Yeraltı Notları, 20 Temmuz 2003

Sevgül Uludağ

 

Bir portre: Yiannis Lauris...

Geçen hafta arkadaşımız Yiannis, hayatında ilk kez bir ev sahibi olmanın mutluluğuyla bir parti veriyor, Lakadamya’nın serin yaz akşamında balkonda oturup sohbet ediyoruz...
Yiannis’in yeni evi geniş ve ferah... Henüz eşyalar yerleştirilmemiş, boş odalarda dolaşıyorum, CD player’e Yiannis’in koleksiyonundan CD’ler koyup çıkarıyorum... Cat Stevens, Pink Floyd, Creed... Bonnie Tyler’in sesi boş odada yankılanıyor, kapılardan süzülüp balkona çıkıyor, yasemin kokusuna karışıyor...
Yiannis İkitoplumlu Çatışmaların Çözümü Eğitmenler Grubu’ndan bir arkadaşım... Onunla bu grupta birlikte çalışmıştık ancak sıcak bir dostluk kuramamıştık çünkü alanlarımız farklıydı... O daha çok teknoloji ağırlıklı gruplar oluştururken, ben kadın grupları oluşturmaktaydım... Farklı yönlerde ilerlemiştik, bu yüzden yollarımız kesişmemişti... On yıl önce Yiannis internetten, bilgisayardan, teknolojiden söz ederken, grubumuzdan pek çok kişi gibi ben de onu anlamadan dinlerdik... “Barış İçin Teknoloji” projesini ortaya attığında biz henüz internetle tanışmamıştık bile... Belki hem işadamı, hem nörofizyolojist hem de eğitmenliği aynı kimlikte harmanladığı, asla yerinde duramadığı, fazla oyalanamadığı için bizlere sabırla bunun ne olduğunu yeterince açıklamamıştı... Oluşturduğu internet gruplarında da bizlere interneti alıştırmaya zaman ayırmamıştı – çok sonraları ancak Turgut Durduran ve Murat Kanatlı gibi gençlerimizin yardımıyla interneti, teknolojiyi, internete haber atmayı, alternatif haberleri, alternatif yazıları dünyaya yaygın biçimde dağıtmayı öğrenecektim... Gençler birbirlerine karşı çok sabırsız ve acımasız olabiliyordu ama biz ortayaşlılara sonsuz bir sabırla bildiklerini alıştırıyor, teknolojiyi ve teknoloji aracılığıyla dünyayı yakalamamızı sağlıyorlardı... Artık dünya bildiğimiz eski dünya değildi: gençler bizlerden değil, biz gençlerden öğreniyorduk...
Yiannis belki o zaman bizlere zaman ayırmış olsaydı, “Barış İçin Teknoloji” projesinin çehresi de değişecek, internet konusunda bilgisiz olanlar bunca zaman yitirmeyecekti...

TEMEL FARKLILIĞIMIZ: GÖNÜLLÜ YA DA PROFESYONEL ÇALIŞMA
Yiannis’le temel bir farklılığımız daha vardı – belki de bu kuzey-güney arasında belirgin farklılıklardan en önemlileriydi. Kuzeyde benim gibi aktivistler herşeyi tümüyle gönüllü olarak yapıyorduk, Yiannis bunu belki “modası geçmiş bir yaklaşım” olarak görüyordu – ona göre çağımız “profesyonellik çağı”ydı... Bir projeyi gönüllü olarak yürütmek mümkün değildi – projeler için fon bulunmalı, gençler bu projelerde istihdam edilmeli ve proje gönüllülük temelinde değil, profesyonel biçimde yürütülmeliydi...
Ben çatışmaların çözümü çalışmalarına bir “hobi” olsun diye girişmemiştim – zaten barış hareketinde, kadın hareketinde aktiftim – Kıbrıs’ta çatışmaların çözümü sürecinin başladığı 1990’lı yıllardan çok önceleri, henüz 1980’li yıllardan başlayarak iki toplumlu çalışmalara katılmaktaydım... Henüz ikitoplumlu buluşmaların her iki tarafta ama özellikle de kuzeyde “tabu” olduğu yıllardı... Henüz binlerce insanı Ledra Palace’ta biraraya getirmemiştik – buluşmaların öncüleriydik, bu yüzden medyada acımasız biçimde suçlanıyor, hedef gösteriliyor, işten atılıyor, iki toplumlu buluşmaların yolunu açarken, bunun bedelini kişisel yaşamımızda işsiz kalarak ağır biçimde ödüyorduk...
Barış Derneği’nde, Barış ve Federal Çözüm İçin Kadın Hareketi’nde, Kadın Araştırmaları Merkezi’nde, Kadın Platformu’nda gönüllü çalışma esastı... Kadın Platformu’nda 1995-2000 yıllarında, beş yıl süreyle kırsal kesimden kentlere dek geniş bir alanda 350 kadını toplumsal cinsiyet, kadın ve barış, kadın ve politika konularında atölye çalışmaları aracılığıyla eğitirken, flipchart kağıtlarımızı, kalemlerimizi kendi cebimizden alıyorduk. Kadınların Barış İçin Sivil Girişimi’nde de durum farksızdı... Dosyalarımızı sınıf arkadaşım Turgay Deniz’den “kadın gruplarına katkı yap lütfen” diyerek alıyorduk. Sendikalarımız, kimi zaman partilerimiz davetiyelerimizi, eğitim notlarımızı fotokopi makinelerinde çoğaltmamıza yardımcı oluyorlardı. Tüm gazetelere, radyolara, televizyonlara faks çekmemiz gerektiğinde Murat’a koşuyorduk... Bir eylem örgütlerken bu yüzden parasız pulsuz olsak da, tüm dost sendika, parti ve örgütleri seferber edip, en temel harcamaları cebimizden karşılayarak eylemi gerçekleştirmenin mutluluğunu yaşıyorduk. Elimizin altında fonlar olsaydı, neler yapabileceğimizi düşünün!...
Hem Kıbrıslıtürklerin dünyadan izolasyonu, hem de kuzeydeki rejimin hışmı nedeniyle istesek de o çok sözü edilen “fonlara” ulaşamıyorduk... UNOPS yetkilileri ta başından “kara liste”de olduğumuzu yüzümüze söylemişti – hiçbir kadın projemiz finanse edilemezdi çünkü biz “toplumsal değişim” peşindeydik, “kişisel çıkar” değil! UNOPS yetkilileri “Siz siyasi çalışma yapmak istiyorsunuz, gidin güvercinleri koruma projesi hazırlayın, hemen fon çıkaralım size” diyordu – biz de “Güvercinleri başkası korusun – biz toplumu değiştirmek peşindeyiz! Toplumsal bir değişim yaratamayacaksak fonlar ne işe yarar ki?” diyorduk... Çekişme böylece uzayıp gidiyordu...
Bu yüzden UNOPS, kadınlarımıza sistematik biçimde toplumsal cinsiyet, politika ve barış konularında eğitim vermeyi hedeflediğimiz projemizi reddetmişti. Aslında bu müthiş bir projeydi – bütün birikimimizi bu projeye koymuştuk Oya Talat’la... Aliki ve Atalanti de bizi destekliyordu. Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum kadınlarımızın iki yıl süreyle sistematik biçimde toplumsal cinsiyet, politika ve barış konularında eğitimi için planlamayı Kıbrıslırumlarla birlikte yapacak, uygulamasını ayrı ayrı gerçekleştirecek, nihai sonuçları da birlikte değerlendirecektik. Amaç iki taraftan da beşyüzer kadını eğiterek politik yaşama katılmalarını sağlamatı... Bu amaçla yıllar boyunca dünya kadın hareketi ve dünya barış hareketiyle oluşturduğumuz bağları da Kıbrıs’a aktaracaktık: WILPF, Project Parity, IFOR, Ulster People’s College gibi Avrupa ve dünya çapında saygın yerleri olan uluslararası ve bölgesel örgütlerden arkadaşlarımız Kıbrıs’ta vereceğimiz eğitim çalışmalarına katılacaktı... UNOPS “siyasi mülahazalarla” bu projeyi çöpe atarken, daha “masum”, toplumsal değişim getirmeyecek, “etliye sütlüye” dokanmayacak “projeleri” tercih ediyordu... “Kadınlara lisan kursu, elişi kursu” rağbetteydi. Duruşumuzu değiştirmedik ve duruşumuzu değiştirmemek için de son 25 yıl yaptığımız gibi, gönüllü çalışmamızı sürdürdük...
Yiannis bunları bilemezdi çünkü Kıbrıslırum toplumu içinde büyümüştü – işadamıydı – gönüllülüğü ancak belki bir Filistinli, bir Osetyalı, bir Azeri, bir Katolik İrlandalı derinden kavrayabilirdi...
İkitoplumlu Çatışmaların Çözümü Eğitmenler Grubu çok farklı renklerin ve duruşların birarada varolduğu bir ortamdı – Ergün Olgun da bir işadamıydı, belki o da “profesyonelliğe” Yiannis gibi daha yatkındı. UNDP’nin “Çevre” konulu raporunu yazmış, parasını almıştı... “Esaslı” bir rapordu bu, herhalde uzun süre üstünde çalışmıştı... Gönüllü çalışanların bu işlere aklı pek “ermiyordu”...
Nikos, 1997’de ikitoplumlu çalışmalar Türk tarafınca tümüyle yasaklandıktan sonra çalışmasını inatla sürdürenlerdendi – Pile’de dizi dizi gençlik grupları oluşturuyor, ona kah Ekrem, kah Sarper, kah Ulus yardım ediyordu... Nikos da benim gibi gönüllülüğe inananlardandı... Ufak tefek fonlar bulup kah etkinlikleri belgeleyecek bir fotoğraf makinesi, kah bir gençlik festivalinin afişini basmayı başarıyordu... Gül Öztek de “gönüllü” çalışmaya alışkın olanlardandı – hala HASDER gençlik kulüplerini neredeyse tek başına yürütmeyi sürdürüyor... Ama grubumuzun “zenginliği” işte tam da buydu: çok farklı görüşleri birarada tutabilmek ve pek az fireyle on yıl sonra dahi aramızdaki ilişkileri koruyabilmek...
Bu “gönüllülük/profesyonellik” yaklaşımı yüzden Yiannis’le her zaman temel bir farklılığımız olmuştu ancak şimdi “sınırlar”ın aralanmasıyla birlikte yeniden buluşup konuşma olanağı elde etmiştik. Yiannis kendi oluşturduğu Y2P grubu için bir atölye çalışmasını fasilite etmemi istemişti, bunu yapmıştım... İlk kez evine gidiyorduk... İlk kez kızını görüyorduk yıllar sonra... İlk kez ülkemizde “normal” koşullar varmış gibi elimizde sütlübörekler “barikat”ı geçip bir Rum arkadaşımızın evinde verdiği bir partiye katılıyorduk...
Yiannis’in konukları arasında tanıdıklar vardı: Lefkonuk’ta babamı çok seven Areti’nin torunu, İngilizce öğretmeni Areti... Bize geldiğinde annemle Rumca sohbet ederek Lefkonuk’ta ninesinin yaşamından pasajlar dinlemişti... Areti, Yiouli’nin de kuzeni oluyor... Yiouli Lefkonuklu Areti’nin torun çocuğu... Yiouli de dinlemişti aynı öyküleri annemden... Areti’nin eşi ASTRA Radyosu’nu yöneten Takis, canyoldaşımla sohbete girişiyordu... Kıbrıs o kadar küçüktü ki, nereye giderseniz mutlaka bir tanıdık buluyordunuz...

PARTİ “POT LUCK”, KONUKLAR DA ÖYLE!...
Areti rokaları ve tereotlarını “cottage cheese” ve norla karıştırarak harika bir salata yapmış... Bana tarifini veriyor...Fırında kızarmış patates ve elbette Kıbrıslıların asla vazgeçemeyeceği “suflakya” yani “şiş kebap” var... Julietta “Ben yemek pişirmeyi pek sevmem, zaten hiç vaktim de yok... Ailedeki esas ahçı Yiannis’tir, o mutfağa bayılır” diyor... Yiannis’lerin partisine sütlübörek götürüyorum. Arkadaş Pastanesi’nin bu harika tatlılarına herkes bayılıyor... Belki en çok da Marios...
Aslında yeni ev bahane: Yiannis ‘pot luck’ partiler vermeye bayılır. ‘Pot Luck’ın esprisi de ‘Misafir umduğunu değil bulduğunu yer’!... Partiye katılan herkes mutfağından ne koparsa alıp götürüyor... O nedenle belirli bir “Menü” olmuyor – kim ne getirmişse ortaya konup yeniliyor, içiliyor... Geçen haftalarda Yiannis’in eski evinde verdiği böyle bir partiyi kaçırmıştım çünkü gazetede aşağı yukarı geceyarısına dek nöbetçi olmam gereken bir geceye düşüyordu ama bu kez nöbetimi değiştiriyorum, canyoldaşım ve oğlumla Lakadamya’ya, Yiannis’in yeni evini görmeye gidiyorum... Partide ABD Büyükelçiliği’nin kuzey sorumlusu Helen Lovejoy da var... Ona gülümseyerek Amerikan politikalarının “ikiyüzlülüğü”ne ilişkin düşüncelerimi açıklıyorum... Oğlum HASNA’nın yeni yöneticisi Patricia’ya film dünyasını anlatıyor... Partideki Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum gençler kendi gruplarını çoktan oluşturmuşlar: Salih Irmaklı CD player’e Nirvana’yı yerleştiriyor... Lakadamya’da Nirvana dinleyip bu kadar farklı görüş ve duruştan insanı ancak hem nörofizyolojist, hem işadamı, hem çatışmaların çözümü eğitmenliğini aynı kimlikte harmanlayan Yiannis gibi bir çılgının biraraya getirmeyi göze alabileceğini düşünüyorum...

AMERİKAN KARŞITLIĞI BURSUNU KESTİRDİ
Dr. Yiannis Lauris Lefkoşa’dan Yenişehirli, bir göçmen çocuğu olarak burslu okudu. Nörofizyolojist oldu. Kıbrıs’a bilgisayarı ilk tanıtan kişi o... “Cyberkids”le Kıbrıslı çocukların yaşamına bilgisayarı, interneti soktu... Sonraları “Technology for Peace”i oluşturdu... İnsan beyninin çalışmasıyla bilgisayarların çalışması arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları ele aldığı eğitimini Amerika’da tamamladı ama bundan önce Doğu Almanya’da okudu üniversiteyi... 1974’te Amerika’ya üniversite bursu kazandığı halde, Kıbrıs’ta Amerikan karşıtı bir gösteride Amerikalılara ait bir aracı yakarken çekilmiş bir fotoğrafı basında yer alınca, hemen bursu kesilmiş... O da nörofizyoloji okumak için Doğu Almanya’ya gitmiş... Julietta’yla orada tanışmışlar. Julietta bir çocuk psikoloğu... Yiannis ve Julietta’nın 20 yaşında bir kızları var: Romina... Romina Minnesota’da okuyor ama yaz tatili için burada, partide onu da görüyoruz...

İKİTOPLUMLU ÇALIŞMALARA KATILIMI TESADÜF...
Yiannis’le “sınırlar” aralanmadan birkaç hafta önce “Yeşil Hat”ta çok yakın bir lokantada, geleneksel Kıbrıs yemeklerinin, örneğin kolokas ve mulihiyanın “meze” olarak sunulduğu “Mattheus”a gidip bir röportaj yapmıştık... Röportaj bandını çözemeden “sınırlar” aralanmış, Yiannis’le bunun yayımlanmasını ertelemeye karar vermiştik... Şimdi oturup bandı tekrar dinliyorum... “Sınır”ın aralanması, Yiannis’in anlattıklarını “geçersiz” kılmamış henüz... Hatta söylemiş oldukları şimdi daha bir “anlam” kazanmış... O nedenle bandı çözüp yayımlamaya karar veriyorum...
Yiannis, röportajımızda İkitoplumlu Çatışmaların Çözümü sürecine bir tesadüf sonucu katıldığını anlatmıştı... Serdar Denktaş ve Keti Klerides Oxford’ta düzenlenen bir atölye çalışmalarına katıldıkları için Rum tarafındaki medyada “hain” olarak suçlanınca bu Yiannis’in ilgisini çekmiş... “Hain” olduklarına inanmamış, yalnızca böyle suçlamalar yapıldığı için üzülmüş... “Hain edebiyatı” onu ürkütüp kaçıracağına, tam ters bir etki yaratmış – ikitoplumlu çalışmalara çağrılınca, merak edip gitmiş, bir daha da ayrılmamış:
“İkitoplumlu çatışmaların çözümü çalışmalarına tam olarak bir tesadüf de değil ama katılmayı planlamamıştım. Yıllardan 1993’tü... Her iki tarafta da medyada liberalizasyon yaşanıyordu... İlk özel televizyon açılmıştı, Antenna yayına girmişti. O yıl bazı Kıbrıslıtürkler ve Kıbrıslırumlar ki aralarında Serdar ve Keti de vardı, iki cumhurbaşkanının oğlu ve kızı yani, Oxford’ta bir atölye çalışmasına katılmışlardı... Ben ikitoplumlu çalışmalara hiç katılmamıştım. Ama televizyonda onları izledim, onlara ‘hain’ deniyordu, pek çok kötü sözcükle nitelendiriliyorlardı. Onlar için üzülmüştüm. Herhangi özel birşey yaptıklarını düşünmüyordum ama ‘hain’ olduklarına da inanmıyordum. Bu olaydan sonra atölye çalışmalarını düzenleyenler, bir süre katılımcı bulmakta zorlanmışlardı. Fulbright bursuyla okumuş olanları çağırmaya başladılar atölyelere. Bir yıl önce birkaç aylık bir Fulbright bursu almıştım... Beni de çağırdılar. Meraktan gittim. Ama o atölyeye katıldığımda hemen hem Kıbrıslıtürklerle hem Kıbrıslırumlarla bağlar kurabildiğimi gördüm, biz bir grup olup atölye çalışmasının çok ötesinde çalışmalar yapabilirdik. ‘Trainer Grubu’ (Eğitmenler Grubu) işte böyle doğmuştu... O atölye çalışmasında Harris’le, Mustafa Anlar’la, Ergün Olgun’la, Mustafa Damdelen’le tanışmıştık. Tümümüz de grubun birarada kalıp genişlemesi gerektiğine inanıyorduk... İkinci ve üçüncü atölyeler yapıldı. Sonuçta iki taraftan 15’er ya da 16’şar kişi, teması sürdürmemiz gerektiğine inandık. Bize sağlanmış olan bu eğitim olanağını başkalarına da sağlamamız gerektiğine inandık... ‘Öteki taraf’tan insanlarla tanışma, konuşma, ‘düşman’ın ‘düşman’ olmadığını görmek... On yıl geçti aradan...
Sizin tarafta olduğu gibi bizim taraf da bu toplantılara sıcak bakmıyordu. Her zaman Ledra Palace’ta beni durdurup ‘nereye gidiyorsun’ diye soruyorlardı, bu da canımı sıkıyordu. Türk tarafı daha kötüydü ama Rum tarafı daha iyi değildi. O yıllarda çok heyecanlıydım, kazandığımız yetenekleri binlerce insanla paylaşıyorduk... Tüm o yıllar boyunca o binlerce insan bu sürece katılırken hiçbir zaman ama hiçbir zaman olumsuz bir deneyimim olmadı... Hiçbir zaman iki insanın birbirine kötü şeyler söylediğini işitmedim. Tartışmalar oluyordu, görüş farklılıkları oluyordu ama bu uygarca biçimde yapılıyordu. Herkesin çatışması var, yalnızca Kıbrıslıtürklerle Kıbrıslırumlar arasında değil, örneğin Yunanlılarla Kıbrıslırumlar ya da Türkiyelilerle Kıbrıslıtürkler arasında da çatışma var. Önemli olan çatışmayı nasıl ele alıp çözümlediğinizdir. Çatışmaları uygar biçimde çözümlemelisiniz. Bunu Çatışmaların Çözümü Eğitmenler Grubu olarak başarmakla kalmadık, hiçbir zaman başarısız olmadık... Bir başarısızlık örneğimiz olmadı... Ancak 1997’de ikitoplumlu buluşmalarımız yasaklandığında, çok büyük düşkırıklığına uğramıştım. İstedikleri zaman insanların yapmaya çalıştıklarını durdurabildikleri için kendimi güçsüz hissetmiştim. Ancak bunun iyi tarafı, Eğitmenler’in her birinin kendi yolunu çizmesi oldu. Her birimiz aramızda hiçbir koordinasyon olmaksızın kendi alanımızda birşeyler yapmaya başlamıştık. Buluşamıyorduk, konuşamıyorduk ama aramızda bir toplum hissiyatı vardı, düzenli toplantı yapmasak da, çalışmalarımız devam ediyordu, sürekliliği vardı çalışmalarımızın... Konuştuğumuzda sanki de aramızda koordinasyon varmış gibi dururdu oysa koordinasyon falan yoktu... Bu benim için şaşırtıcıydı: insanlar birbirinden tümüyle bağımsız biçimde etkinlikler düzenliyordu ancak sanki birlikte yapıyormuş gibi yapıyorlardı bunu, birbirlerinin çalışmalarına saygı duyarak... Orada olmasalar da ötekilerin çalışmasını destekliyorlardı. O yıl benim katkım iletişimde olmuştu.”

BARIŞ İÇİN TEKNOLOJİ
“1997’de ikitoplumlu çalışmalar yasaklandığında şöyle düşünmüştüm: insanlar ‘sınır’ı fiziksel olarak aşamasa bile sanal olarak aşabilir, bunun için internet kullanabilir! Birkaç yıl sonra insanları birarada tutan teknoloji olmuştu. O yıllarda elektronik listeler başlatmıştık, buluşamasak da sanal dünyada buluşuyorduk. İnsanlar buluşsa bile teknoloji daha organize olmanızı sağlıyor. Toplantılarınızı ayarlıyorsunuz, konularınızı belirliyorsunuz. Gruba sonradan katılanlar, geçmişte yazılanları okuyup grubun tarihçesini öğreniyor. Teknoloji son derece güçlü bir alettir, herkesin eşit olduğu bir ortamdır. Üstelik internet son derece demokratik bir ortamdır... Politize edilmiş de değildir. Kimse teknolojiyi yan tutuyor diye suçlayamaz! Teknoloji herkes için eşittir. Bir cumhurbaşkanıyla bir kapının girişinde karşılaşsanız, geçmesi için ona yol verirsiniz. Ama internette cumhurbaşkanı da siz de eşitsiniz. Hanginiz önce ‘mouse’ını tıklarsa, bilgiye o daha önce ulaşır... Bilgisayar evrende olan tüm bilgiyi size getirir. Yoksulların zengin toplumların düzeyini yakalayabilmelerinde bir araçtır teknoloji... Çünkü bugün teknoloji ucuzdur. Bir Amerikalı ya da bir Kıbrıslıtürk için bir bilgisayar o kadar da pahalı bir aygıt değildir. Ancak bir kez bilgisayarınız oldu mu, yeryüzündeki tüm bilgiye ulaşabilirsiniz. Bu da bölgemizde olan zor bir sorunu aşmamıza yardımcı oluyor. Propaganda sorununu... Kimi zaman bilgi çarpıtılmış olur, ister sizin ister bizim taraf olsun, tam olarak gerçeği yansıtmıyor. Örneğin her defasında televizyonda Denktaş’ı gösterip, konuşmasına izin vermediklerinde sinir olurum. Bana onu kendi ağzından dinleme fırsatı vermezler. Rumca’ya çevirirler söylediklerini. Ve elbette tam olarak söylediklerini birazcık değiştirerek çevirirler... Eminim aynı şey sizde de geçerlidir. Oysa teknoloji size doğrudan kaynağından bilgiye ulaşmanıza yardımcı olur, böylece net biçimde o konu hakkında görüşünüzü oluşturabilirsiniz. Bu nedenle teknolojiyi seviyorum...
Barış İçin Teknoloji de böyle bir ortam yarattı. Bir barış portalı oldu... Pek çok ikitoplumlu grup burada dilediği herşeyi yayımlıyor – vizyonunu koyuyor, aktivitelerini koyuyor... Sanal ortamda tümü birarada bulunuyor... Barış İçin Teknoloji, bir tür barış modeli olduğu için uluslararası alandan inanılmaz destek aldı... Başlangıçta birkaç Amerikan kurumundan fonlarla başlamıştık, sonra Avrupa’dan fon bulduk, Kanada’dan destek olduk sonra mesela Hanolulu’dan bir örgütten destek aldık, onlar da Japonya’dan fon bulmuş...Çünkü bir barış modelidir ve pek çok toplum tarafından kullanılabilir. Barış İçin Teknoloji’nin esprisi açık olmasıdır, yani bir kişi bilgileri girmez siteye... Yüzlerce insan siteye bilgi yükler, kendi şifreleri vardır, bunu girip diledikleri bilgiyi yüklerler. Pek çok insan tarafından yazılmakta olan bir kitap gibidir. Her grup kendi verilerini orada geliştirir, siteye ne koyacaklarına kendileri karar verir. Bu dünyada bir açıklıktır, bilgi paylaşımıdır, gizlilik yoktur, herşey nettir... Yeniden yakınlaşma sürecinin ilk yıllarında hatırlarım, bazıları gizemli olduğumuzu düşünürdü. İnanıyorum ki Barış İçin Teknoloji dünyaya kim olduğumuzu, ne yaptığımızı, nasıl destek aldığımızı açıklıkla anlattı... Böylece mistifikasyonlar da ortadan kalkıyor. Şizofreni teorisini biliyorsun, ‘öteki’nin ne yaptığını bilmediğinde gelişir şizofreni... Ben açıklığa inanırım. Herşey ortadadır, herkes görebilir. Kim ne yapıyor, ne yazıyor... Dünyaya güncelleştirilmiş bilgi sağlıyoruz...”

KIBRIS SORUNU HAYALİ BİR SORUN
Yiannis, Kıbrıs sorununun artık “hayali” bir sorun olduğuna inanıyor...
“Arkadaşlarıma Kıbrıs sorunu çözülmüştür derim ve bana gülerler. Sorunu çözmek için iki önemli şansı yitirdiysek nasıl çözüldü ki derler. Ben de onlara Kıbrıs sorunu zaten çözülmüştür çünkü her iki tarafta da insanların kafasında sorun çözülmüştür derim. Her iki tarafta da insanların yüzde doksanı Kıbrıs sorununun çözüldüğüne inanır. Kıbrıs sorunu politikacıların sorunudur, belki diplomatların, Türkiye’yle Yunanistan’ın sorunudur... Birşeyi kafanızda bitirdiğinizde, kaçınılmaz biçimde masada da bitecektir. Mesela iki insan evlenir ve aradan zaman geçer, artık birbirlerini sevmiyorlardır. Evlilik bitmiştir, boşanma gerçekleşse de gerçekleşmese de bitmiştir. Burada tam tersi bir durum sözkonusu. Problem insanların kafasında çözülmüştür. İki kişi anlaşmayı imzalasa da imzalamasa da çözülmüştür, teknik yönlerini çözmek zamana kalmıştır....”

HASTALIĞIN KAYNAĞI ACIDIR
“Kıbrıs’ta hastalığın kaynağı acıdır” diyor Yiannis...
“Her iki tarafta da acı var... Bazı insanlar acının yalnızca kendi taraflarında olduğunu sanır, oysa bu gerçek değildir... Acı her iki tarafta da var... Ve bazıları bu acıyı kullanıyor, bunlar azınlıkta oldukları halde acıları kullanarak Kıbrıs sorununu çözmüyorlar... Örneğin kayıplar sorunu... Kayıp insanlar var... Bu sorunu çözmüyorlar ve insanların acısını sonsuzlaştırıyorlar... Bizim tarafta “sınır”da durup kayıpları için ağlayan bir grup kadın var... Ve kuzey de bu sorunun kapanmasına yardımcı olmuyor... Örneğin Birleşmiş Milletler’e bu kayıp insanları bulup bu konuyu kapatmalarına izin vermiyorlar. Çünkü çıkarları, bu acıyı sürdürmektir... Çünkü acısı olan insanlar ileriye gitmek istemezler. Bu tıpkı acı içinde olup ileri gitmek yerine intihar eden insanların durumuna benzer... Biz de intihar eder gibiyiz... Yapabileceğimiz o kadar güzel şey varken, artık varolmayan bir sorun için enerjimizi öldürüyoruz... Geçmişin sorunları bugün yoktur... Bugünün toplumu için geçmişin sorunları geçersizdir... Bugün kim kimi öldürecek? Artık çatışma kültürüne dayalı toplumlarda yaşamıyoruz, yıllardır böyle toplumlarda yaşamıyoruz... Çünkü ancak belli bir kültürde suç işleyebilirsin, şu anda da Kıbrıs’ta böyle bir kültür hiç yok... Ve artık çokkültürlü bir dünyada yaşıyoruz, farklı etnik grupların yaşadığı tek yer Kıbrıs değil, tüm dünya böyle! Artık bir ülkede bir etnik grubun ötekini baskı altına alması düşünülemez bile... Çünkü her ülkede durum aynı... Yani bunlar geçmişe ait sorunlar, bunları masaya koyar ve dürüstçe bakarsanız, geçersiz olduğunu görürsünüz. Bu nedenle sorun çözülmüştür diyorum, çünkü insanların kafasında sorun çözülmüştür.
Paranın satın alabileceği sorunlar kolaylıkla çözülür... Mülkiyet sorunu da paranın çözeceği bir sorun... Aynı evi isteyen iki kişi varsa, bunun çözümü var... Her ikisinin de bir eve sahip olabileceği bir çözüm bulursunuz. Bunun için gerekli parayı bulur buluşturursunuz. Paranın çözebileceği sorunlar var, paranın çözemeyeceği sorunlar var. Para, acıyı yok edemez... Yitirdiğimiz zamanı parayla geri alamayız... Çocuklar doğacak ve çocuklar bu sorunun içinde doğacak... Bunu parayla çözemezsiniz ama toprak sorununu parayla çözebilirsiniz... İki toplumlu iki bölgeli federal bir çözümle, iki kentin belediye başkanları arasındaki fark ne? Amerika’da yaşıyor olsaydınız, Arizona ve Kaliforniya komşudurlar, aralarında sanal bir çizgi var onları ayıran ama gerçek bir fark yok aralarında... Ancak bir eyalette işlediğiniz suça o eyaletin polisi bakar. Kıbrıs neden bunu yapamasın? Sorun ne yani? İnsanlar neden bunca acı çekip ‘sınır’ için neden bu kadar kavga etsinler? Yiannis olarak bir çözüm istiyorum... Eğer çözüm bir sayfalık bir çözümse, bunu da kabul ederim. Çünkü biliyorum ki herhangi bir çözüm eğer adilse yürüyebilir. Adalet konusu sonra da çözülebilir. Bazı teknokratlar tüm detaylarda önceden anlaşma gerek diyeceklerdir. Bu nedenle Annan planının binlerce saatlik dikkatli çalışma sonucu yapıldığını söyleyebilirim. Ve hemen hemen herşey düşünülmüş, tüm olasılıklar, tüm anlaşmazlık noktaları... Belki hala ufak tefek birşeyler kalmıştır... Çok kapsamlı olduğuna inanıyorum ve insanların da bunu istediğini görüyorum. Kuzeyde insanların kitlesel biçimde Annan planını istediğini görüyorum, güneyde de insanların bunu istediğini biliyorum. Bazıları güneydekilerin sokaklara çıkıp gösteri yapmamasından yakınıyor. Bu geçersizdir. Son seçimlerde Annan planına karşı çıkan parti diğerlerinden daha az oy aldı, bunu hatırlatayım... Önemli olan masada durum nedir? Papadopulos bu planı müzakere etmeyi kabul etti, Denktaş reddetti. Gerçek budur. Kendi seçmenlerine ne söyledikleri önemsizdir, önemli olan imzalamaya istekli olup olmadıklarıdır...”

DÜNYANIN MERKEZİ DEĞİLİZ!...
Günlük yaşamla nasıl başediyor Yiannis?
“Oturup sürekli Kıbrıs sorununu düşünsem herhalde çıldırırdım. Bunun için düşünmemeye ve çalışmaya çalışırım... Çünkü düşkırıklıkları çok büyüktür, bu adadaki şizofreni de çok büyüktür. Biz Kıbrıslılar dünyanın merkezi olduğumuzu düşünürüz... Böyle düşünmek çok güzeldir ama ben biliyorsun çok seyahat ederim. Yakın geçmişte Mauritus’ta bir konferanstaydım, ABD’de pek çok konferansa katıldım, Malezya’ya gidiyorum, Türkiye’ye gidiyorum, Yunanistan’a gidiyorum... Mısır... Pek çok ülkede pek çok insan var. Biz dünyanın merkezi değiliz, o kadar da önemli değiliz. Bu karmaşık dünyada hayatta kalmamız gerek. Ve şimdi ‘düşman’ımız, eğer ona ‘düşman’ diyebilirseniz, ‘öteki taraf’taki toplum değildir. ‘Düşman’ yani ‘rakipler’ Amerika’dır, Avrupa’dır, Araplar’dır... ‘Düşman’ ya da ‘rakipler’ iş yaşamıdır, bu global ticari dünyada, bir ada olarak hayatta kalmamız için, rekabet edebilmek için de herkese ihtiyacımız vardır... İnsanların bunu kavrayamayışı ve ‘düşmanları’nın hemen yanıbaşlarındaki komşuları olduğunu düşünmeleri beni çıldırtır! Bunun bir ada psikolojisi olduğunu düşünüyorum... Geçen hafta Malta’daydım, Malta Kıbrıs’tan da küçük... Yalnızca 300 bindir nüfusları ve bizimle aynıdırlar. İki partileri var, biri sağ biri sol, sürekli kavga ederler. Birbirlerine ‘hain’ derler... Ve dünyanın merkezi olduklarını sanırlar! Malta’yı kim takar oysa! Büyük birşey yapmazlarsa yoksulluktan ölecekler! Şimdi işte Avrupa Birliği’ne giriyorlar, orada AB içinde hayatta kalabilecekler!... O nedenle değerli zamanımızı yitirmekte olduğumuzu düşünüyorum... Hızlı hareket etmeliyiz bir ülke olarak, çalışma yaşamında, iş yaşamında, eğitimde, tüm alanlarda ilerlemeli ve dünyayı yakalamalıyız...”
Yiannis’e göre çözümsüzlüğü savunanlar zamanın gerisine düşmüşler... “Dünyayı yakalamaları gerek” diyor...

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org