Yeraltı Notları, 7 Haziran 2004

Sevgül Uludağ

 

Uluslararası Gazeteciler Kongresi’nden Notlar...

Sevgül Uludağ

 

***  Son 12 yılda, dünyada 1,100 gazeteci öldürüldü... Yalnızca Irak savaşında, Mart 2003’ten bu yana 47 gazeteci katledildi...

 

Şimdi dünyada “gazetecileri avlama mevsimi...” (*)

 

Siz bu satırları okurken, dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir gazeteci kaçırılmış, rehin alınmış, vurulmuş ya da öldürülmüş olabilir... Henüz dün Suudi Arabistan’da BBC kameramanlarından Simon Cumbers açılan ateş sonucu öldürülürken, BBC muhabirlerinden Frank Gardner de yaralanmıştı... Yalnızca bu yıl içinde 59 gazeteci öldürüldü... Son 12 yılda, dünyada 1,100 gazeteci öldürülürken, Irak savaşında Mart 2003’ten bu yana 47 gazeteci öldürüldü – bunlardan 12’sinin hayatına Amerikan askerleri tarafından son verildi...

 

GAZETECİLER HEDEF HALİNE GETİRİLDİ

Yeryüzünde gazetecilik giderek son derece tehlikeli bir meslek haline geldi... Geçmişte, gazeteciler araçlarının üstüne “PRESS” yazıp bir savaş bölgesine gittiklerinde, onlara ateş açılmıyordu oysa bu “trend” hızlı biçimde değişti ve gazeteciler “hedef” haline geldi... Çünkü aslında öldürülmek istenen kitlelerin bilgi alma hakkı ve bunu yayanlar kolay birer hedef haline getirildi... Geçen ay KIBRIS gazetesi binasında patlayan bombalar bir simgeydi: gerçeği bombalama hevesi, insanları susturma hevesi, fikirlerle başedemeyenlerin silaha, bombaya ve kaba güce başvurarak kendini sürdürme hevesi...

Gazeteciler, görüşlerini ifade ettikleri için Kutlu Adalı’nın başına geldiği gibi, bir tetikçinin kurşunlarına hedef oluyor, böylece yalnızca Adalı gibiler değil, tüm meslektaşları sindirilip susturulmaya çalışılıyor...

Gazeteciler, iktidardaki efendilerden farklı görüşler ifade ettikleri için vatkin birinde polis tarafından tutuklanıp hapse atılıyor, tıpkı Şener Levent ve AFRİKA yazarlarına yapıldığı gibi... Ya da tehlikeli teröristmişler gibi Mehmet Davulcu’ya yapıldığı gibi haklarında 88 yıl hapis cezası talebiyle askeri mahkemelerde dava açılabiliyor...

 

MEDYA VE SAVAŞ...

Uluslararası Gazeteciler Kongresi’nin ana tartışma konularından biri de “Medya ve savaş – güvenlik ve kalite için mücadele...”

Uluslararası Haber Güvenliği Enstütüsü Başkanı ve CNN International yöneticisi Chris Cramer’in ana konuşmacı olduğu “Medya ve Savaş” panelinde “Dünya gazeteciler için artık çok tehlikeli bir yer” diyor... “Bugünlerde hedef halindeyiz, şimdi dünyada gazeteci avlama mevsimidir ve bazıları için bu av mevsimi tüm yıl boyunca devam eden bir mevsim...”

Cramer’e göre geçen yıl Mart-Nisan aylarında Amerikan askerlerinin Irak savaşında öldürülme olasılığı binde bir olarak hesaplanırken, bu olasılık, gazeteciler için yüzde birdi. “Bizler bilinçli olarak seçilmiş hedefleriz, gazetecilerin öldürülmesi tesadüf değildir” diyor...

 

BİZİ HÜKÜMETLER VE ORDULAR ÖLDÜRÜYOR...

Gazeteci-yazar John Pilger, “Gerçek şu ki, gazeteciler hiçbir zaman tarafsız olamaz ve yine gerçek şu ki bizleri öldürenler hükümetlerdir, askerlerdir, ordudur... Bizleri hedef haline getirenler bunlardır” diyor... “Neden böyle? Gazetecilerin öldürülmesi, hedef haline getirilmesi özellikle Vietnam savaşı sonrasında hızla artış gösterdi – çünkü siviller üzerinde yeni silahlar deniyorlardı. Sivilleri öldüren, başka ülkelere saldıranların düşmanıdır çünkü gazeteciler... Örneğin El Cezire bilinçli olarak vuruldu – oysa El Cezire savaş başladığında Pentagon’a El Cezire muhabirlerinin tam olarak nerede olduğunu gösteren bilgiler vermişti ki hedef haline gelmesinler. Ancak El Cezire Irak’ın gerçek kanlı yüzünü gösteriyordu, bu yüzden havaya uçuruldular. El Cezire, dünyanın önemli bir bölümüne Irak’ta neler olup bittiğini aktarıyordu – görevini yaptığı için havaya uçuruldu...

Medya Irak’ı engelleyebilirdi... Özellikle Amerika’da medya eğer gerçeğin peşinde koşsaydı, savaşı önleme gücü vardı. Oysa Bush ve Ramsfeld’in yalanlarını deşifre etmediler... Medyada bu konularda sürrealist bir sessizlik vardı... Batı basını özellikle Irak’la ilgili bilinçli yalanları ve manipülasyonları büyüterek yayımladı... Yani medyanın Irak savaşındaki sorumluluğu da çok büyük...”

 

HAYATTA KALMAK İÇİN ALTINCI HİSSİNİ KULLANIRSIN

Norveçli serbest gazeteci, savaş muhabiri ve yazar Asne Seierstadt, “Hiçbir zaman koruma altında olamazsın” diyor ve bizlere deneyimlerini aktarıyor:

“Hayatta kalmak için altıncı hissini kullanırsın... Bağdat bombalanırken oradaydım, burada 5 milyon insan var, ben de buradayım diye düşündüm... Irak’ta şanslıydım, bir yerde 20 tane terkedilmiş gaz maskesi bulmuştum, ben de bunlardan birini almıştım... Bugüne dek dört savaşı izledim serbest gazeteci olarak. Rusça öğrenmek için Moskova’dayken 1994’te Çeçenya savaşı patlak verdi, oraya gidip bir bakmak istedim, Rus askerlerin konvoyuna katıldım, birkaç ay geçirdim orada, kendimi savaştan koruyabilmek için bulduğum helmet çok ağırdı, kurşun geçirmez yelek de bir Rus ayısına olurdu... Yazılarımı gönderdiğim Norveç’te küçük bir gazeteydi... Eğer bir haberin peşindeyseniz, o zaman riski göze alırsınız. Çeçenya’daki tek Norveçli gazeteciydim... Gazetecinin doğasında bilginin peşine düşmek vardır, savaşı izlerken hiçbir hazırlığım yoktu, sigortam yoktu... 11 Eylül sonrası Afganistan’a gittim, savaş sigortam yoktu, zaten isteseydim de yaptıramazdım, hem bunu yapmazlardı, hem de zaten çok pahalı birşeydir savaşa karşı kendinizi sigortalamak. Nasılsa bir ailem yok diye düşündüm geride birşey bırakacak... Hiçbir zaman bir güvenlik kursuna da katılmadım, öldürülürsem annem babam para almasın ne yapabilirim diye düşündüm. Ama bir gazeteci olarak  savaşta ağır yaralansanız, hiçbir sigorta şirketi gelip sizi kurtarmaz bulunduğunuz yerden, savaş bölgesinden çıkamazsınız yani... Gazetecilerin kurşun geçirmez yelek ve başlıkları olsa bile genelde bunları kullanmazlar, meğer ki savaş alanında olsunlar... Savaş zaten güvenli bir yer değil ki!... Savaşta asla güvende olamazsınız... “

 

SAVAŞTA ÖNCE GERÇEK ÖLDÜRÜLÜR...

Yunanistan’da yayımlanan TA NEA gazetesinden Yiannis Diakoyiannis de bir savaş muhabiri... Afganistan’da bulunmuş... Şöyle konuşuyor:

“Bosna’da, Belgrad’ta, Irak’ta ve Afganistan’da yaşanan savaşları izledim... Gazetecileri korumak için hala çok şey yapılabilir ancak kimi zaman da bu şans işidir, zamanlama işidir, kimi zaman gazeteciler kendilerini denetleyemeyecekleri koşullar altında bulurlar... Afganistan’da 52 gün kaldım, yılbaşını orada geçirdim... Kabil’e gitmiştim – burada Taliban’ın yaktığı söylenen Amerikan elçiliğine bakmaya gitmiştim, elçiliğe birşey olmamıştı oysa Avrupa’daki büyük gazeteler elçiliğin yakıldığını yazmıştı... Aslında yakılan Rus büyükelçiliğiydi ama bu hiçbir zaman haber olmadı... Veriler tersyüz ediliyordu... Tüm savaşlarda olduğu gibi...”

 

GERÇEĞİ ÖĞRENMEK RİSK ALMAYI GEREKTİRİR

Uluslararası Gazeteciler Federasyonu, uluslararası hukuğun değiştirilerek gazetecilerin hedef alınmasının dünyada bir suç olarak kabul edilmesi için çaba gösteriyor. Panelde IFJ’in bu konuda hazırladığı bir de belgesel film seyrediyoruz... Buna göre artık hiçbir kural yok, herkes istediği herşeye ateş edebiliyor... Eskiden gazeteciler arabalarının üstüne TV yazdıklarında ateş açılmazdı oysa şimdilerde hedef zaten gazeteciler...

Bu yüzden Uluslararası Gazeteciler Federasyonu “Uluslararası Haber Güvenliği Enstitüsü”nü oluşturmuş, gazeteciler için tehlikeli görevlerde kullanılmak üzere “el kitapları” ve “güvenlik fonları” oluşturuyor... Uluslararası Güvenlik Fonu, öldürülen gazetecilerin ailelerine yardım için kullanılıyor...

Ancak kesin olan artık dünyanın özellikle gazeteciler için hiç de “güvenli” bir yer olmadığı... Ve Asne’nin de anlattığı gibi, herhangi bir “koruma” ya da “sigorta” olmaksızın, gerçeğin ancak “risk” alınarak kovalanabileceği, hayatta kalmanınsa ancak “altıncı hisse” dayalı bir “serüven” olduğu...

 

*************************************************************************

 

Kesaryeni diye bir yer...

 

Bavulumda oğlum için harika şeyler var: iki paket “subye taglietella”yı, bir paket denizkabukları şeklindeki makarnayı, kocaman bir parça peyniri Atina’da yaşayan Kakopetriyalı arkadaşım Anita’yla birlikte sabahleyin büyük bir marketten satın aldık. “Subye taglietella”, aslında siyah makarna. Makarnanın yapımında sibya mürekkebi kullanıldığından rengi siyah... Bir keresinde bu makarnayı Doğu Berlin’de, Agni’yle gittiğim bir lokantada yemiştim – Kıbrıs’ta siyah makarna satılmadığına göre, oğluma sürpriz yapıp bunu Atina’dan götürüyorum...

Neredeyse bir hafta süren Uluslararası Gazeteciler Federasyonu’nun 25nci kongresinin sonuna geldik... Bavullarımızı topladık, otel odasını paylaştığım Kıbrıslırum arkadaşım Andrula’yla oturup sohbet ediyoruz...

“Oğlun küçücük şeylerden mutlu oluyor” diyor...

“Öyle Andrula... Birkaç CD ya da DVD, bir dilim peynir, birkaç çikolata onu mutlu etmeye yeter...”

 

SON ANDA VERİLEN KARAR!

Atina’da Caravel Divani Oteli’ndeki bu odayı, Andrula’yla paylaşıyoruz... Annemin test sonuçlarını beklemeye koyulduğumda, Uluslararası Gazeteciler Federasyonu’nun kongresine katılıp katılmama konusunda tereddütlüydüm...

“Andrula, biletimi son ana kadar almayacağım, test sonuçlarını görmeliyim...”

Annem aylardır hasta... Tüm test sonuçları mükemmel çıkıyor – fiziksel olarak hiçbirşeyi yok. Ama yaşı 86 ve ben “yaşlılık” kavramının ne anlama geldiğini onun yaşadığı süreçleri yaşayarak öğreniyorum...

Test sonuçları çıktığında, kongreye katılmakta geç kaldığımı farkediyorum çünkü otelde yer kalmamış, rezervasyonlar kapanmış!

Aslında Atina’da evinde kalabileceğim pek çok arkadaşım var, en başta da Kakopetriyalı arkadaşım Anita “Gel bende kal” diyor...  Ama Andrula, “Boşver, aynı odada kalırız, böylece sorun çözülür” diyor... Öyle de yapıyoruz... Kongre boyunca aynı odayı paylaşıyoruz... Ben Kıbrıs Gazeteciler Sendikası’ndan “gözlemci” statüsüyle kongreye katılıyorum – konumum çok ilginç çünkü hem BASIN-SEN’e, hem Kıbrıs Gazeteciler Sendikası’na üyeyim, hem YENİDÜZEN’de, hem ALITHIA’da yazıyorum, hem CYTA hem TELSİM cep telefonum var! Aynı anda her iki taraftayım! “Ortak vatan, ortak mücadele”, benim için sözcüklerde, sloganlarda değil, bizzat kendi yaşamımda olmazsa, herhangi bir anlam taşımıyor!

Kongreye Kıbrıs Gazeteciler Sendikası Başkanı Andreas Kannavuros, sendika yetkilileri Andrula Georgiadou ve Christos Georgiou ve “gözlemci” statüsünde ben, BASIN-SEN’den ise BASIN-SEN Başkanı Kemal Darbaz ile Genel Sekreter Oya Gürel katılıyor...

 

GAZETECİLERİN “SOS” HATTI

Uluslararası Gazeteciler Federasyonu’yla bu ilk temasım değil... 1980’li yıllardan bu yana uluslararası gazeteci örgütleriyle ilişkilerim var... Henüz 1987 yılında Uluslararası Gazeteciler Örgütü IOJ’in üyesi olmuş, uluslararası basın kartı almıştım ancak o dönem Enformasyon Dairesi bu kartı “tanımadığını” ilan etmişti. Gerekçeleri de “Madem ki dünya bizi tanımaz ve anlamaz, biz de onları tanımayık!” olmuştu!... Elbette bu  “üçüncü dünyalı taşralı hallerine” aldırmamıştım: Kıbrıslıtürk gazetecilerin yaşadıkları, ancak dünyayla temas ettiğimiz sürece dünyanın bilincine çıkarılabilirdi... Rejim elbette uluslararası basın kartımızı “tanımayacak”, “sarı basın kartı” verirken de her yıl bizden “gazeteci olduğumuzu ispat etmemizi” talep edecek, her adımımızı zorlaştıracaktı...

 

AGİT’TEN GÜL’E MEKTUP!...

Kıbrıslıtürk gazetecilerin yaşadıklarını duyurup destek aldığımız, dayanışmalarını göstermelerini istediğimiz örgütlerden yalnızca biri IFJ yani Uluslararası Gazeteciler Federasyonu... Geçen yıl bu örgüte bağlı Avrupa Gazeteciler Federasyonu, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, Uluslararası Çalışma Örgütü ILO’yla birlikte beni ve Andrula’yı Brüksel’e davet etmiş, Kıbrıs’ta kadın gazetecilerin durumuyla ilgili bir seminer vermemizi istemişti... O zaman, IFJ’in Başkanı Aidan White’la ve IFJ’in diğer yetkilileriyle de tanışıp Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşanmakta olan süreci konuşmuştuk... Üyesi olduğum Uluslararası Gazetecileri Koruma Komitesi CPJ, Uluslararası Gazeteciler Örgütü IOJ ya da AGİT’in Düşünce Özgürlüğü Komisyonu gibi uluslararası örgütlenmeler, bizler gibi baskıcı rejimler altında yaşayan gazetecilerin “Kırmızı telefon hattı”nı oluşturuyor... Örneğin geçen yıl YENİÇAĞ editörü Murat Kanatlı gazetecilik görevi sırasında ülkücüler tarafından dövüldüğünde, uluslararası gazeteci örgütlenmelerini harekete geçirmiş ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı AGİT’in Türkiye Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’e mektup göndererek “hesap sorması”nı sağlamıştık!... AGİT, Gül’e mektubundan, bu tür insan hakları ihlallerinden Ankara’yı sorumlu tuttuğunu açık bir dille ifade etmişti...

 

DÜNYANIN KONUŞTUĞU DİLDEN KONUŞABİLMEK...

YENİDÜZEN yazarlarından Kutlu Adalı’nın öldürülmesi, AFRİKA gazetesine yönelik bombalamalar, tutuklamalar, baskı ve tacizler, YENİDÜZEN yazarlarından Tema Irkad’ın arabasının yakılması, bana ya da YENİÇAĞ yazarlarından Ulus Irkad’a yönelik olarak medyada yürütülen “psikolojik terör kampanyaları” gibi konular, başta AFRİKA yazarları olmak üzere Hasan Kahvecioğlu, Hasan Hastürer, Başaran Düzgün, Tema Irkad, Murat Kanatlı, Oya Gürel, ben ve diğer gazeteci ve sendikacılara yönelik davalar yıllardır uluslararası gazeteciler örgütleriyle “diyalog” içinde olduğumuz konular...

“Sarı basın kartları”nın bol keseden dağıtıldığı, toplumun yarısının kendini “sanatçı”, diğer yarısının da “gazeteci” sandığı bir “üçüncü dünyalı taşra ortamı”nda, uluslararası ilişkileri sürekli kılmak, dünyanın konuştuğu dili anlamak ve kendimizi dünyaya, dünyanın konuştuğu dille anlatabilmek: bu yönde attığımız her adım, her zaman yankı buldu... Çünkü uluslararası hukuk, uluslararası gazetecilik kuralları rehberimiz oldu... Attığımız adımların etkilerini hep gördük, görmeye de devam ediyoruz...

 

KESARYENİ DİYE BİR YER...

Uluslararası Gazeteciler Federasyonu IFJ’in 25nci Kongresi, Kesaryeni bölgesindeki Caravel Divani Oteli’nde yapılıyor... Yüzden fazla ülkeden 300 kadar gazeteci kongreye katılıyoruz... Bütün dünyanın gazetecileri burada: bu kez Güneydoğu Asya  ve Güney Amerika’dan gazetecileri tanımaya çalışıyorum... Alman ve İsviçreli gazeteciler de yeni gazeteci dostlar arasında...

Kongre için alınan güvenlik önlemleri olağanüstü... Otele girecek herkes tıpkı havaalanlarında olduğu gibi eşyalarını scan’dan geçirmek, kendisi de metal dedektörlerden geçmek zorunda! Gazeteci grubumuz akşamları hazırlanan sosyal ve kültürel programlara dört otobüsle gidiyor – her otobüsün arasında bir de polis arabası bulunuyor... Tüm bunlar bizlere, Ağustos ayında Atina’da yapılacak Olimpiyatlar için bir tür “prova” gibi geliyor... Zaten Atina kocaman bir şantiyeye dönüşmüş: her yer son sürat tamirat ve tadilat altında!

Konferansın yapıldığı Kesaryeni bölgesinin tarihçesi ilginç: 1920’li yıllarda Atatürk’le Venizelos’un “nüfus değiş tokuşu”nu karara bağladıkları Lozan Anlaşması sonucunda Anadolu’dan getirilen Yunanlı göçmenler bu bölgeye yerleştirilmiş... Kesaryeni, bu yüzden “göçmen bölgesi” olarak biliniyor... Arkadaşım Magis’in büyükannesi de İzmir’den geldiğinde buraya yerleşmiş... O dönem komünistlerin yoğun olarak örgütlendiği bu bölge, aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı sırasında Yunanistan Nazi işgali altındayken, Nazilerin komünist direniş liderlerini kurşuna dizdiği yer olarak da biliniyor...

Atina uzaktan bakıldığında bir taş yığını gibi görünür oysa Kesaryeni yeşillikler içinde: Giritli gazeteci Nelly, ikide bir durup yol kenarındaki dut ağaçlarından beyaz dut toplamak istiyor! Kocaman harup ağaçları bizlere Kıbrıs’ı hatırlatıyor... 

Tıpkı bir zamanlar İstanbul’un çeşitli bölgelerini heyecanla keşfetmem gibi, Atina’nın farklı bölgelerini de böylece keşfediyorum... Atina aslında muhteşem güzellikleri olan bir kent değil ama buradaki yaşam biçimi, insanların sıcaklığı, Akdeniz-Ege kültürü,  Atina’yı “Atina” yapan şey... İnsanlar sabahın köründe işe gidip (07.30) öğleden sonra evlerine dönüyorlar yaz-kış... Saat 15.00 gibi Atina genelde “siesta”da oluyor... İkindi vakti hafif birşeyler yiyerek geçiştiriyorlar ve akşam saat 22.00’den sonra akşam yemeğine çıkıyorlar... O nedenle geceyarıları Atina’da trafiğin tıkanması “çok normal”!...

 

(Devam edecek)

 

(*) Bu yazı dizisi 6-7 Haziran 2004 tarihlerinde YENİDÜZEN’de yayımlanmaya başladı, Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org