Yeraltı Notları, 9 Mayıs 2004

Sevgül Uludağ

 

“Papadopulos apolitik bir yaklaşımdan geliyor!...”(*)

“EVET”ÇİLER “HAYIR”I ANLATTI...

Sevgül ULUDAĞ

*** Hrisostomos Perikleus, Kıbrıs’ın güneyinde yaşanan referandum sürecini anlatıyor... Perikleus’a göre Papadopulos, Kıbrıs sorununun çözümüne dahi siyasi olarak değil, hukuki olarak bakıyor...

“Papadopulos apolitik bir yaklaşımdan geliyor!...”(*)

Hrisostomos Perikleus Pahna köyünden, bu köy şaraplarıyla ünlenmiş... Emekli bir lise öğretmeni ama hayatını kazanmış olduğu bu meslek, onu anlatmakta yetersiz kalıyor... İlkgençliğinden bu yana her zaman politikanın içinde olmuş... 1962-68 yılları arasında AKEL’de, 1969-2002 yılları arasında EDEK’te aktif olarak politikada çalışmış. Yıllarca EDEK’in sözcülüğünü yapmış, Lissarides’le çeşitli dönemlerde çatıştıktan sonra 2002 yılında EDEK’ten ayrılmış... “Her zaman kendimi solda gördüm, öyle hissettim, hala soldayım” diyor.. “Ben sola bağlıyım, bu yalnızca ideoloji meselesi değil, aynı zamanda bir duruştur, hayata yaklaşımdır” diyor...

Çok okuyor ve özellikle de Türkiye’yi yakından izliyor... Annan Planı’nın tüm versiyonlarını çok iyi okumuş, bu konuda çeşitli gazetelere makaleler yazmış, radyo ve televizyonlarda tartışma programlarına çıkmış... Kıbrıslıtürklerle dostluğu da eskilere dayanıyor...

Perikleus’la söyleşimiz şöyle:

“KIBRISLIRUMLAR YANILTILDI...”

SORU: Referandum sürecini nasıl yaşadınız? Biraz bundan söz eder misiniz? Güneyde neler oldu ki ezici bir çoğunluk HAYIR oyu verdi? Bunun nedenleri neydi? Çünkü nedenleri anlamazsak, bundan da birşey öğrenemeyeceğiz demektir...

PERİKLEUS: Evet... Elbette hiç kimse kesin birşey söyleyemez, yalnızca yorum yapabilir. Ben de kendi yorumumu yapmaya çalışacağım. İnsanlarımızın bir noktada Annan Planı’nın uygulanmasına yönelik güvensizlik hissetmeleri yönünde yanıltıldığı duygusunu taşıyorum. New York öncesine kadar yapılan kamuoyu yoklamalarında insanların yarısının plandan yana olduğu ortaya konuyordu. Papadopulos ve Denktaş New York’tan dönerek müzakerelere başladıklarında, daha o zamandan Papadopulos’un planı tümüyle reddetme konusunda kararını vermiş olduğu anlaşılıyor. Aksi halde, Denktaş’la her toplantı sonrasında, Denktaş’ı polemiğe davet eden açıklamalar yapmasını başka türlü açıklayamam. Bunu daha önce hiç yapmıyordu. O dönemde bir makale yazmıştım ve uyarıda bulunmuştum: “Denktaş’ın bir stratejisi var, ruhlarımızda ve beynimizde 1964 ruhunu canlandırmak istiyor, Kıbrıslıtürklerle Kıbrıslırumların cepheleştiği dönemin ruhunu canlandırmak istiyor... Bu nedenle böylesi bir ruhun canlandırılmasına karşı uyanık olmalıyız” diye yazmıştım. New York’tan sonra ilk ve son sözün referandumlarla birlikte halkta olacağı anlaşılınca, Denktaş ve Papadopulos planı kabul etmemeyi kararlaştırınca, insanların bunu reddetmesini sağlamalıydılar. O nedenle bir red havası yaratmaya çalıştılar. Eğer planın kendisi ve bazı maddeleri onlara bu gerekçeyi vermemiş olsaydı, yine de başarılı olamayacaklardı. Bu gerekçelerin iki yönü vardı. Birincisi, planın aşamalar halinde uygulanacak olması nedeniyle insan haklarının uygulanması uzun bir zaman alacaktı, 15 ile 19 yıldan bahsediyoruz... Öte yandan Garanti ve İttifak Anlaşması’nın korunuyor olması vardı ve Türkiye’nin tek yanlı müdahale hakkı da bulunuyordu. Bunlara karşı olanlar, 1974’ü öne çıkardılar ve halkı korkuttular.

“MÜDAHALE HAKKI YANLIŞ YORUMLANDI”

SORU: Bunu değiştirmek için neden müzakere etmediler?

PERİKLEUS: Denediler... Üçüncü Annan Planı’nda 19 yıl sonra ya da Türkiye’nin AB üyeliğiyle birlikte Türk askerlerinin adadan tümüyle çekilmesi öngörülüyordu. Ancak Beşinci Annan Planı’nda geri geldiler, bu planda 650 kişilik bir güç kalacaktı. Garanti Anlaşması’nda da ufak bir değişiklik yapılmıştı, garantilerin iki oluşturucu devleti de kapsadığını eklemişlerdi. Bu da pek çok kişi tarafından yanlış yorumlandı ve Baf ya da Leymosun’da bir olay olduğunda bunun Türkiye’nin tek taraflı müdahalesine gerekçe oluşturacağı ileri sürüldü. “Çünkü” diyorlardı, “Bu madde, Türkiye’ye her iki Kıbrıslı oluşturucu devlete müdahale hakkı veriyor...” Bunun özü aslında şudur: elbette garantilerin hem anayasayı, hem de oluşturucu devletleri garanti etmesi gerekir. Örneğin Denktaş orada olsaydı ve “Artık hiçbir Kıbrıslırum ya da Yunan Kıbrıs Türk oluşturucu devletine giriş yapamaz” deseydi, bunu yapamayacaktı... Türkiye ve Yunanistan yani garantör ülkeler oluşturucu devletlerin anayasalarını garanti edeceklerdi çünkü. Anlamı buydu bu maddenin ve sanırım niyet de buydu ancak insanların beyninde bu yanlış yorumlandı ve bizim oluşturucu devletimize de Türkiye’nin tek yanlı müdahale hakkı olarak yorumlandı... 1974 iklimi de öne çıkarılınca insanlar “Eğer Türkiye bu maddeyi manipüle ederse ve müahale için gerekçe yaparsa, bizi kim koruyacak?” demeye başladılar. Bir de askerlerin tümüyle geri çekilmeyecek olması ve asker çekmenin de hemen olmayacak olması vardı... Örneğin Kıbrıslırumların mülklerine geri dönüşünün aşamalar halinde gerçekleştirilecek olmasının bir izahı vardı: çünkü evlerinden çıkacak olan Kıbrıslıtürkler için yeni evler inşa edilecekti, bu da zaman alacaktı. “Ancak neden askerlerin çekilmesi zaman alsın?” diyorlardı... “Askerler hemen çekilebilir, asker sayısının 6 binden 3 bine düşmesi için neden 11 yıl gereksin ki? Ve bu sayının da 650’ye düşmesi için neden bir 10 yıl daha gereksin? Bu da kafalarının ardında birşeyler olduğunu gösterir” diyorlardı... Tüm bunlar insanları kuşkucu hale getirdi, Kıbrıslıtürklere yönelik bir kuşku değildi bu – barikatların açılmasından bu yana tam bir yıl geçti ve 2 milyon tane geçiş yapıldı, tek bir olay bile olmadı, negatif davranışlar bile olmadı iki tarafta da...

SORU: Şimdi başladı işte... Dün, APOEL taraftarları bir Kıbrıslıtürk’ün arabasına saldırdı!...

PERİKLEUS: Henüz gazeteleri okumadım... Bunu duymadım...

“BEN TÜRKİYE’YE GÜVENİYORDUM...”

SORU: Herhalde bu tarz olaycıklar, referandumun yarattığı atmosferin sonucudur!

PERİKLEUS: Evet... Ancak son döneme kadar tek bir olay bile olmadı. Bu da Kıbrıslıtürklerle Kıbrıslırumların birbirlerine güvendiklerini gösteriyor. O günlerde öne çıkan şuydu: insanlar “Biz Kıbrıslıtürklere güveniyoruz ama Türkiye’ye ve Türkiye’nin niyetlerine güvenmiyoruz” diyorlardı. Ben Türkiye’nin niyetlerine güveniyordum...

“TÜRKİYE’NİN BÜYÜK STRATEJİK ÇIKARLARI VAR...”

SORU: Neden?

PERİKLEUS: Çünkü Türkiye’deki iç gelişmeleri sürekli okuyup izliyordum. Türkiye’nin dış politika yönelişlerindeki değişiklikleri, hatta çıkarlarındaki, ekonomik çıkarlarındaki değişiklikleri izliyordum ve biliyordum ki Avrupa Birliği üyeliği için Kıbrıs’ı bırakacaklar... Ve bu büyük, gerçekten büyük stratejik çıkarlar Türkiye’nin Kıbrıs’tan ayrılmasına yol açacak. Annan Planı’nı görünce bunu tahmin ettim, Erdoğan iktidara gelince de bu tahmini yaptım. İşte bu tahmini yapınca AKEL’le ittifakımı bozdum, televizyonlara çıktım, gazetelerde yazılar yazdım. Hemen hemen her Pazar Fileleftheros gazetesinde Annan Planı’ndan, çözüm ve barıştan yana yazılar yazdım. EDEK, Klerides’i desteklemeye karar verdiğinde bunu doğru bulmamış ve partiden ayrılmıştım. Ancak altı ay sonra, Klerides’in başkanlığa adaylığını destekledim çünkü bunu 5 yıllık bir başkanlık dönemi olarak görmüyordum, Klerides’in de açıkladığı gibi 16 aylık bir dönem için aday oluyordu, 1 Mayıs 2004’e kadar, anlaşmayı imzalayıncaya kadar bir dönem için aday oluyordu. O zaman “EVET” dedim, “Çözüm için odak noktası Mayıs 2004’tür...” O zamandan bu yana sürekli yazıyorum, eleştiriler yapıyorum, sert eleştiriler yapıyorum Papadopulos’un sorunu idare edişi hakkında. Lahey’deyken Papadopulos eğer Denktaş da kabul ederse planı referanduma sunmayı ve planın özüne ilişkin yeni müzakereler açmamayı kabul ettiği için onu alkışlamıştım. Beşinci Annan Planı, Üçüncü Annan Planı’ndan çok daha iyidir, iki temel alanda... Birincisi anayasanın uygulanmasına ilişkin geçiş dönemlerini kaldırıyorlar. Tümüyle kaldırıyor bunu. Üçüncü Annan Planı’nda Denktaş 30 ay daha kalacaktı... Ben Denktaş’a güvenmiyorum ancak Beşinci Annan Planı’nda 1 Mayıs 2004 öncesinde yeni düzenin yürürlüğe girmesine güveniyorum. Yeni devletin temel anayasal kurumları 1 Mayıs’tan önce oluşturulacak, yeni anayasa garantör devletler tarafından 29 Nisan’a kadar ratife edilecek ve 40 güne kadar devletin tüm organları için seçimler yapılacaktı. Bu da bize, anayasanın yürürlükte olması bakımından bir tür güven duygusu veriyordu. İkinci nokta mülkiyetle ilgiliydi. Üçüncü Annan Planı’nda Kıbrıs Türk oluşturucu devletine dönecek olan Kıbrıslırumlar, o devletteki özel mülkiyetin %10’unu aşmayacak biçimde mülklerine kavuşabileceklerdi. Aynı şey Kıbrıslıtürkler için de geçerliydi. Ancak bunun anlamı Kıbrıs Rum Oluşturucu Devleti’ne dönüş yapacak olan Kıbrıslıtürklerin tüm mülklerini geri alacağı anlamına geliyordu. Yani Kıbrıslıtürkler mülklerini tümüyle geri alabilecekken, Kıbrıslırumlar bunu yapamayacaktı. Bu da bir tür adaletsizlikti insanların kafasında. Beşinci Annan Planı’nda herkes, mülkünün üçte birini geri alıyor, geriye kalan üçte ikisi için ise tazminat alıyor. Bu, Kıbrıslıtürkler için de geçerli oluyor. Bu da oldukça adil bir durum. Mülkünün üçte birini almak demek, hala toprağıyla bağının olması demek. Kıbrıs’ta sürekli oraya buraya gitmemiş insanlar için toprağın ne kadar değerli olduğunu biliyorsunuz.. Tanıştığınız kişilere ilk sorduğunuz şey “Nerelisin?” oluyor! Avrupa’da bu soru geçersizdir ama Kıbrıs’ta geçerlidir! Yani topraklarında evlerini inşa edip diledikleri kadar kalabilme fırsatını elde ediyorlardı, yalnızca oy kullanamayacaklardı orada. Oran da %33’e çıkarılmıştı ki bu da Üçüncü Annan Planı’ndakinden daha yüksek bir orandı. Bu da, daha çok sayıda göçmenin Kıbrıs Türk denetimindeki bölgeye dönebileceği anlamını taşıyordu. Buna ek olarak, herkes, hatta ben bile ki göçmen değilim, gidip Girne’den arsa alıp içine ev yapabilecektim, daimi olarak orada kalabilecektim, yalnızca oy hakkımı güneyde kullanacaktım. Yani Beşinci Annan Planı’nda temel insan hakları vardı, temel insan haklarının ihlali yoktu. Bu iki nokta bakımından Annan Planı iyileştirilmişti, Üçüncü Annan Planı’na kıyasla...

“ÇOĞU KIBRISLIRUM, PLANIN DETAYLARINI BİLMİYORDU...”

SORU: Lucern’den başlayarak şöyle çılgınca bir duyguya kapılmıştım: herşey sanki o şekilde idare ediliyordu ki güneyden mutlaka bir HAYIR, kuzeyden de mutlaka bir EVET çıksın! Çünkü HAYIR oyu kullanan %74 oranındaki Kıbrıslırumların, bu anlattıklarınızın detaylarını bildiğini sanmıyorum...

PERİKLEUS: Hayır, çoğu Annan Planı’nın detaylarını bilmiyordu. Televizyonlarda o kadar çok tartışma oluyordu ki ama bunları izlediğinizde iyice siniriniz bozuluyordu... EVET oyu verebilecek olan AKEL ve DİSİ, tüm süreç boyunca televizyon kanallarındaki bu tartışmalardan kaçındılar. Açıkça şöyle demişlerdi: “Cumhurbaşkanı planı müzakere ettiği sürece onu destekleyeceğiz ve planla ilgili herhangi birşey söylemeyeceğiz...” Bu kabul edilebilir bir pozisyondu. Televizyonlara çıkıp Annan Planı’nı destekleyip savunanlar Vasiliu, Papapetru ve Markides idi... Ancak bu insanlar da gözden düşürülmeye çalıştırıldı, ilk Kasım 2002’de sunulan Annan Planı’nın mimarları olarak gösterildiler... Milliyetçi gazeteler, HAYIR kampanyası yürüten gazeteler, hatta HARAVGİ dahi, sürekli olarak Vasiliu, Papapetru ve Markides’i suçladılar, onları planın mimarları olarak gösterdiler ve “Onların bu planı savunmaktan başka seçeneği yoktur, plana yönelik destekleri gerçekten özgün değildir” diye yazdılar. Bu suçlamalar gerçeği yansıtmıyordu ancak insanların beyninde etkisi oldu. Böylece tüm bu aylar boyunca, müzakere süreci boyunca, HAYIR kampanyası yürütenler üstün durumdaydılar. Lucern sonrası gerçek bir panik vardı... Ben bile sabah saat 3’e kadar televizyonların başında seyrediyordum... Lucern’de planın taraflara verildiği, 9 bin sayfa olduğu ve Cumhurbaşkanı’nın bir gecede bunu okuyup sabaha bir cevap vermesinin istendiği duyurulmuştu! Her satırı okumak zorundaydılar çünkü her satırda tuzaklar olup olmadığına bakmak zorundaydılar! İnsanlar burada paniğe kapıldılar... Ben kendi kendime “Ama bu mümkün olabilir mi?” diyordum. Bir gün sonra anlaşıldı ki plan aslında yalnızca 182 sayfadır ve geriye kalan binlerce sayfa aslında eklerdir, yasalar ve anlaşmalardır, bilinen şeylerdir... Bunlarda da bazı boşluklar vardı çünkü iki taraf anlaşamayınca boşlukları Genel Sekreter doldurmuştu. Yani tüm bunlar doğru değildi...

“ERDOĞAN ANLAŞMAYI GENERALLERE PAZARLAMAK ZORUNDAYDI...”

Bir diğer çarpıtma daha vardı: Lucern’den tüm televizyon kanallarımızda yapılan yayınlarda Türkiye’nin 11 maddelik tüm isteklerinin karşılandığı ancak Kıbrıslırumlara hiçbirşey verilmediği duyuruldu... Oysa gerçek şuydu: Erdoğan Denktaş’ı bir kenarda bırakıp onu Lucern’e götürmemeyi başardığında, Denktaş’ın aşırı taleplerini bir yana koyarak, ılımlı taleplerde bulundu, bunlar kabul edilebilecek, müzakere edilebilecek makul isteklerdi. Bu şekilde üstünlüğü ele geçirdi çünkü talep ettiklerini aldı. Ve sonunda hatırlıyorsunuz Erdoğan toplantıdan sonra bir basın toplantısı yapmıştı, zafer kazanmış olan oydu, gülümsüyordu... Karamanlis de yenilmiş olandı... Görüntülerden bile bunu anlıyordunuz... Erdoğan anlaşmayı generallere de pazarlamak durumundaydı, o nedenle Türkiye’nin garantörlüğünü vurguladı... Bu da insanların Türkiye için en önemli şeyin bu olduğunu düşünmesine yol açtı. “Neden bu kadar ısrar ediyorlar? Demek ki bunu istiyorlar!” diyorlardı... Erdoğan’ın anlaşmayı generallere pazarlayabilmek için buna ihtiyacı vardı çünkü generallerin her ne kadar da geçmişteki yetkileri olmasa da, hala çok güçlüdürler ve kesinlikle karşı oldukları bir anlaşmayı altüst edebilecek konumdadırlar.

“BANA GÖRE TEHLİKE YOKTUR”

Gerçekten bir tehlike var mıdır? Bana göre yoktur. Bunu söylerken üç faktörü dikkate alıyorum. Birincisi, Kıbrıslıtürkler ve Kıbrıslırumlar olarak birlikte Avrupa Birliği’ne giriyoruz ve anlaşmayı uygulamakta iyi niyetli olduğumuz, birbirimize güvendiğimiz öngörülüyor. Bu en önemli garantidir. İkincisi Avrupa Birliği’ne katılım bizlere çözümün çalışacağı çok daha geniş siyasi bir çerçeve kazandırıyor. Federasyon, hatta zayıf bir federasyon herşeyi daha da kolay kılıyor çünkü pek çok şey merkezi hükümet tarafından kararlaştırılmayacaktır. Kararların %75’ten fazlası Brüksel’de alınacaktır... Geriye kalan pek çok karar da oluşturucu devletler tarafından verilecektir... Anlaşmazlık konusu olacak geriye kalan ne olacaktır merkezi hükümette? Burada herhangi bir sorun çıkacağını sanmıyorum. Üçüncü faktör ise Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğidir. Türkiye, AB’ye üyelik sürecinde olacak. Bu da, gelecek 15 yıl içinde Türkiye’nin bir tür gözlem altında olacağıdır, nasıl davrandığı konusunda sürekli gözlem altında olacağıdır. Bu ana stratejiyi Kıbrıs’taki bir tarla için tehlikeye atacaklarını mı sanıyorsunuz? Birkaç dönüm tarla için bunu tehlikeye mi atacaklar? Hayır, dedim kendime...

“PAPADOPULOS APOLİTİKTİR!...”

Bir tahmin yapmak durumundasınız: Tassos Papadopulos’un esas sorunu da budur. Onun tümüyle hukuki bir yaklaşımı var, Annan Planı’na da siyasi bir anlaşma olarak değil, birleşmeyi ya da işbirliği anlaşması yapmayı hedefleyen iki işletme arasında imzalanacak, tümüyle hukuki bir belge olarak baktı. Bir anlaşma hazırlayan bir hukukçu da, yanlış anlamalara ya da kaçışlara neden olacak boşluklar bırakmaz... Matematiksel olarak ayrılık ya da müdahale ya da herhangi yanlış gidecek birşey için boşluk bırakmak istemez... İnsanlar bana şunu soruyor: “Türkiye’nin müdahalesi ya da anlaşmanın çalışmama olasılığını tümüyle sıfırlayabiliyor musun?” Ben de onlara “Hayır” diyorum. Matematikte milyarda bir olasılık vardır ama siyasette matematik terimleriyle düşünmeyiz, olası olan nedir, mümkün olabilecek olan nedir diye düşünürüz... Birşey çalışacak mı, çalışmayacak mı? Eğer bunun çalışma olasılığı daha yüksekse, ben EVET derim... Çünkü bu daha yüksek bir olasılıktır, elbette milyarda bir olasılığı dışlamam. Bu da yaklaşımdaki temel farklılıktadır. Papadopulos, Kutsu ve diğer milliyetçilerle aynı kulvarda değildir... Papadopulos plana ve hatta çözüme dahi, “apolitik”, hukuki bir yaklaşımdan geliyor...

“HRİSTOFİAS KRİTİK DURUMDA KARAR ÜRETEMEDİ...”

SORU: Peki ya AKEL?

PERİKLEUS: Lucern’den döndükten sonra AKEL Politbürosu “EVET” kararı almıştı... Sonra ertesi gün Papadopulos çıkıp halka hitap etti ve HAYIR çağrısı yaptı. Ertesi günü kamuoyu yoklamaları halkın %70’inin HAYIR’dan yana olduğunu gösterdi. Ve AKEL paniğe kapıldı, “Eğer EVET dersek oy kaybedeceğiz, EVET desek dahi referandumdan EVET çıkmayacak, sonuçta HAYIR diyenlere oylarımızı kaptıracağız...” dedi... Burada ucuz parti politikaları da devreye girdi - Katsurides’in yanısıra katı çizgide olan bazılarının, Doros Hristodilides’in de hükümetin devamında özel çıkarları vardı ya da hükümette olmanın çok önemli olduğunu söylediler. Ve “Eğer EVET dersek, hükümeti bozmak zorunda kalacağız, bakanlarımızı çekmek zorunda kalacağız, kampanya yapacağız ve Papadopulos’la tümüyle cepheleşmeye gideceğiz” dediler. Öte yandan Hristofias’ın Papadopulos’la özel bir anlaşması vardı, Meclis Başkanlığı’na Tassos’un oylarıyla seçilmişti, Hristofias da Tassos’u Cumhurbaşkanı seçtirmişti. Aralarında bir tür “filotimo” vardı, yani “centilmen anlaşması” – Hristofias’ın kafasında belki önemli olan bu “centilmen anlaşması”ydı ama Katsurides ve bazı diğer kadrolar, örneğin Doros Hristodolides ve HARAVGİ, hükümette kalıp devam etmenin önemli olduğunu düşünüyordu. Hristofias’ın kafasında belki oy kaybetmek önemliydi, iktidarı kaybetmenin paniği vardı belki ve referandumdan nasılsa EVET çıkmayacağı ve herşeyin çıkmaza gireceği vardı... Önce referandumun ertelenmesine çalıştı, bir erteleme olursaydı, o zaman duygular yatışacaktı ve o zaman AKEL insanları sakin bir atmosferde EVET’e ikna edebilecekti... Ancak böylesi bir gerginlik ortamında, duyguların havada uçuştuğu bir ortamda, hiçbir şekilde insanların beynine sakin biçimde hitap edemezdiniz. Ancak duygulara hitap edebilirdiniz. AKEL EVET demeye karar vermiş olsaydı, referandumdan HAYIR çıkıp çıkmayacağından emin değilim. Ancak benim eleştirim şudur: bir lider ancak kriz dönemlerinde karar alma yeteneğiyle kredi kazanır... Liderlik ve lideri haklı çıkaran budur... Ve Hristofias, kritik bir durumda karar üretip bunu geçirmek için savaşacak bir kişi olmadığını gösterdi. Bu AKEL’in göreviydi... Zaten EVET’in geçmeyeceğini odak noktan yapıp sonra da nehrin aktığı yöne kendini kaptırmak değil! Eğer siyasi analizin sonucunda EVET demen gerektiğine karar vermişsen, o zaman sorumluluğunu alırsın, EVET dersin ve bunu geçirmek için mücadele edersin... Burada örnek olan Anastasiades oldu... Partisi içinde sorunları oldu çünkü milliyetçiler oradadır ve kendi partisi içindeki milliyetçilerle mücadele etmek zorunda kaldı...

SORU: Ancak Anastasiades değişti sanırım... Çünkü üç yıl önce oldukça milliyetçiydi...

PERİKLEUS: Evet değişti, davranışının nedenini anlıyorum ve bunu izah edebilirim.

Sağda iki tür davranış var... Bir burjuva sağı var – bunlar ılımlı insanlardır, işadamları, sanayiciler gibi, yani sermayedarlar – bunlar ılımlı oldukları için “ulusal” konuda da “milliyetçi” olanlar değildi. Ancak DİSİ’nin içinde 1974’te darbeye katılanlar, Yunanistan’la hala birleşmeyi isteyenler – pek az olsalar da -, saf bir Kıbrıs isteyenler de vardı. Bunlar içinde Türk olmayan bir Kıbrıs istiyor, biliyorsunuz etnik temizlik milliyetçiliklerin parçasıdır – toplum içinde sayıları az olsa da DİSİ’deydi bunlar ve DİSİ içindeki sayıları, onları dinlemek zorunda bırakıyordu DİSİ’yi. Klerides Cumhurbaşkanı olduğu sürece – ki Klerides burjuva sağının ılımlı görüşlerini temsil ediyordu – Anastasiades öteki rolü oynuyordu, böylece DİSİ’nin milliyetçi branşı da tatmin oluyordu. Ve iki sağ gazete var ki bu da sağın iki eğilimini yansıtıyor. ALITHIA “ulusal” konuda ılımlı bir çizgi izliyor çünkü burjuva sağının gazetesidir ve SİMERİNİ ise aşırı milliyetçi bir çizgidedir, “ulusal” konuda da aşırı milliyetçi bir çizgi izler.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri oldu, Annan Planı ortaya çıktı... Klerides “Ben bunu müzakereye hazırım” dedi. Annan Planı’nı yalnızca müzakere zemini olarak değil aynı zamanda anlaşmanın zemini olarak kabul ettiğini net biçimde ortaya koydu. Planın sunulduğu ilk günden Klerides “Birkaç ağaç için ormanı gözden yitirmeyeceğim” dedi, küçük detaylar yerine tüm resmi görebildiğini gösteriyordu. İnsanlara böylece planda bazı iyileştirmeler yapılabilirse, çözüm için çalışacağını açıkça gösterdi. Klerides’in bu tavrı, sağın tümüyle ılımlı bir çizgi izlemesini gerektiriyordu – Anastasiades de bu şekilde davranmaya başladı. Klerides iktidarı yitirdiğinde, parti hala çözümden yanaydı ve Annan Planı’nın arkasındaydı, böylece Anastasiades de Klerides’i desteklemek ve onun çizgisini kendi çizgisi haline getirmek durumundaydı. Bu partinin resmi duruşuydu. Değişiklikler böyle oldu ve Anastasiades böylece çözüme EVET, Kıbrıslıtürklerle işbirliği çizgisini benimsedi. AKEL ise, HAYIR kararıyla tam tersi bir mesaj vermiş oldu. Oysa AKEL’in Kıbrıslıtürklerle işbirliği ve barış konusunda 50 yıllık bir kültürü var – AKEL’in içindeki insanlar da bunu istiyor. Eğer AKEL EVET demiş olsaydı, insanlarını da birlikte sürükleyecekti diye düşünüyorum. Yanlış değerlendirme yaptılar. Şimdi dahi EVET deseler yine sürükleyebilirler insanları... Ancak “zevahiri kurtarmaları” da gerekir – çünkü garantiler istediler ve bu noktada haklı da olabilirler. HAYIR diyen insanlar, yalnızca DİSİ’deki aşırı sağcı insanlar değildi – Kıbrıslıtürklere güvenen ancak herşeyin altüst olabileceğine, Türkiye’nin ordusunu çekmeyeceğine, mülkleri iade etmeyeceğine inanan insanlardı... Bu güvensizlik duygusu oradaydı... Eğer Türkiye ortaya çıkıp “BM Güvenlik Konseyi’nin vereceği garantiyi kabul ediyoruz” derse, eğer gerçekten bu anlaşmayı istiyorlarsa, bunu gerçekten uygulayacaklarsa, o zaman kaybedecekleri birşey yoktur. O zaman insanlar çözümün uygulanmasının bir güvencesi daha olduğunu görerek buna güveneceklerdir. Eğer bu olursa, AKEL’in EVET’i için yol açılabilir. Çünkü AKEL BM Güvenlik Konseyi’nden garanti istediğini söylemişti. Ancak Amerikalıların önerdikleri yetersiz görüldü. Amerikalılara Kıbrıs’ta kimse güvenmiyor, bir de bu var. Hemen “İşte bu Amerikalıların ve İngilizlerin bir komplosudur! Kuzeyden bir EVET çıkarıp Türkiye’nin AB yolunu açmak için bir komplodur! Bizleri de çaresiz bir HAYIR’a sürüklüyorlar, böylece askerler de kalıyor, mülkler de geri alınamıyor” diyorlardı... Panik içinde, güvensizlik içinde insanlar için bu kolay bir yorumdu. Bu Cumhurbaşkanı için de geçerliydi...

SORU: Bu yılın sonuna dek ne olacak dersiniz?

PERİKLEUS: Tek bir yol vardır...

SORU: İkinci bir referandum mu?

PERİKLEUS: Evet, ikinci bir referandum... Ve ikinci bir referanduma gidebilmek için de en azından AKEL için “zevahiri kurtaracak” birşeylerin olması gerekir, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin garantisi gerekir ki AKEL “Evet, bu ihtiyaçlarımızı karşılıyor, şimdi EVET diyebiliriz” diyebilsin. Bu yeterlidir. Aralardaki köprüleri atmamak için çok özen göstermeliyiz, özellikle Kıbrıslıtürklerle Kıbrıslırumlar arasındaki köprüleri korumalıyız... Çünkü şimdi Kıbrıslıtürkler “Biz istediğimizi aldık” diyebilir... “Kıbrıslırumlar bizi itti, şimdi AB’den ekonomik desteğimiz var, turizm ve kalkınma için ekonomik yolumuz açılıyor, neden bir çözüm arayalım ki?” diyebilirler. Bunu söylerlerse, o zaman durum daha da kötüleşecek ve çözüm yolu kapanacak. Ancak “Buradayız, çözüm istiyoruz” diyorlarsa, planda ufak tefek, marjinal boşluklar varsa ki AKEL’e göre vardır, bunlar da doldurulabilir. Örneğin federasyonun kamu görevlilerine yönelik yasa yoktur planda... Federasyona aktarılacak polis görevlilerine “Bakınız, ne statünüzü, ne işinizi, ne emekliliğinizi garanti edemeyiz çünkü yasası yok bu plana eklenmiş” diye propaganda yaptılar HAYIR’cılar. Elbette bu bir boşluktu, bir ay içinde bütün yasaları yapamazsınız bir devleti yürütecek. Eğer böylesi boşluklar varsa ve bunları tamamlayabilirsek, doldurabilirsek – özlü konulara hiç dokanmaksızın marjinal konulardan sözediyorum – ve eğer BM Güvenlik Konseyi garanti verebilirse – ki bu garanti de kimsenin durumunu değiştirmeyecektir, yalnızca insanlara planın uygulanacağı yönünde ek bir güvenlik duygusu verecektir – o zaman referanduma gidilebilir...

SORU: Yani 2004 yılı sona ermeden ikinci bir referandum konusunda umutlu musunuz?

PERİKLEUS: Umutluyum ve bu bağlamda, top Türkiye’dedir. Eğer ortaya çıkıp “Biz gerçekten anlaşmadan yanayız, bu anlaşmayı destekliyoruz, böylesi BM Güvenlik Konseyi garantilerini kabul ediyoruz” derlerse, bu çok yardımcı olacaktır bu konuda. Bu, sessiz görüşmelerde de yapılabilir, ille de Erdoğan’ın ortaya çıkıp bunu söylemesi gerekmez. Ancak BM ve AB’yle temaslarında eğer bu konuda anlaşabilirlerse, o zaman BM Genel Sekreteri’nin veya BM Güvenlik Konseyi Başkanı’nın önerisi olarak da ortaya konabilir. Veya Avrupalıların ya da Amerikalıların önerisi olabilir. Ancak bunu önerebilmek için Türkiye’nin bunu kabul edeceğinden emin olmalıdırlar. Bu olursa, inanıyorum ki AKEL’deki üyeler gerçekten çözüme isteklidirler. Eğer AKEL’de bazı kadroların AB’ye alerjik bir reaksiyonu varsa veya hükümetin devamında kişisel çıkarları varsa, bunlar azınlıktadır, açıkça bunu ifade edemezler. Böylesi garantiler verilirse, eminim ki AKEL EVET diyecektir.

SORU: O zaman güneyden EVET mi çıkar?

PERİKLEUS: Evet... Beşinci Annan Planı’nı internetten indirip sabahleyin okumuştum sunulduktan sonra ve Üçüncü Annan Planı’yla da kıyaslamıştım. Planı okuduğumda “Buna EVET diyebilirim” diye karar vermiştim. HAYIR’ın bedelini hiçbir şekilde hesaplamadan EVET demeye karar vermiştim. Kimileri “Bu planı beğenmiyorum ama HAYIR’ın bedeli daha büyüktür, bundan korktuğum için EVET diyorum” diyebilir. Bu benim için geçersizdir, ben EVET diyorum ve bu planın çalışacağına inanıyorum... Bu yaşayabilir bir uzlaşmadır... Bu “kazan-kazan” türü bir çözümdür. Öyle bir kültürde büyüdük ki her zaman tüm yitirdiklerimizi alacağımız, “onların da yasadışı biçimde el koydukları herşeyi geri verecekleri” aşılandı. Bu tür bir anlaşma olmayacaktır, Amerikalıların Vietnam’dan çekildiği gibi Türkiye Kıbrıs’tan ordusunu çekmeyecek, tüm mülkler de geri verilmeyecektir – yani Türkiye buradan yenilgi içinde çekilmeyecektir, böyle birşey olmayacaktır. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri de Nisan 2003’te BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporda, esas amacının “sıfır toplam” değil bir “kazan-kazan” türü çözüm olduğunu belirtti. Eğer bu kültür insanlar arasında da yaygınlaşıp bunu anlayabilirlerse, çok daha iyi günler göreceğiz...

(Devam edecek)

(*) Bu yazı dizisi YENİDÜZEN gazetesi için hazırlandı, Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org