Yeraltı Notları, 10 Temmuz 2004

Sevgül Uludağ

 

EGE’YE YOLCULUK (4 & 5)

Sevgül Uludağ

*** Atalante gemisinin sahibi Nikos Anastassiades:

“Gelecek için yaşamalıyız, geçmiş için değil...”

Atalante gemisinin sahibi Nikos Anastassiades 37 yaşında, Manchester’de doğmuş... Oldukça enternasyonal bir kişiliğe sahip. Annesi İrlandalı ama Polonya kökenleri de var. Babası Kıbrıslırum ama onun da Simi adasında kökleri var. Leymosunlu ama Mağusa, Girne limanı ve Omorfo’da malları var.

Nikos Leymosun’da büyümüş, eğitimini Amerika’da, Oregon Üniversitesi’nde almış. 1974’te Kıbrıs’taymış... Kendi serüvenini şöyle anlatıyor:

“YAZ AYLARI MARAŞ’TA GEÇİYORDU...”

“Maraş’ta da bir apartman dairemiz vardı, babam Maraş’ta çalışıyordu, elektrik mühendisiydi, o dönem “master”i olan tek elektrik mühendisiydi – tüm inşaatlar Maraş’taydı... Anneminse Leymosun’da bir oyuncakçı dükkanı vardı. Leymosun’da bir ev kiralıyorduk ama Maraş’taki apartman dairesi bizimdi... İşi nedenle babam Maraş’la Leymosun arasında gidip geliyordu. Haftanın birkaç gününü Maraş’ta, birkaç gününü Leymosun’da geçiriyordu. Aile köklerimiz Leymosun’da olduğu halde, yaz aylarının çoğunu Maraş’ta geçiriyorduk...” diyor.

“KIBRIS’IN HAYATI LEYMOSUN’DA!”

“Leymosun’da büyüdüğüm için çocukluk anılarımın çoğu buradan... Hiç kuşku yok Leymosun çok değişti. Benim için Leymosun, Kıbrıs’ın hayatıdır. Neden böyle düşünüyorum? Çünkü Leymosunlular yaşamayı seven insanlardır. Gece kulüplerini, tavernaları, yemeyi içmeyi seviyoruz, hayatın tadını çıkarmayı seviyoruz. Bir liman şehri olduğu için Leymosun, denizi de çok severiz. Leymosun Kıbrıs’ın enternasyonal şehridir. Tüm off-shore şirketler merkezlerini burada kuruyorlar, Alman şirketler, Rus şirketler, İskandinavya’dan şirketler, İngilizler, tüm dünyadan şirketler... Bu yüzden Leymosun’da yüzden fazla farklı milliyetten insan aynı alanda birlikte çalışır, birlikte yaşarlar...”

“BENİ NIKE’IN KURUCUSU EĞİTTİ”

“Oregon Üniversitesi’ne gittiğimde yalnızca üç Kıbrıslı vardı orada. Oregon Üniversitesi’ne gitmekte kendimi çok şanslı hissediyorum. Üniversite adına 1986 Dünya Şampiyonası’na katılıp yarışmak üzere seçilmiştim – üniversite tüm dünyada en iyi atletlerden oluşan bir takımı vardı. Ben de bu takımda disk ve çekiç atıyordum. O zaman antrenörümüz Bill Dalenger’di – Dalenger NIKE’ın kurucularındandı, bazı ayakkabılar da onun dizaynıydı. İskoçyalı Steward Togger de antrenörüm olmuştu... Amerikan Olimpiyat ve Milli Takımları’yla da antremanlara gidiyordum – disk ve çekiç atıyordum. Üniversitem aynı zamanda Amerika’nın en önemli üç ticaret okulundan biridir. Bir sporcu olarak bu üniversiteye gitmiştim, buradan üç üniversite diploması aldım. Tümüyle sporcu bursuyla okudum üniversitelerde. Bitirdiğim bölümler “Uluslararası yöneticilik”, “Uluslararası pazarlama”... Masterimi “Eğlence ve turizm” üstüne yaptım, uzmanlık alanı olarak da “Gemiyle yolcu taşımacılığı”nı seçtim. Yani şu anda yapmakta olduğum iş, tam olarak eğitimini almış olduğum iş...

Aslında bu işi 1978’de babam başlatmıştı. 1974’te olanlardan sonra inşaatlar durmuştu, inşaatlar para getirmiyordu, ekonomik kriz meydana gelmişti tümümüz için.”

“EN İYİ LOKANTALAR KIBRISLITÜRKLERE AİTTİ”

“İster Kıbrıslıtürklerden, istersek Kıbrıslırumlardan söz edelim, burada Kıbrıslılardan söz ediyorum ve Kıbrıslıların çok iyi bir özelliği var – çok zayıf bir belleğimiz var ki bu da iyidir! Her zaman fanatikler vardır, bu başka bir hikaye! Ancak Kıbrıs’ta genelde zayıf bir belleğimiz var. 1978’e gelindiğinde Kıbrıslılar artık dışa açılmak istiyorlardı, hayatlarını sürdürmek istiyorlardı – insanlar kafelere, tavernalara takılmak istiyordu... Leymosun’da en iyi tavernaların sahipleri Kıbrıslıtürklerdi, Kıbrıslırumlar değildi. Arif’in Yeri’ydi, diğerleriydi – yani gidilip güzel yemek yenilecek yerlerin sahipleri geçmişte Kıbrıslıtürklerdi. O nedenle babam lokantalar kurdu, sonra kafeler ve gece kulüpleri kurdu, yavaş yavaş turizme girdi – zaten annem de turist rehberiydi çünkü 1974 sonrası kimse oyuncak almıyordu artık, oyuncakçı dükkanı çalışmıyordu... Adı Rita, babamın adı da Michael. Önce Leymosun ve Baf çevresinde turlara başlamıştık, yani Kıbrıs içi turlar... “

“NEDEN KENDİ GEMİMİZİ DOLDURMAYALIM?!”

“Bu arada gemicilik de yavaş yavaş gelişiyordu, başkalarına ait gemilere yolcu götürüyorduk. Durup düşündük, “Neden başkalarının gemilerini dolduralım da kendi gemimizi doldurmayalım?”

Yavaş yavaş gemiciliğe girdik – 1990’da ilk gemimizi satın aldık, 1992’de içinde olduğumuz Atalante gemisini satın aldık. 1994’te de gemiyi tepeden tırnağa yeniden inşa ettik. Örneğin bu eğlence salonu yoktu burada, üstü açık güverteydi burası... Herşey yeniden yapılıp genişletildi.”

“GEMİDE KIBRISLITÜRKLER VAR!...”

“Kıbrıslıtürkler ve Kıbrıslırum gazetecilerin gemimizde olması için bizzat çalıştım. Kıbrıslıtürklerin bu sefere katılması için Ali Polatkan beyi bizzat aradım... Bugün bulunduğumuz yokta, yani aynı gemide seyahat etmek, bana göre Olimpiyatlar’da ödül törenine benziyor, vardığımız nokta tüm başarıların madalyası gibi benim için. Ben siyasi olarak şu veya bu görüşten değilim. Bir Kıbrıs yurttaşıyım, böyle yetiştirildim, böyle hissediyorum. Herkesle dostum... Hristofias’la dostum, onu yakından tanırım. Anastasiades’le de dostum, onu da yakından tanırım. Herkesle iyi ilişkilerim olsun isterim çünkü ben bir işadamıyım. Ama barışa inanıyorum. 1974 öncesi yaşamı hatırlayacak denli de yaşım ilerlemiştir. Tarihi de okuyup anlayacak ve insan olduğumuzu, tümümüzün hatalar yaptığını anlayacak kadar eğitim almış durumdayım. Tümümüz hatalar yaptık ama hatalarla yaşayamazsınız... Ancak hata yapmazsanız da hayatta birşey öğrenemezsiniz. Hataları unutup hayata devam etmeniz gerekir. Ve tümümüz çocuklarımız için düşler kurarız. Çocuklarımızın ve torunlarımızın daha iyi şeyler yaşamasının düşünü kurarız.”

“ANNEMİN KUYUMCUSU KIBRISLITÜRKTÜ...”

“1974 öncesine ait anılarım olduğu için kendimi şanslı hissediyorum. Hayat iyiydi, birlikte ticaret yapardık, birlikte yer içerdik, partiler yapardık, birlikte düğünlere giderdik... Özellikle Leymosun’da yaşam böyleydi. Hatırlarım, annemin kuyumcusu bir Kıbrıslıtürk kuyumcuydu, bir sabah sizi o dükkana götürebilirim çünkü nerede olduğunu hatırlıyorum. Hayat böyle olmalı işte... Kara taşı arkamıza atmalı ve hayatımıza devam etmeliyiz çünkü hayat kısacıktır. Bugün, çocuklarımıza daha iyi şeyler vermek için yaşıyoruz, büyükbabalarımızın yaptıkları yüzünden birbirimizi öldürmek için değil. Tarihi öğrenmeli ve bir daha asla bunun tekrarlanmamasını sağlamalıyız... Ve ancak birlikte yaşarsak bu gerçekleşebilir. Bu haftasonu gerçekleştirdiğimiz şey, birlikte tarih yazmaktır... Çünkü bildiğim kadarıyla 1974 sonrası ilk kez bir grup Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum gazeteci aynı gemidedir – kimse de bir yere kaçamaz çünkü gemideyiz – ve iyi vakit geçiriyorlar! Başlangıçta azıcık kaygılıydım – acaba kendinizi rahat hissedecek miydiniz? Bir bütünüz ve bir bütün olarak yaşamalıyız... Yine bu haftasonu ortaya çıkan, ayrı ayrı yaşamaktan çok daha iyi yaşarız birlikte... Her iki tarafta da her zaman fanatikler olacaktır... Ancak hayatta böyle bu, yalnızca Kıbrıs’ta değil. Yunanistan’da dini fanatikler var, siyasi partiler arasında fanatikler var, her tür fanatik var... Türkiye’de de böyle olduğundan eminim, Amerika’da da bu böyle. Fanatikleri bir kenara koyarsanız, nüfusun %95’i birlikte barış içinde yaşamak istiyorsa, o zaman %10, %90’ı yönetemez.”

“DÜMENİ NEREYE KIRARSAK, ORAYA GİDERİZ!”

“Sahip olduğumuz tek gemi ATALANTE ancak gemilerin iyiliği, bir dümene sahip olması ve dümeni istediğiniz yöne kırmanızdır... O nedenle gemimizin değişik turları var – dilediğimiz yere gidebiliyoruz. Düzenli olarak Mısır’a turlarımız var, Yunan adalarına beş günlük ve yedi günlük turlarımız var, şimdi olduğu gibi Yunan adalarına üç günlük turlarımız var – yani Rodos ve Simi’ye... Suriye ve Lübnan’a turlarımız var... 13 farklı yere gidiyoruz. Ve turlarımız Kasım ayı başlarına kadar devam ediyor... Yılın bu dönemine dek her hafta gemide oluyorum. Haftasonu turlarında gemide oluyorum, hafta arası turların pek çoğuna babam katılıyor – bir tura ben katılamıyorsam, kızkardeşim Fiona katılıyor. Bu bir aile şirketidir. Tüm aile iştedir... Broşürlerimizi gördünüz, eşim Beth de grafik tasarımcımızdır. Başka şirketlerin tasarımlarını yapıyordu, onu aile şirketimize katılmak için birazcık zorladım! Kaynım muhasiptir, İngiltere’de eğitim gördü, onu da beş yıl önce şirkete katılması için ikna ettim. Mali yöneticimiz odur.”

“ŞİRKET BİR AİLE GİBİ...”

“Bir aile şirketi olduğumuz için güçlü bir aile kültürümüz var, bize çalışmaya gelenler kolay kolay ayrılmazlar şirketten. İyi zamanlarımız, kötü zamanlarımız, kavgalarımız, kahkahalarımız ve gözyaşlarımız olur – şirketimiz de bir aile gibidir. Ancak şirkete gelenler 10 yıl, 15 yıl, 20 yıldır bizimledir. Sık sık personel değiştirmeyiz. Gemide bile 10 yıl, 12 yıl, 15 yıldır bizimle birlikte olan kat görevlileri, garsonlar ve diğer görevliler bulabilirsiniz... Çok enternasyonal bir personel yapımız var. Tüm çalışanlarımız teke tek görüşmeler sonucu işe alınmıştır. Şirkette her birimizin bir uzmanlık alanı var. Örneğin kızkardeşim Fiona, İngiltere’de Plymouth Üniversitesi’nde gemicilik yönetimi okudu, uzun yıllar Alman gemicilik şirketlerinde çalıştı. Gemi yönetimi ve personel alımı ona aittir. Gemide olan herkes Fiona’yla mülakattan geçmiştir. Yalnızca bir CV göndermezler, mülakata da girerler, denenirler... Çok iyi bir personel yapımız var çünkü bir kez geldiklerinde, ayrılmak istemezler.”

“BİZİ AYIRAN DUVARDAN BİR TAŞ DAHA EKSİLDİ...”

Kıbrıslıtürkler turlarımıza katılmaya başlamıştır... Ve şunu sormak istiyorum: Bu masanın etrafında oturan bizler, bir yıl önce, şu anda yapmakta olduğumuz şeyi yapabileceğimizi düşleyebilir miydi? Kesinlikle hayır! Benim için bu, bir düşün gerçekleşmesidir. Kendimi bizi ayıran duvardan bir taş daha eksilten binlerce insandan biri gibi hissediyorum. Turlarımıza Kıbrıslıtürkler katılmaya başladı, dün de güneyde yaşayan bazı Kıbrıslıtürklerin turlarımıza katıldığını keşfettim. Şu anda adını unuttum ancak ünlü bir Kıbrıslıtürk işadamı eşiyle birlikte Mısır turumuza katıldı, çok mutlu oldu. Bana böylesi bir deneyim yaşamak isteyen arkadaşlarını da göndereceğini anlattı. Bu da, insanlar olarak bizlerin böyle şeyler istediğimizi gösterir.”

“GELECEK İÇİN YAŞAMALIYIZ, GEÇMİŞ İÇİN DEĞİL...”

“Şunu da paylaşmak istiyorum: 12 yıl önce balayımı bir Karayip turunda geçirmiştim. Gemideki tek Kıbrıslı bendim. 12 yıl önce Karayip turlarına herkes katılamazdı, 50-60 yaşlarında ve çok zengin olmalıydınız – gençler için değildi bu turlar. Bu tur bize iyi bir dostumuzun, Lalakis’in armağanıydı – onun gemicilik şirketini Kıbrıs’ta temsil ediyorduk. Gemide sanki Kıbrıs şivesi duyar gibi olmuştum, 11 günlük bir turdu – son gün 11 kişiyle akşam yemeği yiyorduk gemide. Yemek yediğimiz büyük bir aileydi – eşime ‘Beth, baksana, aksanları sanki Türk aksanı gibi’ dedim. Yemeğe başladık, sohbet ediyorduk, ‘Nerelisiniz?’ sorusu ortaya atıldığında ‘Kıbrıs’tanız’ demiştim... O zaman ailesiyle birlikte yemekte olan yaşlı adam ağlamaya başladı... ‘Size kötü birşey mi söyledim?’ demiştim, o da ‘Hayır, Kıbrıslıyım’ demişti... Kıbrıslıtürk’tü... 1953’te Kıbrıs’tan ayrılmıştı, iki Kıbrıslırum partneri vardı, ortak bir işleri vardı... 1967’de Kıbrıs’a dönmüş ancak 1974’te yeniden ayrılmıştı Kıbrıs’tan. Kıbrıs’ta yaşanan olaylar kalbini kırmıştı. Durum iyileştiğinde buluşacağımıza söz vermiştik, bende adresi yok, adını hatırlamıyorum. Ancak Larnaka dışındaki bir köyden geldiğini biliyorum... Bu satırları okursa, 12 yıl önce Ocak ayında birlikteydik, Karayipler’de bir gemide yol alıyorduk... Yani, iş bize, insanlara kalmış... Bunu başarabiliriz, çocuklarımız için... Başarmalıyız da... Gelecek için yaşamalıyız, geçmiş için değil...”

*** Turizmci Ali Polatkan: “Turizm bize dünyanın Kıbrıs’tan oluşmadığını gösterdi... İnsanlarımız gezdikçe küçük havuzun küçük balığı olmaktan kurtuldular”

“İki toplumun ortak gollası turizm ve ticaret”

1947’de Elye’de doğan Ali Polatkan’ı Kıbrıslıtürkler turizm acentesi POLATKAN aracılığıyla tanıdılar... Onunla, yolculuğumuzun son gününde oturup konuşuyoruz... Sorularımızı yanıtlarken, hayatını ve düşüncelerini şöyle anlatıyor:

HER GÜN BİSİKLETLE 20 KİLOMETRE YOL!

“6 kardeşim vardır... Çocukluğum tamamen bir köy hayatı içinde geçti, ovalarda, harmanlarda... Ekin ekerek, arpa biçerek, tarla sulayarak falan geçti. Eskiden biraz daha ilkeldi köy hayatı biliyorsunuz, geçim zordu, arpa buğday ekeceksiniz, bundan elde ettiğiniz gelirle geçineceksiniz. Babamızın madende çalışması gibi yedek bir işi de vardı. Tipik bir köylü çocuğu olarak büyüdük... Elye karma bir köy değildi, çok eskiden birkaç Rum vardı, onlar da kaçmışlardı. Ben köyde Rumların oturduğunu hatırlamıyorum. Ortaokulu Lefke’de okudum. Elye-Lefke arası 20 kilometre kadar bir yoldu. O zaman paramız yoktu. Bugün bir ortaokul çocuğunun durumuna, bir de bizim o zamanki durumumuza baktığınızda, yaşama koşullarımızı söylemek istiyorum... Bir ortaokul çocuğunun bisikletle üç tane Rum köyü geçerek Lefke’de ortaokulu okuması gerçekten ilginç bir olaydı. Biz bunları yaşadık. İnsanlar çocuklarını okula gönderecek parayı bulmakta zorlanırdı, zaten burslu okumuştuk... Duhuliye dediğimiz bir olaydı, 3 Kıbrıs Lirası’ydı, birbuçuğunu bağışlarlardı, birbuçuğunu da babamız madende çalıştığı için onu isterlerdi, onu verirdik. Fazla giderimiz olmazdı bu arada, yemek tasımız yanımızdaydı, bisikletle giderdik... Okumaya çalıştık, başarmaya çalıştık. Elektrik yoktu bizim köyde, lambanın altında okuyabildiğimiz kadar okuduk. Liseyi Lefkoşa’da okudum, yurtta kalıyordum, kalacak yer yoktu. Köye çok gitme imkanımız yoktu, yol kirası vermek gerekirdi. Ama genelde haftasonları onbeş günde bir köye giderdik. Biz liseyi okurken 1963 olayları başladı, hemen mücahit olmuştuk...”

SENDİKACILIK YILLARI...

“Liseyi bitirdikten sonra, erkeklerin dışarı gidip okumasına izin vermiyorlardı, üç sene mücahitlik yaptıktan sonra bize bir açılım geldi. Köylü olduğum için Ziraat Fakültesi’ni seçmiştim, tercihim de oydu. Fakat üniversiteye gitmekten vazgeçtim, o zaman Öğretmen Koleji imtihanlarına girmiştik, zor bir imtihandı gerçekten. 1200 kişinin girdiği bir imtihandı – 12 kız 8 erkek alırlardı. Geçmiştim, okudum, sonra köyüme öğretmen olarak gittim. Yaşam devam etti... 1969’da öğretmen olduğum zaman, biliyorsunuz 1974’e kadar olağanüstü hal devam etti... Bu arada öğretmen sendikasını kurmuştuk... Orada büyük mücadelelerimiz oldu, toplumun önünü açmak için... Olağanüstü koşullardı. 1974’ten sonra Türkiye’nin harekatı sonucu yeni açılımlar oldu, öğretmen sendikasının işlevi değişti. Tekrar toplumun şekillenmesi yönünde işlevi oldu. Öğretmen toplum sorunlarını çözmek ve açılım getirmek gibi bir görev hisseder toplumumuzda. Öncü oldu öğretmenler, yanlış yaptığımız şeyler de olmuştur, bizim de yanlışlarımız olmuştur ama herşey kendi koşulları içinde değerlendirilmeli... Sosyal olaylarda doğru diye birşey yok zaten, doğruluğu belli bir zaman sonra ortaya çıkar. 1985’e kadar öğretmenlik yaptım, Doğancı’da yaptım, Güzelyurt’ta yaptım, sendika yönetim kurullarında bulundum. Siyasetle çok ilgilenmedim ama... Daha sonra öğretmenlik yapmaktan vazgeçince özel sektöre atıldım. Nakliye işi yaptım, döviz işi yaptım biraz, arkasından turizme girdik. Turizm bize dünyanın Kıbrıs’tan oluşmadığını gösterdi... Genişlemeye devam ediyoruz turizmde.”

TABULAR YIKILIRKEN...

“Turizme girdikten sonra dünya insanı olmaya başlarsınız ve toplumun diğer muhafazakar kesimleriyle çatışmak zorunda kalırsınız. Bizim insanımız dar çerçevede yetiştiği için, sadece Sarayönü’nü görecek kadar bir politika biliyorlar veya görüş üretiyorlar veya turizmde, ticarette açılım getirebiliyorlar kendi hayatlarında. Ben dünyayı erken gördüğüm için, bu etkileşimin altında toplumda sıradışı fikirler üretirseniz, sıradışı kalırsınız. Ben Rodos turu düzenleyeceğim dediğim zaman, şimdi değildi bu. Biliyorsunuz, bu fikri yıllar önce ortaya attığım zaman büyük bir tepki almıştım. Ama ben yaptığımın doğru olduğuna inandım, o yönde de çalışmalarımıza devam ediyoruz. Bizim görevimiz zaten POLATKAN Turizm olarak dar bir çerçevede turizm yapmak değildir. Bizim bütün kurumlarımızın, bütün insanlarımızın öyle olması gerekir. Dışa açık fikir üreten bir toplum olması gerekir. Biz bunun öncülüğünü yapmaya çalışıyoruz, kendi yeteneklerimiz, kendi zekamız, kendi becerimiz oranında. Başarabilirsek, ne mutlu bize. Artık kendimiz için bir beklentimiz yok, kendi ayaklarımızın üstünde durabilecek durumdayız ama bu yetmiyor insana. Sadece kendiniz için yaşıyorsanız, bu sizin çağdışı kaldığınızı gösterir. Dünya öyle değildir. Biz de turizmde bunu yapmaya çalışıyoruz, tepki de alıyoruz ama korkmuyoruz. İçinde bulunduğumuz geminin de durumu bu...”

NEREDEN NEREYE...

“Turizme ilk out-going’i ilk getiren de biziz, yani insanları yurtdışına götürmeyi... Önce Türkiye’yle başladık, sonra diğer ülkeleri açtık insanlara. Ve dükkan sahibi olan insanlarımız turizme başladıktan sonra vitrinlerine şekil vermeye başladı. İnsanlarımız gezdik sonra küçük havuzun küçük balığı olmaktan kurtuldular... Biz burada gerçekten bir sosyal olayı gerçekleştirdik, bunu çevre takdir edecek. Gerçekten biz toplumun önünü bu yönde açtık. Türkiye’de turizm nedir bilmedikleri zaman biz turlar düzenledik, senede 3-5 bin kişi götürdük. Bu büyük bir olaydı, elinizdeki imkanlarla bunların organizesini yapacaksınız. Şu KTHY’nin yapısıyla, şu gemilerle yapacaksınız! İzole koşullarda yapacaksınız! Gerçekten zor bir olaydır. İnsanların turizmi bilmediği bir dönemde siz bunu yapacaksınız. Örneğin Türkiye’nin güneyine bir haftalık gezmeli turlar düzenlerdik, insanlara 3-4 yıldızlı oteller verirdik, ucuza gelsin insanımıza diye, kitle turizmini hedeflerdik. Orta yolda hem zengini hem fakiri buluşturmak ve turizme alıştırmak durumunaydınız. Bazan ekonomik oteller bulurduk 5 yıldızlı falan, insanlar bize niye hep bize 5 yıldızlı otel vermezsiniz diye şikayet ederlerdi! Ama bana ödediği para 5 yıldızlı otel fiyatı değildi! Biz değiliz sadece bilmeyen, karşı taraf da bilmezdi. Otele çarşaf kirli diye şikayet ettiğinizde, sorumlu derdi ki “Daha bir gece yattılar yahu üstünde” derdi! Bütün bunlardan biz bu noktaya geldik. Orada hem öğrenci olduk, insanımız turizmi daha öğrenmedi, öğreniyor. Ve ben çok mutluyum bu konuda, topluma getirdiğimiz bu açılımdan dolayı...”

İKİ TOPLUMUN ORTAK “GOLLA”SI...

“Ama burada durmadı bu olay. 23 Nisan’dan sonra kapıların açılmasıyla birlikte belli ki başka birşeyler de yapmamız gerekirdi. Ve bizim ev ödevimiz şuydu: iki toplumu biraraya getirecek turizm ve ticaretti, ortak gollamız buydu... Biz toplum olarak buna hazırdık. Toplum yürüyüşleriyle, çalışmalarıyla, barışa koyduğu katkılarla, barış istemleriyle kendi görüşlerini ortaya koydular ve referandumda %65 gibi bir karar aldık. Ama karşı tarafta bu istek yoktu. Neden yoktu? Deyim yerindeyse, maddi durumları yerindeydi bu arkadaşların, onlar için ihtiyaç değildi. Ve zaten açılıyorlardı, dünyayı gezip görüyorlardı, elde ettikleri olanaklarla bayağı bu işi iyi yapıyorlardı. İnsanlar her hafta bir yere gider, gezer, bu gördüğünüz gemide olduğu gibi. Neden? Ekonomik düzeyleri yüksektir çok... Bizim toplumumuz daha bu yapıya kavuşmadı. Bir de Rum tarafındaki işadamlarının, turizmcilerinin bağnazlığını ortaya koymak lazım – bizimle paylaşmak istemiyorlardı bunu. Yani referandumda çıkan karar, paylaşımcı olmamaktan kaynaklanıyor, yok ki Türkiye korkusundan... Türkiye zaten 30 sene kimseyi öldürmedi orada, çatışma da olmadı ülkemizde yıllardır. Ama esas paylaşımı hazmedemiyorlardı – bunu da yavaş yavaş hazmedecekler çünkü görüyorsunuz, gemi sahibi olan bu şirketin sahibi bizleri buraya davet etti, birlikte iş yapabilir miyiz diye. Bizden bir teklif gitmedi onlara, ondan bize böyle bir teklif geldi. Daha açılımlar getirip toplumun önünü açmaya çalışacağız çünkü biz inanıyoruz ki şirket olarak görevlerimiz vardır. Bütün şirketler bizim gibi davransaydı zaten Kıbrıs şu anda daha iyi bir noktada olurdu. Toplumun içinde statüko dediğimiz o şeyler bir anda yıkılacaktı ama bizler neyi savunduk hep işadamları olarak? Ambargo var! Onun ardına saklandık! Ambargoyu bizim kırmamız gerekirdi. Yıllardır iktidarda kimlerdi? UBP’ydi. UBP sağ tarafta bir parti, özel sektörün, işadamlarının partisiydi yıllardır. Ama ne yaptılar? Statükoyu kırmadılar çünkü kendilerine yetecek kadar bir gelir vardı orta yerde. Statükoyu kırıp da toplumu da birlikte götürmediler. Nitekim en sonunda döndü patladı ve statüko yıkıldı diyemiyorum şu anda, daha yıkılmadı, statüko yerinde durur, daha düzen durur...”

İLİOS HAVAYOLLARI’YLA İŞBİRLİĞİ...

“Bunun yanında başka açılımlar da geliyor bize, yakında açıklayacağız basında. Rum havayollarıyla da bir anlaşma yapıyoruz, onlar da bize geldi. Cyprus Airways var bir ama Avrupa’ya girmekle teşvikleri kaldırmış durumdadır. Cyprus Airways artık çökmek üzeredir. Dolayısıyla orada da özel sektöre ait uçak şirketleri güçlü bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Bunlardan bir tanesi olan İLİOS havayolları bize “tek yetkililik” veriyorlar, GSA’lik veriyorlar şu anda, kendileri Kıbrıs havayolu olma aşamasında adım atmak istiyor benim anladığım, yani Kıbrıs Rum havayolu değil, Kıbrıs havayolu. İnsanlar çok uzağı görebiliyorlar... Bizim arkadaşlarımıza Türk tarafında bir türlü anlatamadık! KTHY işgal altında biliyorsunuz, hükümet de bunu kıramamakta. Kırma yönünde eğer adım atsalar ve KTHY veya ona benzer bir şirket bu işlevi yüklenseydi çok daha iyi olurdu, Rumlar da bizimle gelebilirdi, Ercan’ı kullanırlardı, hem Türkiye’ye giderlerdi, hem İngiltere’ye. Ama o adımlar şu anda atılmamaktadır biliyorsunuz. İLİOS’takiler bu adımı atmaktadır ve bize işbirliği teklif etmiştir. Başarıp başaramayacağımızı bilemem şu anda – biz Larnaka havaalanından transfer koyuyoruz. Biz artık dinin, milletin turizm ve ticaretin önüne geçmesinin mümkün olmadığını görüyoruz. Ve bizim gollamız turizm ve ticarettir. Rumların bağnazlığını da, görüşlerini de değiştirecek olan turizm ve ticarettir. Yavaş yavaş adım atmaktadırlar.”

AKDENİZ TURİZM GÖLÜ OLACAK...

“Kapılar açıldıktan sonra güneye bayağı insan götürdük, turlar yaptık. Rumları da kuzeye getirdik, hala getiriyoruz. Rumlar bizimle şu anda turizmi paylaşmak istemiyorlar ama yavaş yavaş paylaşacaklar. Bizden şu anda kendilerine talep gelmektedir. Nereden talep gelmektedir? Yabancı şirketlerden... “Biz hem kuzeyi isteriz, hem güneyi isteriz” diyor yabancı şirketler. İki bölgeli turizm yapmak ister insanlar – baskı var kendilerine, onlar da bu baskının karşısında duramıyorlar. Onların da duvarları yıkılıyor...

Bu gemiyle turlar devam ediyor, gazete ilanları da verdik. Şu anda dört yere gitmektedir. Yunanistan, Beyrut, Lazkiye ve Mısır. Ama bu burada kalmayacak, yarın büyük açılımlar gelecek. Akdeniz bir “cruise” bölgesi olacak... Bütün dünyadaki şirketler şimdi Kıbrıs’taki sorunun ve İsrail’deki sorunun çözülmesini beklerler ki Akdeniz’i turizm gölü haline getirsinler. Yani İspanya, Fransa, İtalya, Kıbrıs, Türkiye çok önemli bir zincir burada. Bu çalışmalar devam ediyor. Rumlar önemli bir mesafe aldı ama burada, bölgesel olan turlarda önemli bir mesafe aldıklarını söyleyebilirim. 8 “cruise” gemileri vardır şu anda. Bunlarla bölgesel turlar yapıyorlar.”

HAYATIN GÜZELLİĞİ...

“Turlar düzenlenen “cruise” gemileri, turizm hareketinin bir kısmıdır. Bir haftalık, on günlük turlar oluyor. 15 günlük gemi turları olabileceği gibi 2-3 günlük turlar da olabiliyor. Bunlar ne getirir? Seyahat edecek insanın bir haftasonu eğlencesine renk katar, çok da ucuza gelir. Ki bu ucuzluk çok önemlidir. Yani siz 50 lirayla üç gün yemek yersiniz, bir kişi öde iki kişi kal promosyonları var şu anda, yani 100 liraya iki kişi üç gün yemek yersiniz, Mısır’a gidersiniz, veya bu yerleri görürsünüz, insanlarla tanışırsınız, rahat edersiniz, suyun üstünde deniz havası alırsınız. Küçük bir olay değildir, önemlidir, insan hayatının bir güzelliğidir.”

(Bitti)

(*) Bu yazı dizisi YENİDÜZEN gazetesinde yayımlandı – Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum…

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org