Yeraltı Notları, 29 Haziran 2004

Sevgül Uludağ

 

Çağdaş bir kıyım masalı: İstanbul Rumları...

*** Çağdaş bir kıyım masalı: İstanbul Rumları

 

***  Çağdaş bir kıyım masalı: İstanbul Rumları...

Sevgül Uludağ

 

500 binden 2 bine inen İstanbul Rumları...(*)

 

“Türkiye Cumhuriyeti tarihi aynı zamanda “Türk olmayanlara” karşı hoşgörüsüzlüğün, baskının ve tahammülsüzlüğün tarihidir. İttihat Terakki’nin başlattığı ve tek parti dönemindeki izleyicilerinin sürdürdüğü bu anlayış sonraki yıllarda da değişmedi. Tarih boyunca farklı kültürlerin ve dillerin harman olduğu Anadolu toprağı, Güneş Dil Teorileri, “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları, “Kıro” edebiyatı vb. anlayışlar ve resmi ideolojinin körüklemesiyle çorak, verimsiz ve mat bir hale dönüştürülmeye çalışıldı. Çalışılıyor...

Hak ve çıkarları Lozan Anlaşması ile “korunan” üç azınlık grubu olan Ermeni, Rum ve Musevi kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları gerek devletin aldığı kararlar ve çıkardığı kanunlarla, gerekse toplum içinde yaygınlaştırılan şovenist ideoloji  ile yıldırıldılar. Dillerini konuşmaları engellendi. Sonra “Piyasanın Türkleştirilmesi adına” ticari yaşamdaki varlıkları yok edilmeye çalışıldı. “Düşmanların” beşinci kolu muamelesi gördükleri için saldırı ve yağmalara maruz kaldılar. Türkiye dışına sürüldüler. Şimdi geriye sayıları gitgide azalan küçük cemaatler kaldı. Bir de çoğu yıkıntı halindeki kiliseleri, havraları ve yerleşim mekanları...  Bu çalışma, Azınlık Karşıtı Politikaların tipik bir örneği olan “Varlık Vergisi” olayına ışık tutmaya çalışıyor...”

Rıdvan Akar, Mayıs 2000’de BELGE Yayınları’nın “MARENOSTRUM” dizisinden çıkan “Aşkale Yolcuları – Varlık Vergisi ve Çalışma Kampları” başlıklı kitabının arka kapağında böyle yazıyor...

 

MARİA YORDANİDU DİYE BİR YAZAR...

İstanbul Rumları’nı önce bu diziden tanıdım – BELGE Yayınları’nın “MARENOSTRUM” yani “BİZİM DENİZİMİZ” dizisinden... Maria Yordanidu’nun “Loksandra”, “Yitik Kuşlar Gibi”, “Bizim Avlu” gibi kitaplarını okuyarak... Yelda’nın aynı diziden çıkan “AZALIRKEN” başlıklı çalışmasından...

Loksandra eski İstanbul insanlarının romanıydı – Loksandra sokağını anlatıyordu, mahallesini, mutfağını – 1890’ların insan ilişkilerini... Yunanistan’da televizyon dizisi olmuştu – Kıbrıs’ta da, bir lokanta vardı adı Loksandra...

Maria Yordanidu, “Çılgın Kuşlar Gibi”de şöyle yazıyordu: 

"Milleti çılgın kuşlara çevirdiler, kahrolasıcalar, çılgın kuşlara. Klio hanım için kahrolasıcalar dediği bir yanda Kayzer, öbür yanda kendi gelini o Fransız kızıydı. Çünkü Kayzer savaşı başlatmış, kendi gelini ise o yıllarda Anula'nın Rusya'da bulunmasına, savaş ve ayaklanma yüzünden orada hapis kalmasına, İstanbul'daki evine dönmeyi başarıncaya kadar anasından emdiği sütün burnundan gelmesine sebep olmuştu. Ve şimdi dönmüştü ama evi darmadağın, ninesi ölmüş, dayısının yazıhanesi kapanmış ve İstanbul Rus mültecileriyle dolmuş olduğuna göre ne yapsındı? Felaket. Ne yesinler? İş desen, nerde?

... İki oğlu var, ikisi de yurtdışında, Yohannesburg'da. 1914'de onları Türk ordusundan kaçırmıştı ve şimdi nah, Güney Afrika'dan mektuplarını almış ve onların yanına gitmeye hazırlanıyordu. Çılgın kuşlara çevirmişlerdi insanları; birisi dünyanın bir ucundaydı, öteki öbür ucunda. Eskiden millet böyle darmadağın olmazdı. Sonracıma, savaşlar şehirlerin içinde değil, dağlarda, ovalarda olurdu...Evet bre. O zamanlar savaşlar, ordular nerede karşılaşırsa orada olurdu. Gökyüzünden milletin tepesine bomba atmazlardı. Milleti böyle kolay kolay evsiz bırakmazlardı."

Ve “Bizim Avlu”, oğlumun da bayıldığı bir kitap olmuş, oturup bunu senaryolaştırmaya koyulmuştu... Maria Yordanidu, “Bizim Avlu”da, bir apartmanda yaşayan bir İstanbul Rumu’nun gözlemlediği insanlar arasındaki ilişki kopukluğunu anlatıyordu:

“Belki, benim devrimdeki çocuklar pek çok şeyden mahrumdular, ama evde hareket edebilecekleri genişlikte sahaları vardı. O devrin en fakir evinde bile bugünkü apartman dairelerinde olduğundan daha çok yer vardı. Sonra sokakları vardı çocukların. İstanbul'da çocuk çeteleri çoğunlukta oğlan, çoğu kere mahallelerinin sınırlarını geçer saatlerce görünmezlerdi. Çoğu kere iki dış mahallenin sınırında ırklar birbirine karışırdı ve çocukların Rumca, Türkçe, İbranice, Ermenice karışımı bir Esperanto konuştuklarını duyardın.

Ne olursa olsun o devrin İstanbul'unda çocukları bugünün çocuklarından daha mutluydular. Hakikaten, bütün o ihtiyarlara ne oldu. Evlerde nineler, dedeler, teyzeler görürdün. Hastalandığında sana bir bardak su verecek insanın olurdu. Şimdi ihtiyarlar ihtiyarlarla yaşlılar evinde, gençler gençlerle futbol sahasında ve diskotekte, çocuklar çocuk yuvasında, bebekler ana okulunda ve yetişkinler kadınıyla erkeğiyle işte...”

 

ÖNYARGILARIMI ZORLAYAN TÜRKÇE...

İstanbul Rumları’ndan biriyle ilk tanışmam Vula’ylaydı...

Kıbrıs’ın güneyinde, bir arkadaşımızın evinde, mutfaktaydık...

Vula konuştuğunda kulaklarıma inanamamıştım...

“Ama bu olamaz! Bu, mükemmel bir Türkçe! Sen Rum olamazsın!”

Vula halime gülmüştü... İlk kez bir İstanbul Rumu’yla karşılaştığımı anlamıştı... Beynim bir Rum’un İstanbul Türkçesi’yle konuşmasını algılayamıyordu –  sanki de Rum dediğin Rumca, Türk dediğin Türkçe konuşmalıydı... Sanki de muhteşem Türkçe konuşan Rum, muhteşem Rumca konuşan Türk olamazdı... 1980’li yıllardaydık... Vula kızıla çalan saçları, beyaz teni, çilleriyle ışıl ışıl gülümsemişti... Bunca yıl biriktirdiğimiz toplumsal önyargılara, yitip giden bir etnik grup hakkında hiçbirşey bilmeyişimize gülmüştü!...

 

KIBRIS SORUNUNUN BEDELİNİ ONLAR DA ÖDEDİ

Sonraları, İstanbul Rumları’nın acıklı serüvenini daha yakından izlemeye başladım... Kıbrıs sorunu onların yaşadıkları yerden kovulmalarına gerekçe yapılmıştı... İşyerleri yağmalanmış, “Varlık Vergisi” getirilmiş, saldırıya ve ayırımcılığa uğramışlar, sonuçta köklerini İstanbul’dan söküp alışmakta zorlandıkları başka coğrafyalara sürüklenmişlerdi... Tıpkı Maria Yordanidu’nun “Çılgın Kuşlar Gibi” romanında belirttiği gibi, “Milleti çılgın kuşlara çevirmişlerdi, kahrolasıcalar, çılgın kuşlara...”

Malta’da bir konferansta başka İstanbul Rumları’yla karşılaşıyorum...  İfigenia ve Zoi...

Bunlardan Zoi, muhteşem bir Türkçe’yle yine beynimi zorluyor...

Kendi kendime ikide bir “O bir İstanbul Rumu... Türkçesi mükemmel...” diyorum...

Sonraları Zoi’nin aslında canyoldaşımla ortak dostları olduğu ortaya çıkıyor – aynı üniversiteye gitmişler, canyoldaşım onu hatırlıyor... Kıbrıs’a döndüğümde Zoi’yi arıyorum, canyoldaşımla sohbet ediyorlar... Bu yıl belki denkleştirebilirsek, İstanbul’da buluşacağız – bir zamanlar Zoi’nin ailesine ait olan eve bakacağız, dedesinin kendi eliyle yaptığı, Zoi’nin küçük bir çocukken sallandığı, artık paslanmış salıncağı göreceğiz... Bu salıncaktan söz ederken Zoi’nin gözleri dolmuştu...

Sayıları 500 binden şimdilerde 2 bine inmiş İstanbul’da... Bu iki bin kişinin de yarısı yaşlılar evinde... Yani şu anda İstanbul’da normal bir yaşam sürdürebilen, yaşlılar evinde kalmayan yalnızca bin kadar İstanbul Rumu var... Yarım milyonluk nüfus Kıbrıs sorunuyla birlikte yokoluvermiş...

Bizim acıklı serüvenimizin onların yaşamını böylesine korkunç biçimde etkilediği İstanbul Rumları, bu dizide kendi yaşadıklarını kendileri anlatacak...

 

***

 

***  İstanbul’da doğup büyüdü... 1974’ten sonra Atina’ya yerleşmek zorunda kaldı... Sendikacı, “Media Entertainment International” Başkanı Zoi Lanara, İstanbul’da yeniden yaşamayı düşlüyor...

“Kıbrıs sorunu İstanbul Rumları’nın hayatına çok karışmıştır”

 

Zoi Lanara, İstanbul’da doğup büyümüş, 1974’ten sonra Atina’ya yerleşmek zorunda kalmış... Gazetecilik yapan Zoi, “Media Entertainment International” adlı uluslararası medya örgütünün de başkanı... Sorularımızı şöyle yanıtlıyor:

 

SORU: Kaç yaşındasın Zoi?

LANARA: 50 yaşındayım... 1953 doğumluyum, İstanbul’da doğdum...

 

SORU: Hangi semtteydiniz?

LANARA: Ben Kadıköy’de doğdum, orada büyüdüm, Moda’da... İstanbul’dan ayrılmadan önce Taksim’de yaşıyorduk...

 

SORU: Annen baban ne iş yapıyordu o zaman? Siz İstanbul Rumlarındandınız...

LANARA: Biz İstanbul Rumlarındandık... Annem ev kadınıydı... O zaman gelenek öyleydi, kadınlar iş hayatına atılmamıştı daha. Babam, lokanta işletiyordu... Babamın lokantaları vardı...

 

SORU: Nasıldı İstanbul’da büyümek?

LANARA: İstanbul’da büyümek çok güzeldi, yani en iyi hatıralarım İstanbul’da kalmıştır.

 

SORU: Neler yapardınız mesela?

LANARA: Valla çok büyük birşey yapmazdık ama mesela  yazları hep denize gidilirdi, deniz yaşamımızın çok içindeydi... Yazlık evlerimiz vardı. Kadıköy’den ayrıldıktan sonra, adalarda, Burgaz adasında yazlık evimiz vardı, her yaz oraya giderdik. Yazlar güzel geçerdi, arkadaşlarımız vardı, normal bir yaşamımız vardı...

İlkokulu Rum İlkokulu’nda okudum, ortaokulu da Rum okulunda okudum. İlkokulum benim Feriköy’deydi. Ortaokul Fener’deydi... Sonra Amerikan Kız Koleji’ne geçtim. Sonra İstanbul Üniversitesi’ne gittim, İşletme Fakültesi’ni bitirdim.

 

SORU: Orada nasıldı? 70’li yıllardı...

LANARA: 70’li yıllar tabii çok hareketli, karışık, politik olarak eylemlerin, öğrenci hareketinin bilinçlenmesinin olduğu yıllardı. Çok hareketli, ilginç yıllardı...

 

SORU: Politikayla o zaman mı tanıştıydınız?

LANARA: Ben liseden ilgileniyordum, politikayla ilgilenen bir nesil ve arkadaş grubuyla birlikteydim. Liseden biz politikayla ilgilenen insanlardık. İlginçtir biz Amerikan okulunda okumamıza rağmen hocalarımızdan bir çoğu 68’li yılları, Berkley’de, California’da yaşayıp Vietnam savaşına karşı çıkıp askere alınmamak için Amerika’dan giden insanlardı. Onlar gelip bizim okulumuzda ders verdiği için sanıyorum bizim yapılanmamızda çok rol oynadılar, aydın insanlardı – hepsi değil ama birkaç çok iyi hocamız vardı.

 

SORU: Üniversitede neler yaşadınız?

LANARA: Üniversite yılları çok olaylı, hareketli, eylemli yıllardı. Yani benim hatırladığım, öğrenci hareketinin içinde çok bölünmeler vardı... Çeşitli ideolojik akımlar birbiriyle çatışırdı bizim üniversite yıllarımızda. Tabii acılı olaylar da yaşandı o zaman... Deniz Gezmişlerin zamanıydı...

 

SORU: 1974’ü nasıl yaşadınız?

LANARA: 1974’ü acılı bir şekilde yaşadık. Ben 74’te yurtdışındaydım, staj yapıyordum. Sonra da yani İstanbul’a dönüp İngiltere’ye master yapmaya gidecektim. Temmuz ayında Kıbrıs işgali oldu, İstanbul’a dönemedim. Ailem ayrılma kararı aldı ve Atina’ya geçtiler. Ve ben de İstanbul’a dönemeden İngiltere’de okumaya devam ettim, bittikten sonra da Atina’ya yerleştik...

 

SORU: Atina’ya alışabildiniz mi?

LANARA: Atina’ya zor alıştım. Yani biz Yunan kökenli olmamıza rağmen büyük bir kültür farkı vardı...

 

SORU: Mesela neydi bunlar? Birkaç örnek verir misiniz?

LANARA: Günlük yaşamdaydı yani... İnsanların yaşama yaklaşımı değişikti. İstanbul toplumu sanırım zaten biraz değişiktir, özellikleri vardır... Daha rahat, daha böyle... Yunanistan’da insanlar çok daha sinirliydi, sanırım acılı bir tarih yaşamış Yunanistan... Yakın tarih tabii acılı bir dönem...

 

SORU: Cuntayı mı kastediyorsun?

LANARA: Yalnızca cunta değil... 1920’lerden bir göçmen olayı var, bir milyon insan gitmiş, onlar orada Yunan proletaryasını oluşturmuş. 1936’da bir dikta rejimi yaşıyorlar, 1940-41’de Alman işgali başlıyor, direniş başlıyor. Savaş bitiyor, çok demokratik bir cephe oluşuyor yani, bunlar savaşı kazanıyorlar gibi... Sonra sanıyorum yabancı kuvvetlerin olayları karıştırması sonucunda iç savaş başlıyor Yunanistan’da... Demokratik güçlerin, ilerici insanların bir kırımı başlıyor, iç savaş kaybedliyor, gerici güçler hakim oluyor... 60’larda biraz demokrasiye döner gibi oluyorlar, 67’de gene cunta oluyor. Yani bu insanlar açlıklar yaşamışlar, kırımlar yaşamışlar, insanlarda çok daha büyük bir gerginlik ve bir stres vardı. İş hayatına da atılıyorsunuz... Ama sonunda alışılıyor gene...

 

SORU: Masterinizi ne konuda yaptıydınız?

LANARA: İşletme okuduydum, masterimi iş-işçi ilişkileri üstüne yaptım.

 

SORU: Sonra iş bulabildiniz mi Atina’da?

LANARA: Atina’da istediğim gibi bir iş bulamadım ve gazeteciliğe başladım, radyoda çalıştım, devlet radyosunda çalıştım, yabancı haber bölümünde. Bugüne kadar onunla uğraşıyorum. Fakat bir sendikacılık faaliyetim de oldu. Oldukça yoğun bir sendika yaşamım oldu. Bizim işyeri sendikamızdan başladım, tabii sonra Yunanlı İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nda görevim oldu, uluslararası ilişkilerde çok çalıştım. Bizim medya sektöründe çalışanların uluslararası bir sendikal federasyonu vardı, orada göreve seçildim ve şimdi o örgütün başkanlığına seçildim. MEI – yani Media Entertainment International diye böyle bir örgütümüz var, onun başkanlığına seçildim. Tabii kadın sorunları ve kadın çalışanların sorunlarıyla da çok ilgilendim, bu konuda da sendikal faaliyetim oldu.

 

SORU: Mesela ne gibi?

LANARA: Kadın ve medya olayı var, medyada çalışan kadınlar var, bir de medyanın kadınları nasıl yansıttığı olayı var. Öyle bir olanaklar buldum ve onunla da uğraştım. Avrupa İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun bir kadınlar komitesi vardır, 1994’ten beri onun üyesiyim Yunanistan’ı temsilen. İşte öyle!...

 

SORU: Türkçenizi nasıl koruyabildiniz?

LANARA: Valla bilemeyeceğim, buna cevap vermek kolay değil. İki lisanlı bir insan olarak büyüdüm, İngilizce’de “bilingual” denen – çünkü bizim yaşamımız Türk komşularıyla, annemlerin yaşamı Türk komşularıyla çok içiçeydi. Bütün arkadaşlarım Türk’tü İstanbul’da yaşadığım zaman. O irtibat kuruldu ve kaldı. Ayrıca bir de gazetecilikle uğraşınca devamlı izliyordum, uzun bir süre bizim radyonun Türkçe yayınlarında çalıştım. Ama devamlı takip ediyorum, okuyorum...

 

SORU: İstanbul’a tekrar ne zaman gittiydiniz?

LANARA: İstanbul’a epey bir uzun süre, yani 17 yıl falan dönemedim, sonra döndüm, ailemle birlikte döndüm...

 

SORU: Ne hissettiydiniz?

LANARA: Hatırlıyorum... Onu tarif etmek kolay değil, çok duygulandım. Aklımın alamayacağı şekilde duygulandım çünkü yaşamımın yarısı orada geçmiş, hatıralar var, onlar bir anda geliyor insana. Arabayla gittik ailemle ilk dönüşümüz Türkiye’ye, sınırdan girince insan farkına varmıyor ama şöyle bir İstanbul’a varınca ve arkadaşlarımı bulacağım o buluşma noktamıza gelince, böyle bir çıktım arabadan, bir kokular geldi. Bir akşamüstü İstanbul havası geldi, bir hafif rüzgar geldi, Boğaz rüzgarı,  çok duygulandım...

 

SORU: Tekrar yaşamak ister miydiniz İstanbul’da?

LANARA: İsterim, benim içimde hep İstanbul’a dönmek vardır. Mesela emekliye ayrılınca üç ay İstanbul’da, altı ay Atina’da yaşayabilir miyim diye hep düşünürüm.

 

SORU: Kıbrıs için ne düşünürsünüz? Çünkü Kıbrıs’tı aslında belki gerekçe olan İstanbul’dan ayrılmanıza...

LANARA: Evet Kıbrıs sorunu İstanbul’da Rum toplumunun hayatına çok karışmıştır. 1960’larda Yunan uyruklu olan İstanbul Rumları’nın birkaç gün içinde sınırdışı edilme olayı vardır. Bu olaylar, Rıdvan Akar diye bir gazetecinin yazdığı bir kitapta “İstanbul’un son sürgünleri” diye, çok güzel belgelenmiştir. İlgilenen herkese tavsiye ederim. Yani o olay var. Mesela bizim akrabalarımız var, onlar birarada yok oldular yani!... Apar topar gittiler. Sonra 6-7 Eylül olayları var, 6-7 Eylül olayları da gerçi Selanik’te Atatürk’ün evinin yakılmasından kaynaklanmıştır ama gene Kıbrıs olayının gündemde olduğu ve her iki ülkeyi, Kıbrıs’ta da her iki toplumu birbirine düşürdüğü olaylardır. O bakımdan hep yaşamımızın içindeydi. İşte mesela “Ya Taksim, Ya Ölüm” mitinglerini hatırlarım, EOKA olaylarını falan, bizim yaşamımıza da girmişti... Gerçi çok takip edemezdik, Türkiye’den takip ederdik, Yunanistan’da öyle bir ilgimiz yok, birkaç akrabamız var... Ve tabii 1974’te de bizim ayrılmamıza sebep oldu gibi, dediğiniz gibi aynen...

Sendika hayatımda ve meslek hayatımda bir sürü Kıbrıslı insanla tanıştım, Kıbrıs Rum kesiminden daha çok ama Kıbrıs Türk kesiminden de insanlarla tanıştım. Sendikalarla da çok çalıştık... Yunan, Türk sendikalarıyla ve iki toplumun sendikalarıyla... O zaman insan görüyor ki, benim inancımdır ve herkes ona katılır bu toplantılarda konuşurken, çalışanların, insanların birbirinden ayıracağı hiçbirşeyi yok. İnsan ilişkileri de çok güzel gelişiyor. Bu toplumlar da kaynaşmış zaten, birbirine geçmiş gibi... Özellikle Kıbrıs, Kıbrıs Rum, Kıbrıs Türk toplumlarından insanların, konuşunca, kendilerini bir Kıbrıs kimliğiyle tanıdıklarını kanıtladım. Doğru mudur, yanlış mıdır bilemiyorum fakat öyle bir izlenimim var benim, yani “Biz Kıbrıslıyız, birlikte yaşamak istiyoruz” diyorlar. Adetleri aynı, kimlikleri aynı... Bazan bir bardak şarapla konuşunca “Yahu bize ne Yunanistan’dan Türkiye’den falan” diyor insanlar. Sanıyorum ki bu insanların o güzel adada, tek başlarına barış içinde yanyana yaşamalarına olanak vermek lazım, onu yaratmak lazım.

 

SORU: Şimdi sanıyorum Yunanistan’da on yıl öncesine göre birazcık daha farklıdır Kıbrıs’a yaklaşım... Yunanistan belki artık bitirmeye hazırdır sorunu, eskisi gibi işte milliyetçi bir retorik yok, düşman retoriği yok, Türkiye’yle dostluk politikası izleniyor, AB üyesi olması isteniyor... Benim izlenimim o ki, belki de Avrupa Birliği üyesi olmak Yunanistan’ı etkiledi son on yılda bu tutum değişikliğinde...

LANARA: O dediğiniz doğru, Avrupa’nın büyük etkisi oldu. Yunanistan da benim izlediğim yıllarda sanıyorum ki demokratik bir toplum olma yolunda ileriye doğru büyük adımlar attı. Yani benim 1974’te gittiğim Yunanistan’la bugünkü Yunanistan’ın farkı çok – Avrupa’nın etkisi oldu fakat toplumun kendisi de gelişti. Yani siyasi güçler de kendilerini ayrı bir şekilde ifade ediyorlar. Milliyetçi kesim diye birşey yok, varsa bile çok küçük bir parti tarafından şimdi temsil ediliyor ve onların da pratikte, uygulamada bir etki doğurabileceklerine inanmıyorum. O bakımdan Yunanistan’da kamuoyunda, toplumda da “Aman bu iş artık bir sonuca bağlansın” duygusunun hakim olduğuna inanıyorum.

 

SORU: Benim sormadığım, sizin mutlaka söylemek istediğiniz birşey var mı?

LANARA: Bütün insanlara barış, refah, güzel şeyler dilemek istiyorum. Bakın yani bu, bir tek Yunanistan-Türkiye-Kıbrıs, yani Doğu Akdeniz diyelim genelde, Balkanlar’da da tarih insanlara çok kötü bir şekilde davrandı bazan. Yani insanlar evlerinden ayrıldı, ister bakın o eski Yugoslavya’nın bölünmesine, olaylar... Hakikaten sanıyorum daha iyi bir kadere layık bu insanlar... Yani onu hak etmişler. Bu savaş olayının, insanları birbirine düşürme olayının, İsrail’de Filistin’de olan olaylara bakınca insanın içi parçalanıyor... Onların bir daha olmaması lazım fakat galiba insanlar tarihten ders almıyorlar, bilmiyorum, politikacılar tarihten gereken dersleri alıyorlar mı, almıyorlar mı... Yani genelde insanlar ve özellikle politikacılar, yani halkların kaderini tayin etme durumunda olanlar tarihten gereken dersleri alıyorlar mı, almıyorlar mı, bunun gerçekten araştırılması gereken bir konu olduğuna inanıyorum.

(Devam edecek)

(*) Bu yazı dizisi YENİDÜZEN gazetesinde 29 Haziran 2004 tarihinde yayımlanmaya başladı. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

 

 

 

 

 

 

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org