırlar. Şimdi Kıbrıslıtürklerin büyüklüklerini gösterme zamanı olduğuna inanıyorum... Neden büyüklük göstermeli Kıbrıslıtürkler şimdi? Çünkü Kıbrıslırumların kafasında bir korku var... Eğer bize çözüm istediğinizi, bunun için önlemler almaya hazır olduğunuzu gösterebilirseniz, örneğin Maraş’ı açmak gibi... Maraş zaten kapalı bölgedir, orada insan yaşıyor mu? Bunun Kıbrıslırumlar üstünde ne tür bir etki yapacağını tahmin edemezsiniz, yani karşılık beklemeden birşey vermenin... “Türkler imzaladıkları şeyi vermezler zaten” şeklindeki argüman çöpe gidecektir böylece. Ya da Karpaz’da bazı önlemler alırsanız... Bu insanların bir okula sahip olmasına izin verin, onlara eşit yurttaşlar gibi davranın... Böylece birlikte yaşamak için istekli olabilelim.

Şimdi birşey beklemiyorum... Beklediklerim çıkmadı! Ancak umudumu söyleyeyim: Umarım ki ihtiyaç olan garantileri elde ederiz ve Kıbrıslıtürklerin de bizim ihtiyaçlarımızı görebilecek kadar esnek ve açık fikirli olacağını umarım. Eğer onlardan birşey almaya çalıştığımızı düşünüyorlarsa, o zaman işbirliği yapmasınlar. Ancak aradığımız şeyin Kıbrıs’ı her iki toplum için daha güvenli bir yer haline getirmek olduğunu görebilirlerse, o zaman açık fikirli olabilirler ve birlikte hepimiz için daha iyi bir gelecek için çalışabilirler. Ve adanın yeniden birleştirilmesi için... Başka bir yol göremiyorum... Çözümden başka güvenlik yoktur... Kıbrıslıtürklerin bizlere gerçekten çözüm istediklerini, bunun taktik bir oylama olmadığını göstermelerini umuyorum... İnsanlar gerçekten korkuyor, bu korkularla savaşmakta bize yardım etmenizin zamanı şimdidir... Aynı şekilde bizler de Kıbrıslıtürklerin kaygıları ve korkularıyla savaşmakta yardımcı olmalıyız...”

(Devam edecek)

 

(*) Bu yazı dizisi YENİDÜZEN gazetesinde 4.5.2004 tarihinden itibaren yayımlanıyor. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org