Yeraltı Notları, 21 Haziran 2003

Sevgül Uludağ

 

Sihirli bebeklerimiz dönüyor!...

Berlin’den Agni mesaj atıyor:

“Siz gelmiyorsanız aniden ben gelebilirim Kıbrıs’a! Birkaç hafta iznim var Temmuz’da!...”

En sevdiğim Rum arkadaşlarımdan biridir Agni: herşeyi komedi tiyatrosunda sahneye koyarmış gibi anlatır! Berlin’in ortasında hem Kıbrıslıdır hem Avrupalı!

Minimalisttir – o kadar ki mutfağına giren fareciklerin kesinlike başı yarılır! Tek başına yaşadığından mıdır bilemem, Doğu Berlin’deki evinde tam bir göçebe havası vardır – “yerleşik” kültüründen çok uzaktadır Agni ama öylesi bir kahkahası vardır ki yanındakilerini de alıp hayatın tam ortasına fırlatır!... Zaten belki böylesi daha uygundur çünkü her an dönebilir Agni Kıbrıs’a! Annesinin, babasının, sevdiklerinin yüreğinde bıraktığı boşluğu azıcık doldurmaya!...

Son haftalardaki üçüncü mesajı bu Agni’nin: belli ki Kıbrıs’ı düşünmekten başka birşey yapamıyor... Harika bir kırlangıççık gibi uçup gelecek yakında, ya Larnaka’da ya da Yeni Erenköy’de denize gideceğiz, bir avuç kum alıp öteki tarafa götürmeye, yüzmeye, minik bir yengece hayretle bakmaya, Berlin’i ve Kıbrıs’ı konuşmaya... Birbirimize “Hade be Bello Tallou” diye takılmaya!...Yeşilköy’den 10 yaşında göç etmiş ve şimdi Hamburg’da yaşayan, gittiği her yerde Kıbrıs’ı sayıklayan Mülayim’i çekiştirmeye!...

Klagenfurt’ta Destine bir yandan misafir savıyor, öbür yandan harıl harıl Almaca finallerine çalışıyor, çocukları kreşlere götürüp getiriyor... Bu akşam üç mesaj birden atıverdi!...

Yakında o da çılgın bir kırlangıç gibi aniden bebekleri William ve Sammy’yi de alıp gelecek... Gülüşüne doyamadan çekip gidecek, kanatlarını istemeden çırpacak Avusturya coğrafyalarına doğru...

Her kanat çırpışı bir işkence olacak – denizden uzaklaştıkça hüznü artacak, kanatları ağırlaşacak... Depresif Avusturya gökleri altında turkuvazları, altın kumları, sahilde bulup bana getirdiği minik denizatını düşleyecek...

Her adım atışında Akdeniz havası etrafına sinecek...

Zaten o “hellim dişleri” ele verir Kıbrıslılığını!

Bir keresinde Fatma ablayla sevgili Myrka’yı Nana’nın lokantasında digital kamerayla bir fotoğraf çekmiştim – sarı kanaryalar gibiydiler – ikisi de sarı ipek bluzlar giymişlerdi... Ama fotoğraflarda çarpıcı olan ortak yan yalnızca bu değildi:

“Fatma abla, baksana, dişleriniz! Ne kadar da benziyorlar birbirlerine!”

“Eh, Kıbrıslıyız ya!”

Desti’nin ağız dolusu gülüşünü özledim – miniklik fotoğraflarında bile belirgindir bu Kıbrıslı “hellim dişleri”!...

Essex’in gökyüzü altından bir başka Kıbrıslı mesaj atıyor cep telefonuma:

“Sevgül abla, her haftasonu başka bir kentteyim!”

Öncel bir yandan çalışıyor, bir yandan okula gidiyor, İngilizcesini geliştiriyor... Hukuğu bitirdi, alıp başını gidiverdi... Cumartesi akşamları havuzbaşı sohbetlerimizdeki yeri hep boş kaldı... Monarga’da kendi elleriyle yetiştirdiği bir demet menekşeyle çıkar gelirdi, yüzünde kocaman bir gülümseme! Oğlum onun esprilerini günlük yaşamımızın bir parçası haline getirirdi...

“Bak abimlik bir durum bu... Bak abim, izah edeyim!...”

Annesiyle babası solun iki farklı partisinden gelen Öncel, “çekirdekten yetişme” militan gençlerimizden... Bu yüzden kopamıyor Kıbrıs’ın politik yaşamından, uzaklarda olsa da... Ama haftasonları da İngiltere’nin tadını çıkarmayı beceriyor!...

Çılgın İtalyanlarımızdan Francesco bir mail atıyor: New York’ta başka bir eve taşınmış, yeni bir iş bulmuş...

“Belki gelirim Ağustos’ta” diye yazıyor... Master tezi için geldiği Kıbrıs’tan bir türlü kopamıyor...

Tıpkı abime benzeyen Francesco’ya tüm aile ilk görüşten ısınmıştık... Colombia Üniversitesi’nde conflict resolution master sınıfından arkadaşı çıtıpıtı Fransız sarışın mavi gözlü Julie, geçen hafta Kıbrıs’a gelip doğruca Baf’a gitti – gelecek hafta Maria’nın evinde buluşup New York’un ve Francesco’nun dedikodusunu yapacağız... Hem Francesco, hem Julie Maria’nın Colombia Üniversitesi’nde öğrencileriydi... Geçen yaz canyoldaşım onları Karpazlara götürmüş, birlikte harika vakit geçirmişlerdi... Julie’yle buluşmamızda Maria curry yapmaya söz verdi, ben harika bir pasta yapıp götüreceğim – Maria’nın oğlu Yorgos Amerika’ya uçmadan belki onu da göreceğiz kısacık da olsa... Önceki gece herhalde sırf abukluk olsun diye Pile’de ayarlanmış toplantılarımızdan birinden çıkmıştık – Kıbrıs Evi’nden arabalarımıza doğru yürüyorduk...

Maria’nın saçları harika bir renge bürünmüştü – “Güneşten böyle oluyor” diyordu... Açık kızılın bütün yansımalarını topluyordu kendinde – sonbahar oluyordu saçları – bana Maine’de geçirdiğim günleri anımsatıyordu...

Maine içimde özlem oluyordu oysa artık oraya dönemezdim... Bir yıl yanlarında kaldığım Amerikalı “ailem” Joan ve Bob yıllar önce bir uçak kazasında ölmüştü... Çocukları Maine’den ayrılmış, başka başka eyaletlere dağılmıştı...

Maine istakoz kokusuydu, sonbaharları Maria’nın saçlarının rengi gibi kızıla boyanan yapraklar üstünde koştuğum ormanlar, kurbağaları dinlediğim mezarlıklar, kurumuş çiçekler topladığım terkedilmiş trenyollarıydı Maine...

Henüz düşkırıklıklarını tanımayan 16 yaşındaki bir genç kızın taptaze dünyası...

“Yakında desteğinizi isteyeceğim...”

Böyle diyordu Maria...

Çünkü çatalkuyruklu bir kırlangıç gibi uçup gidecekti oğlu Yorgos... Oğlunun boşluğunu elbette hiçbirşey dolduramayacaktı...

Geçen hafta kadın grubumuzun toplantısı öncesinde Neşe ve Magda’yla buluşup bir kafede birşeyler içmeye giderken bunu konuşmuştuk:

“Gerçek ilişki anneyle çocuğu arasında olandır belki de” diye düşünüyorduk... “Bütün öteki ilişkiler gelip geçici olabilir, kalıcı da olabilir ama esas olan yeryüzüne armağan ettiğimiz sihirli bebeklerimizle biz anneler arasındaki ilişki” diye düşünüyorduk... Herşeyden kopabilirdik ama çocuklarımızdan kopamazdık... Çocuklarımız ne yaparsa yapsın yanlarındaydık, bu çok özel ilişkiyi anlamak da, anlatmak da zordu...

Kıbrıs’ın her iki yakasındaki ortak duygulardan biriydi bu: annelerin çok iyi bildigi bir duygu...

Dün akşamüstü Maia’yı barikattan alıp eve getirdim – ablam, annem ve Kutçuğun yürekleri ağızlarına geldi... Bir an, kısacık bir an İlciğin İstanbul’dan sürpriz yapıp geldiğini sandılar – Maia geldiğinde bahçede oturan üç farklı kuşaktan bu kadınların kalpleri kısacık bir an gerçekten durdu... Ve yeniden çalıştı...

Maia tıpkı İlciğe benziyor – aynı uzun kıvırcık saçlar, aynı değişik, kimseciklerde olmayan giyim tarzı... Kahkahalarının rengi bile aynı diye düşündüm Maia’yla konuştukça – İlcik de tıpkı Maia gibi yolda sokakta gördüğü kediciklere köpeciklere dayanamaz... İşyerinin bulunduğu sokakta “Tarçın” diye bir kediciği var evdekileri saymazsak... Tarçın İlciği ta uzaktan tanır, mırlanmalarla koşar yanına – İlcik onu okşar...

İlcik de gelecek sıcak yaz aylarında – kendini turkuvaz sulara bırakmaya, annemin dizeceği yaseminleri boynuna asıp içine o başdöndürücü kokuyu çekmeye, sokakta gördüğü kedileri eğilip okşamaya, o harika kahkahasını yüreklerimize salmaya... Havuzbaşında kaplumbağacık Don Piedro’yla oynamaya...

Bizlere bir zamanlar parmakuçlarında bale yapan, Coppertone reklamlarındaki sarışın reklam bebeğine benzeyen, Ayşegül kitaplarındaki Ayşegül’ün hayata sevecen ve hayret dolu bakışını taşıyan İlciği hatırlatan Maia şimdi Larnaka’da denizkıyısında bir evde yaşıyor... Sokakta bulduğu ve büyütmeye çalıştığı iki yavru köpeği Larnaka’nın altın kumlarında yürüyüşe götürüyor... Yaşamayı, insanları, doğayı çok seviyor: bu yüzden ona dokanan herkese harika birkaç sözcükle sesleniyor, sanki yüreğini uzatıyor karşılıksız...

Meksika’da tanıştığı Zapatista’yı, parlak güneşi, sıcacık gülümseyişleriyle içini ısıtan yerli halkları, kadın merkezini anlattığı kitabını yazıyor her sabah...

Londra’nın hızlı tempolu kent yaşamında bir sabah kalktığında bilgisayarının önündeki gazeteci Maia, artık ellerinin tutmadığını farketmiş... Parmakları klavyede tek bir sözcük bile yazamıyormuş... Derken bacakları da tutmaz olmuş aniden ve oturduğu yerden hiç kalkamamış...

Kıbrıs’a tekerlekli bir sandalyede gelmiş...

Larnaka’nın o harika denizkenarında ninesinin yanındaki eve yerleşmiş...

Uzun süreli fizik tedavisi ardından ayağa kalkabilmiş...

Teşhis: Aşırı yorgunluk...

“Artık geri dönmeyeceğim, burada kalacağım” diyor birasını içerken...

“Bütün bunları yazıyorum kitabımda...Meksika’yı anlatıyorum ama kendi yaşadıklarımı da yazıyorum... İnsanlar yüreklerinin sesini dinlesin, içlerinden geleni yapsınlar, hiçbirşeyi ertelemesinler diye...”

Mumlar yakıyorum, ıspanahlı ve kırmızı biberli makarnalardan harika bir lözanya yapıyorum, annem mantarların içini oyuyor, azıcık kaşar peyniri ve tereyağıyla fırında pişiriyorum... Domatesleri ve dolmalık kabakları da tam “Yunan usulü” üzerlerine serpilmiş azıcık kaşar peyniriyle fırına sürüyorum... Maia için, canyoldaşım için, oğlum için, annem için... Bir süre sonra havuzbaşına katılan yorgun arkadaşımız Derya için, militan yürekli Murat arkadaşımız için... Yüreklerini yüreklerimize katan yapmacıksız, sade, gerçek dostlarımız için...

Canyoldaşım sabahın erken saatinde Brüksel’e uçuyor, ardından Maastricht’e geçecek, sonra da Londra’ya...

Havaalanına gidecek minibüste Sami Özuslu hayretler içinde kalıyor:

“Ne bu bütün aile ayaktasınız! Oldu olacak bir de bando mızıka kursaydınız onu yollatmak için! Gören de hiç seyahat etmediğinizi sanacak!...”

“Ah! Bizim ailenin kültürü böyle!”

Yüreğimizden geçeni yapıyoruz: iki saatçik uykuyla idare edip sevdiklerimizi başka coğrafyalara yolcu ediyoruz, geri dönüp çatalkuyruklarını sallasınlar, neşeli ötüşlerini hayatlarımıza katsınlar diye...

Yeter ki dönsünler geriye...

Çünkü her giden yerinde kocaman boşluklar bırakıyor... Gidenler kahkahalarını, hüzünlerini, Akdeniz havalarını da götürüyor...

Çünkü Sami arkadaş, göçebe bir kültür bizimkisi, gidenlerin dönüşünü beklemekle geçen bir ömür...

Sihirli bebeklerimizin yokluğuna alışamadığımız, dönüşlerini düşlediğimiz bir ömür...

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org