Yeraltı Notları, 30 Temmuz 2004

Sevgül Uludağ

 

“39 yıl boyunca izlerini bulamadık...”

Sevilay ve Mustafa BERK

***  KAYIPLARIN İZİNDE

Sevgül Uludağ

 

***  1964’te annesi Şefika’yla babası Hüseyin’i kaybeden Sevilay Berk, gömülü oldukları toplu mezarın yerini ancak “sınır”lar açıldıktan sonra öğrenebildi... Kuzey Kıbrıs’ta bulunan mezar, inşaat yapan bir müteahhit tarafından açılıp kemikler içinden alınıp polise verildi... Sevilay Berk, hala kayıp kemiklerin peşinde...

 

“39 yıl boyunca izlerini bulamadık...”

 

Sevilay Berk’in öyküsü, Kıbrıs’ta yaşanmış olan trajedilerin bir örneği... Henüz 15-16 yaşlarındayken 1964’te, bir Anneler Günü’nde hem annesini, hem de babasını kaybediyor. Sevilay, beş kardeşin en büyüğü ve hayatı bir anda kararıyor... O güne dek Bahçeler köyünde yaşanan mutluluk sona eriyor: artık bir gelirleri yoktur, beş kardeş yapayalnızdır, yaşam düzeni altüst olmuştur. Mağusa’dan Bahçeler köyüne dönmek üzere Hillman bir arabayla yola çıkan Şefika hanım ve Hüseyin bey, asla gidecekleri yere varamazlar, çünkü yoldayken alınıp götürülürler, öldürülürler ve cesetleri İskele Boğazı’nda şimdilerde villaların yükseldiği bir alandaki kuyuya atılır...

Sevilay Berk, kardeşleriyle birlikte çetin bir hayatta kalma mücadelesi verir – onlara ablalık yapmak, okumak, bir işe girmek... Ama annesiyle babasına ne olmuş olduğunu araştırmaktan da vaz geçmez. 39 yıl boyunca onlara ilişkin hiçbir haber alamaz... Ta ki, geçen yıl 23 Nisan’da “sınır”lar açılıncaya ve Rum Kayıplar Komitesi’yle temasa geçinceye kadar...

Sevilay Berk’i burada bir sürpriz beklemektedir: on yıl önce Kıbrıs Türk Kayıplar Komitesi’ne ailesinin dosyasının verildiği ve bu dosyada annesiyle babasının gömülü olduğu kuyunun yerinin de harita üzerinde işaretlenmiş olduğunu öğrenir. Hemen Kıbrıs Türk Kayıplar Komitesi Başkanı Rüstem Tatar’a koşar – Tatar, önce böyle bir dosyanın varlığını inkar eder ancak Sevilay hanım ısrar edince, kendilerinde de böyle bir dosya bulunduğunu söyler.

Sevilay Berk, 39 yıl aradan sonra nihayet annesiyle babasının gömülü olduğu yeri bulmuştur – üzerini otlar bürümüş bir kuyudur bu. Kuyuyu açamayacakları söylenir, nedeni de bunun bir “toplu mezar” olması olarak gösterilir. Ancak Kuzey Kıbrıs’ta, İskele Boğazı’nda bulunan “toplu mezar”la ilgili kötü gelişmeler beklemektedir Sevilay Berk ve kardeşlerini: müteahhidin biri, içinde kuyunun bulunduğu araziye villalar inşa etmektedir ve imar izni alamamasının nedeninin içinde masum sivillerin gömülü olduğu kuyunun varlığı olduğunu öğrenince, bu kuyuyu açmaya karar vermiştir. Kuyunun açıldığı haberi, Sevilay hanım ve kardeşlerini çılgına döndürür: Sevilay hanım hemen İçişleri Bakanlığı’na, ardından Başbakanlığa koşar. Amacı annesi ve babasına ait kemikleri almak ve onları gömmektir... Ancak kemiklerin nerede olduğu belirsizdir... Poliste mi? Müteahhitte mi? Kuyudan çıkarılan sulu çamurun içinde insan kemiği olduğundan kuşkulandıkları kemikleri Rum tarafında DNA testine götürür Sevilay hanımın ailesi – bunların gerçekten de insan kemiği olduğunu öğrenir ancak DNA testleri için, iri kemikler gerekmektedir. İri kemiklere ise Sevilay hanımın ulaşması bugüne dek mümkün olmamıştır. Ancak Sevilay Berk ve eşi Mustafa Berk’in yanısıra, Sevilay hanımın kardeşleri bu işin peşini bırakmamakta, kemiklerini geri almakta kararlıdır... Çalmadıkları kapı bırakmazlar, konu Birleşmiş Milletler’e dek gider...

Onun inanılmaz, yürek burkan, acıklı öyküsünü, bu topraklarda yaşanmış insanlık trajedisini Sevilay hanım ve eşi Mustafa Berk’le konuştuk... Kıbrıs’ın bu güzel insanları, ailelerinden kayıplar olduğu halde, içlerinde kin ve nefret tutmayan, sevecen insanlar. Birazcık huzur istiyorlar, anneleriyle babalarının kemiklerini geri alıp onları gömmek, Sevilay hanımın deyişiyle istedikleri son görevlerini yerine getirmek...

“Kemiklerimizi istiyoruz. Yani ahım çok büyüktür onlara, bu şekilde engeller çıkarıp da bizi huzura kavuşturmayanlara ahım çok büyüktür! Bize yaşattıklarını Allahım onlara versin, bunu diyorum. Ve bizi bu huzurdan mahrum edenler, köpek kemiği değildir atamızın kemikleri. O kemikleri alıp bir yere gömdüğümüzde en azından onlara olan saygımızı kanıtlamış olacağız, bizi yetiştiren insanlara olan saygımızı... Ve en azından huzurlarına gidip bir duamızı yapabileceğiz ve belki şu kadarcık bir görev yapmanın huzurunu yaşayacağız. Bu neden bize çok görülüyor, merak ediyorum...” diyor Sevilay hanım...

 

Sevilay Berk ve eşi Mustafa Berk’le röportajımız şöyle:

 

SORU: Sevilay hanım kaç yaşındasınız?

SEVİLAY BERK: 59 yaşındayım...

 

SORU: Nerede doğduydunuz?

SEVİLAY BERK: Mağusa’nın Bahçeler köyünde doğdum...

 

SORU: Neler hatırlarsınız çocukluğunuzdan? Nasıldı çocukluğunuz?

SEVİLAY BERK: Yedibuçuk dönüm bir narenciye bahçemiz vardı, meyva bahçesi... Annem bahçeyle ilgili çalışmalar yapardı – babam da kunduracıydı esas mesleği, Lefkoşalıydı babam. Annemin adı Şefika Hüseyin’di, baba adıyla söylersek Şefika Ali diye anılırdı. Babam Hüseyin Ahmet Kamber...

 

SORU: Kaç kardeştiniz?

SEVİLAY BERK: Beş kardeşiz.

 

SORU: Hep Bahçeler’de kaldınız, yoksa?

SEVİLAY BERK: Malum hadise olana kadar yani annem babam kaybolana kadar oradaydık, ondan sonra göç ettik... Ama ben Bahçeler köyünde doğdum beş kardeşimle birlikte. Annem bahçe işleriyle uğraşır, meyvaları yetiştirirdi. Babam pazarlardı. İneklerimiz vardı, sütünü pazarlardı. Mağusa’da babam “Sütçü” diye anılır... “Kayıp Sütçü” olarak anılırız, biz okulda da “Kayıp Sütçü”nün çocukları olarak anıldık hep...

 

SORU: Siz büyük çocuk muydunuz?

SEVİLAY BERK: Ben en büyükleriyim, ablayım...

 

SORU: Karma bir köy müydü Bahçeler?

SEVİLAY BERK: Çok yakın bugünkü İskele’ye... Bir kilometre uzakta Bahçeler köyüdür. Etrafımızda Rum aileler vardı, karıştığımız... İyi komşuluk ilişkilerimiz vardı onlarla, çok iyiydik. Malımızı da pazarlarken onlara da giderdik, Tirgomo’da satardık... Çok iyi ilişkilerimiz vardı, çok iyiliklerini gördük Rumların, şikayetim yoktur, annem babamı kaybetmeme rağmen...

 

SORU: 1964’te ne oldu?

SEVİLAY BERK: O zamanlar ben 17 yaşında falandım... En büyük abla bendim... Mağusa’da liseye giderdim, günübirlik Rum otobüsüyle giderdik. 11 Mayıs 1964 Anneler Günü’ydü, Pazar günü... O gün kayboldu annem ve babam. Her günkü gibi bütün işleri yapmaya çalışırdık, babam da malımızı pazarlamak için Mağusa’ya giderdi. Ama o günlerde çetindi herşey, gergin günler yaşıyorduk 58’den beri. Tehdit altındaydık. Komşular, Rumlar bazan tehdit ederdi, yani “Burayı boşaltın, köyünüzü boşaltın, yakarız ederiz” diye. Biraz sıkıntılıydık bu konuda çünkü köyümüz savunmasız bir köydü. Daha fazla yaşlıların yaşadığı 50-60 nüfuslu bir köydü.  Köyde vasıtamız da yoktu, tek babamdı ulaşan Mağusa’ya. Arabası vardı, Hillman... O gün sütü sağdı annem, arabaya koyduk, şişelerdik ve şişe şişe satardık. Zor günler geçiriyorduk, biraz sıkıntılıydık, gergindi ortam ve babam giderse ve dönmezse diye kaygılıydık... Bu sıkıntılar yüzünden hatta babam bir belge de almıştı Rum polisinden, onu iyice hatırlarım... “Bu bizdendir, ellemeyin, zarar vermeyin” gibi bir belgeydi bu – onu gösterdiği zaman sıkıntısını atlatırdı, geçerdi. Gene öyle bir gündü. Ama o günden önce, bir komşumuz vardı yaşlı bir anne Zekiye hanım... Onun evlatları vardı Mağusa’da. Ziyaretine gitmek istedi, babamdan rica etti, babam da onu aldı Cuma gün Mağusa’ya götürdü. Pazar günü Zekiye hanımı alıp köye geri getirecekti babam, öyle konuşmuşlardı, alıp geri getirecekti. Babam gitti işini gördü, gelirken onu unuttu. Ama o gün Pandelidis diye bir milletvekili vardı, onun oğlu keşif için Mağusa surlariçine girmeye çalıştı. Oradaki emniyet görevlileri “Dur” emri vermişler, öyle biliyoruz. “Dur” emrine uymadı, girmeye çalıştı, bu sefer ateş açılınca öldü adam. Öldüğü gün bütün yolları kestiler ve bütün bu kaybolan vatandaşlarımız o gün kayboldu... Otobüslerle, arabalarla, yüzlerce insandı o gün otobüsler dolusu, civar köylerden... Mağusa bölgesi... Hep alınıp götürüldü bu insanlar. O kritik gündü... Ama kaybolmazdan önce babam Mağusa’ya gitti, geri de geldi. Ama o Zekiye hanıma söz verdiği için onu geri getirecek diye, unuttu ve eve gelince paniğe kapıldı. “Zekiye hanıma söz verdiydim ama onu almayı unuttum!” dedi anneme. “Ne yapacağım? Benim geri dönmem lazım” dedi. Annem “Olmaz, geri dönme” dedi. Çünkü babam anlattıydı ve “Bugün çok zor bir gün yaşadım, yollar toplu tüfekli Rum askerleriyle doludur” dediydi... “Hatta biraz hırpaladılar da beni” dedi, “Zor bir gündü” dedi. Annem arabanın kontak anahtarını sakladı, babam buldu onu. Annem lastiklerin havasını indirmeye kalktı, annemi itekleyerek “Giyin, hemen gidiyoruz” dedi. Annem “Başımıza birşey gelirse?” dedi, “Gelirse ikimizin da gelsin, yalnız olmaycayık” dedi. Annemi itekleyerek koydu arabaya, çıktılar ve gittiler Mağusa’ya ulaştılar. Zorluklar içinde ulaşmışlar. Ve orada karşılaştıkları bütün polisler ve mücahitler uyarmışlar. Annem geri gelmek istedi çünkü beş çocuğunu bıraktı geride, böyle zor günler yaşadığımız, korkular içinde olduğumuz için güvende olmadıklarını düşündü ve geri gelmek istedi. Bu sefer babam gelmek istemedi. Ama annemin ısrarına dayanamadı ve yola çıktılar. Bütün ikazlara rağmen yola çıktılar. Mücahitlerle polislerin onları ciddi şekilde uyardığını daha sonra öğrendik. Geri gelemeyeceklerini, köye ulaşamayacaklarını söylemişler ama kulak asmadılar... “Çocuklarımın gittiği yerde ben de giderim” demiş annem ve ısrarla köye gelmek istedi. Yola çıktılar...

 

SORU: Kaçta çıktıydılar yola?

SEVİLAY BERK: Öğleden sonra iki-üç gibi belki...

 

SORU: Zekiye hanımı da aldıydılar?

SEVİLAY BERK: Zekiye hanımı alamadılar çünkü bu olaylar yaşandığı için, orada gergin bir durum yaşanıyordu ve kimseyi düşünecek halde de değillerdi zaten. Önce köye ulaşmak istediler. Ve kimseyi dinlemeden yola çıktılar. Ve yeni yeni öğrendiğimize göre, köyümüzün civarında bir bölgededir infaz edildikten sonra atıldıkları kuyu... O kuyu bizim bölgededir... 39 yıl boyunca bilemedik hiç nerede olduklarını...

 

SORU: Siz evde beklerdiniz...

SEVİLAY BERK: Evet, annemi babamı beklerdik o gün, gelmediler, dönmediler.

 

SORU: Ne hissettiniz dönmeyince?

SEVİLAY BERK: Önce kaybolduklarını düşünemedik, tehlikede olduklarını düşündük ama başlarına felaket geleceğini düşünemedik. Ama ben gece yattığımda rüya gördüm, evimizde yangın çıktığını, çok kara dumanlar çıktığını ve evimizin yıkıldığını ve bizim de altında kaldığımızı gördüm rüyamda. Ertesi gün kötü şeyler olacağını düşündüm ama çocuklara hiçbirşey söylemedim. Bekledik dönmelerini, gelmediler... Bu mahsur kalan insanları, herkesi Birleşmiş Milletler köylerine ulaştırdı, Zekiye hanım geldi ama annemle babam gelmediydi. O geldi baktı geldiler mi diye, “Gelmediler” dedim... Sonra bekledik gene, fakat haberlerde duyulmuş radyodan kaybolduklarını duyduk. Dayım vardı bitişiğimizde, o dinlemiş haberlerde ve bize haberi getirdi, “Anneniz babanızı Rumlar aldı götürdü, artık dönmeyecekler, belki de öldürdüler” gibisinden. Bizi sevmeyen bir dayıydı o, öyle anlattı. Paniğe kapıldık tabii... Üç ay boyunca orada yaşadık tek başımıza beş kardeş. Bahçemiz vardı, sahip çıkmamız lazımdı. İneklerimiz vardı, sahip çıkmamız lazımdı. Etraftan duyuldu ki tehdit altındayız ve zor günler geçiriyoruz. Kurtuluş köyünde yaşayan büyük teyzemin oğlu vardı, mücahit komutanıydı o... Böyle haberler alınca bizi risk altında bırakmak istemedi, geldi topladı herşeyimizi ve bizi köyüne götürdü. İki-üç ay da orada yaşadık ama biz okullu olduğumuz için okula yazılmak istedik.

 

SORU: Kardeşleriniz kaç yaşındaydı o zaman?

SEVİLAY BERK: Benden sonra 15, 14 yaşlarındaydı kardeşlerim, en küçüğümüz iki yaşındaydı. O köye gittik, fazla duramadık, hem okullu olduğumuz için istikbalimiz önemli. Varlığımızı yitirdik, herşeyimizi, maddi, manevi olarak bütün varlığımız yok oldu. Yaşam sürüyor ve ihtiyaçlarımız vardı. O köyde yaşadık ama elimizde bir miktar para vardı, onu harcayarak yaşadık, o bitince de okula girmek istedim ben, engel olmaya çalıştı akrabalar. Ben dinlemedim, gittim okula kaydoldum, kardeşlerimi de kaydettik. Bir kızkardeşimizi Kurtuluş köyünde bıraktık hayvanlara sahip çıksın, biz okula gittik kaydolduk, teyzemin yanına yerleştik. Ondan sonra üç ay boyunca bekledik, birkaç gün sonra annemin babamın götürüldüğünü, dönmeyeceklerini öğrendik. Gerçeği öğrendik en azından, artık başımıza gelen felaketi öğrendik. 39 yıl boyunca nerede olduklarını, hiçbir izlerini bulamadık. Nerede? Öldürdüler mutlaka çünkü hiçbir şekilde bir haber almadık o günden sonra. Öldürülmüş olabilirler ama nerede gömülüdür çok merak ettik ama hiçbir bilgi alamadık. Zaman zaman başvurduk Kayıplar Bürosu’na, bilgi vermediler. Orada görevli Latife Birgen var, benim hocamdı, beni tanıyan, bilen insandır, ona da sordum zaman zaman, “Sevilay onları unut” dedi bana. Bilgi vermekten kaçındı. Öyle yıllar geçti... Ben Ticaret Lisesi’ni bitirdim. Bitirdiğim gün eşim Mustafa Berk iki yıldan beridir beni beğenmiş istiyordu, nişan oldum, buraya geldim Lefkoşa’ya. Kızkardeşimin bir tanesi eczacı oldu, burslu olarak okudu. Bir erkek kardeşim var, o da İzmir’de Ticaret Fakültesi mezunu oldu. İki yaşında olan kızkardeşim optik tahsili gördü İngiltere’de çünkü onu bir evlat olarak verdiydik Pileli bir aileye. Bizi de benimsediler, aile olarak kabul ettiler ve onlara hep ölene kadar saygı duyduk, anne-baba olarak kabul ettik. Ömrümüz böyle geçti ama hep sıkıntılı geçti, akarımız olmadığı için... Ben mezun olduğum gün diplomamı aldım, eşim talipti diye annesini babasını gönderdi... Gidecek yerim de yoktu zaten... Kardeşlerime yazları oda kiralardık Mağusa’da, orada barınırdık. Akarımız da, Sosyal Yardım Dairesi’ne başvurduydum, cüzi bir para verirlerdi, onunla götürmeye çalışıyorduk hayatı. İnekleri sattım ve onların hesabına yatırdıydım ineklerin parasını. Okul bitince eşim talip olduydu, geldi beni aldı. Gidecek yerim yoktu zaten, yol bittiydi orada, gidecek yerim yok, evim yok, yuvam yok... Param yok, tahsil yapmak istiyordum ama öyle bir imkanım yok. O yüzden kararımı verdim, eşim talip oldu, iyiyse de kötüyse de bu benim bahtım dedim ve buraya geldim, nişan oldum, nikah oldum ve buraya evlendim. 1966 yılı mezunuyum. 1968’de radyoya girdim, BRT’ye, on yıl görev yaptım, müzik memuru olarak görev yaptım. Ondan sonra dükkan açtım, “Betiberk”in sahibiyim... Goblen satıcısıyım, çerçeve yapıyorum. Ondan önce de cam çanak, oyuncak gibi şeyler sattım. Ticari yeteneklerim biraz fazladır, radyodayken de günübirlik işleri böyle yapardım, karar verdim ve çarşıya gittim, dükkan açtım. O gün bugündür de çarşıdayım, ekmeğimi kazanmaya çalışıyorum.

 

SORU: 39 yıl bilemediğinizi söylediniz annenizle babanızın nerede olduğunu. 39 yıl sonra ne oldu da öğrendiniz?

SEVİLAY BERK: 23 Nisan’da kapılar açıldığı gün... Madem faili Rumlardır bunların, bilmiş olmalılar diye düşündük. Eşim de benim kadar meraklı, bana duyduğu saygıdan dolayı çünkü çok acı günler geçirdik. Düşünün, evliliklerimiz oldu, beş evlat yetiştirdik, kimsenin muradını da göremedi bu insan... Annem bizi çok severdi, çok bağlıydı çocuklarına, hiçbirimizin muradını göremeden gitti. O yüzden eşim de benim bu sıkıntılarımı bilerek, saygı duyarak, bisikleti aldı ve o tarafa belki birşey yakalarım diye hergün gitti yani... Belki bir ay iki ay boyunca. Polise sordu, ona sordu, buna sordu. Hiçbirşey öğrenemedi. Her dönüşünde morali bozuk döndü, birşey öğrenemediği için sıkıntılı döndü. Ama birgün öyle birşey oldu ki... Çarşıda dolanırken Tassos diye birisi vardı Rumlar’dan, çok insan yapılı, yüreği insan biri... Gezinirmiş oralarda... “Merhaba” dedi Mustafa, Rumcası iyidir. “Bir yer arıyoruz” dedi “Yemek yemek için” Tassos. “Buyrun” dedi Mustafa “Bizim karşımızda bir yer var, gayet temizdir...” Oturdular birlikte yemek yediler, sohbet ettiler. Sıcak geldi Tassos’a Mustafa’nın dostluğu. Dedi “Buyurun gidelim eşimi tanıştırayım size, burada dükkanımız var...” Geldiler birlikte, tanıştık. Ayrılırken de bana “Çok şey yaşadık bu savaşlarda, bir kaybınız oldu mu, merak ediyorum” dedi. “Çok acı çektik” dedim, “Annemi babamı kaybettik...” “Nerede şimdi?” dedi, “Bilmiyorum” dedim. “Hiç mi bilmiyorsun?” dedi... “Yok, kayıptır, hiç bilgimiz yok” dedim. “Ben ilgileneyim, bu konuyla ilgilenmem lazım” dedi. “Bu benim insani görevimdir, sana bilgi getireceğim merak etme, bizim orada Kayıplar Bürosu var, ona başvurup yardımcı olacağım size... Mustafa’ya bilgi veririm” dedi. Gitti araştırdı, Kayıplar Bürosu’ndan Mister İliya’yla tanıştı, konumuzu anlattı... Bilgisi olduğunu öğrendi. Mustafa’yı çağırdı İliya ve elinde dosya olduğunu söyledi, bizim olayı nasıl karşılayacağımızı düşünüyordu – acaba paniğe mi kapılırız, feveran mı ederiz, saçımızı başımızı mı yolarız, onlara düşman mı kesiliriz. Bunları bilemediği için temkinli davranarak eşimi çağırdı önce, bilgi verdi. “Dosyaları elimizdedir” dedi “Hatta onlara nerede olduklarını da söyleyebilirim” dedi “Ama hemen söyleme, yavaş yavaş, getir onları tanıyayım” dedi Tassos’a. “Al hepsini gel” dedi. Hepimiz toparlandık, küçük kızkardeşim Londra’da olduğu için gidemedi. Hepimiz gittik oraya. Bir kızkardeşim kanser hastasıdır. Konuştuk... “Kanlarınızı vermenizi isteriz” dedi “Hatta bunun için haber gönderdik, DNA testleri yapılacak belki ileride bulunursa” dedi. “Onun için hemen verin kanınızı, hazır olsun” dedi. Çok heyecanlandık ve bizi tekrar çağırdığında cesetlerimizi verecek diye olayın sevincini yaşardık. Orada konuştuk... “Peki artık sakıncası yok herhalde, rahat hissediyorsunuz kendinizi” dedi. Çok saygı göstererek, ilgi göstererek, hürmetli biçimde davrandı. Dosyayı çıkardı... “Dosya budur” dedi, “Bunu size vermeme gerek yoktur, ihtiyacınız olursa kopyasını çeker veririz ama bu dosya 10 yıl önce sizin Kayıplar Bürosu Başkanlığı’na teslim edilmiştir, Cumhurbaşkanlığınıza teslim edilmiştir, size bilgi verilmesi için” dedi.

 

SORU: O dosyada ne derdi tam?

SEVİLAY BERK: En son görüldüğü noktalar falan yazılıydı...

 

SORU: Olası mezarının yeri de var mıydı orada?

SEVİLAY BERK: Vardı, plan, pafta numarası ve kuyunun yeri kırmızıyla işaretli...

 

SORU: Kuyu neredeydi?

SEVİLAY BERK: Mağusa Boğazı’nı geçtiğinizde benzinlere doğru sağ tarafta yeni villalar yapılır. O villaların, dereyle denizin kavuştuğu noktadadır...

 

SORU: Yani bu bilgiyi on sene önce Rum Kayıplar Komitesi, Rüstem Tatar’a verdi, Cumhurbaşkanlığı’na...

SEVİLAY BERK: Evet... Bize bilgi verilmesi için o dosyaların verildiğini söyledi Mister İliya... Ama buradakilerin hiçbirisi bir kelime dahi bilgi vermediler bize. Biz bunu öğrenince Rüstem Tatar’a müracaat ettik Kayıplar Bürosu Başkanı olarak. Öyle bir dosyamız olduğunu ve bilgi istedik... Hesap sormaya gittik oraya. Evvela bizi panik içinde karşıladı, öyle birşeyin olmadığını, yalan olduğunu ve her zaman bu kuyuların açıldığını ama içinden hiçbirşey çıkmadığını, İliya’nın dolduruşuna geldiğimizi ve hep herşeyin yalan olduğunu ve bunları unutmamızı söyledi. Hem dedi ki hepimize “Üç beş kemiği alıp ne yapacayık?!” Ben de o 39 yılın acaba nasıl geçtiğini hiç düşünebilir mi, insan olduğumu ve bunun benim hakkım olduğunu, beni yetiştiren atamın kemiğinin böyle sağda solda atılı kalmasına müsadem olmadığını ve onu istediğimi, kemikleri istediğimi söyledim. Madem pafta numarası var, işaretli bir bölge var, lütfen bunu denesinler, açsınlar o kuyuyu ve bize versinler ya da biz açalım. Bizim açamayacağımızı söylediler.

 

MUSTAFA BERK: İlk başlangıçta inkar etti Rüstem Bey, öyle birşey olmadığını, Rumların yalanı olduğunu, hatta Çıkarma’nın oralarda birşey olduğunun iddia edildiğini, kazılıp içinden birşey çıkmadığını söyledi... Bu arada biz sıkıştırınca, “Tamam madem öyledir, alın aynı dosya bizde de var, buyurun” dedi. Ve aynı dosyayı çıkarıp bize Tatar da verdi!

 

SORU: Yani on senedir elindeydi ama ailelere hiçbir bilgi vermedi. Sınır açılınca ancak öğrenebildiniz...

MUSTAFA BERK: Ve son biz sıkıştırınca kabul etti ancak, elimizde Rum’dan alınmış dosya olduğuna inandığı an vermek mecburiyetinde kaldı bana göre! Belki vermeyebilirdi ama bana göre vermek mecburiyetinde kaldı da verdi.

 

SORU: Sonra ne yaptınız? Gidip baktınız mı kuyunun yerine?

MUSTAFA BERK: Tabii gittik, tapudan adam bulup gidip yerini de bulduk. Otlar bürümüştü orayı, hiç ellenmemişti. Birkaç yere müracaat ettik “Aman” dediler “Keseller elinizi. Toplu mezar bu!” Tamam, hürmet ettik. Toplu mezar ellenmezse ellenmez, atamızın kemikleri olmasına rağmen. Ancak aradan bir müddet zaman geçti, bu müddet zarfında oralara inşaatlar başladı. Ben kayınbiraderime dedim ki “Turgut dikkatli ol, yanaşmasınlar kuyuya.” Her hafta gitti kontrol etti o bölgeyi, her hafta... Son gittiğinde inşaat başladığını gördü. İnşaat başladığını görünce müracaat etti polise, sağa sola, dendi ki “Tamam merak etmeyin, şöyledir böyledir” denirken bir gün duyduk ki kuyu açıldı. Tekrar Turgut koşturdu, polise müracaat etti. Polis geldi, laubali bir şekilde “Hani aha hiçbirşey yoktur” gibisinden laflar edildi orada. Polise mürcaat etmişler de birkaç parça köpek kemiği olduğunu iddia ettiler polisler...

 

SEVİLAY BERK: Kuyuyu açan kişi benim bir arkadaşımın yakını. Telefon açtı bir sabah bana... Kuyunun açıldığını duyduk ve ben hemen yazılı olarak İçişleri Bakanlığı’nı ilgilendiren bir konudur. Bu sene Mayıs ayında oldu bunlar. İçişleri Bakanlığı’na acilen çok önemli bir konu olduğunu söyleyerek telefoniyen randevu  istedim, mutlaka görüşmek istediğimi, çok sıkıntılı olduğumu, psikolojik yük altında olduğumuzu ve bu yükü taşıyamayacağımızı söyledim, yardım istediğimi milletvekili, bakan kim ise yetkili erk... Oradaki bayan “Böyle bir randevu alabilmek için yazılı dilekçe getirmeniz lazım, o dilekçeyi getirirseniz alabilirsiniz” dedi. Hemen konuyu toparlayan bir dilekçe yazıp gittim, “Görüşmek isterim bakan beyle” dedim. “Bakan bey özel görüşleri iptal etti, çok yoğundur” dedi. “Ben buradan gitmiyorum, derdimi bugün anlatmam lazım, sıkıntım var, beni dinlemesi lazımdır herhangi birinin” dedim. O zaman beni kalem müdürüne götürdü, Kemal Bey vardı orada, “Buyurun Sevilay hanım” dedi. Amcası kayıpmış onun da. “Paniğe kapılmayın, sakin olun, rahat olun” dedi. “Anlatın” dedi. Anlattım, müracaatımı aldı, “Ben bunu bizzat bakana okutacağım ve senin için çalışacağım, üzülme” dedi. “Git ve telefonumu bekle” dedi. Pazartesi günü aradı beni “Sevilay hanım konuyu bakan beyle görüştüm, sizi kabul edecekti ancak Başbakanlığın gündemindedir bu konu, yakında Strazburg’a gidecek ve konu kayıplar konusu... Başbakanlığa ilettim dilekçenizi, sizinle ilgilenecekler, hükümetin siyaseti de bu konuyu çözmek, bu kanayan yarayı temizlemektir” dedi. Tamam dedim, rahatladım. Tekrar bir telefon geldi bir arkadaşımdan. Şöyle birşey oldu orada: O kuyuyu açan insan, mal sahibi direktif verdi ya kuyunun açılmasına, o inşaatı yapacak olan kişi... Benim arkadaşım mühendistir ve bir şekilde beraber olurlar bazı işlerde. Bir gün karşılaştılar, o mühendis arkadaşım benim sıkıntılarımı çok yakından biliyor. Ben Başbakanlık’tan bilgi beklerken, bu sefer arkadaşımdan telefon geldi bana “Sıkı dur, rahat ol! Sana enteresan bir bilgi vereceğim. O kıyısında kuyu olan arazinin sahibi emir verdi ve kuyuyu açtırdı – kuyuyu kazarken içinde kemikler bulundu, polise teslim edildi, devam edildi... Boşver bunları saklayın, bunlar köpek kemiğidir deyin ve kapatın konuyu diye bir olay çıktı ortaya” dedi. Kardeşim bunu duyunca hemen koşuşturdu ve bu kemiklere sahip çıkmak istedi, ziyan olmasın veya imha etmesinler diye. Olayı anlatan, olayı yaşayan, eliyle kuyuyu açan kişi farkına varmadan, o insanın benim yakınım olduğunu hiç bilmeden olayın psikolojik yükünü taşıyamamış olmalı ki üç beş gün boyunca, böyle bir olay yaşadığını, toplu bir mezarı istemeden açtığını, emir üzerine açtığını ve karşılaştığı olayın kendini çok etkilediğini, buldukları kemikleri polise verdiğini, devam ettiğini, hala kemikleri bulduğunu, onları da verdiğini ve hala kuyuda kemik olduğunu söyledi... Ve bana al sana telefon, bu bu isimler biliyor bu olayı, oradaydılar. Bu telefonlardan daha geniş bilgi alabilirsin” dedi. Ben o telefonları alır almaz hemen yarım saat içinde koştum Başbakanlığa. Üstüme birşey geçirdim ve koştum gittim, direkman Başbakan’la görüşmek istedim madem orada görüşülür benim konum. Böyle bir bilgim var benim. İmha ederlerse ne yapacağım? Nasıl böyle bir sorumsuzluk yaşanır? Başbakan’ın içeride olmadığını söylediler, müsteşarı söyledim, o da olmaz misafiri vardır dediler. “Peki” dedim, “Kim yardımcı olacak bana? Lütfen bana yardım edin!” Zaten anladılar herhalde, panik içindeydim. “O zaman sizi Halkla İlişkiler Müdürü Hüseyin beye götürelim” dediler. Götürdüler beni Hüseyin beye. Hüseyin bey beni can kulağıyla dinledi, verdim o telefonları, bizzat Hüseyin bey açtı telefonu, Muhittin bey denen kişi, müteahhittir ve kemikleri eliyle alan insan, emri de veren mal sahibi, Muhittin bey onun yanında çalışan insandır. Ve yanlış hatırlamıyorsam ismini Muhittin’di adı, arkadaşıma bu bilgileri o getirdi. O anda bilgiyi Muhittin beyden aldı Hüseyin bey ve isyan durumundaydı Hüseyin bey, “Allah allah! Nasıl olur?” diye sıkıntılar yaşadı bunları dinlerken...

 

SORU: Başbakanlık Halkla İlişkiler Müdürü Hüseyin Bey, polisi aradı mı?

SEVİLAY BERK: Hayır aramadı. Müsteşara aktaracağını söyledi konuyu. Acaba devlet eliyle yapılan bir işlem midir? Yoksa bu keyfi yapılan bir işlem midir? Devletin haberi yoksa, ben devletten bunu istiyorum. Devletin erki varsa görmek isterim, bana yardım etsin. Bu kemikleri isterim. Ben orada bunu söyledim. Hüseyin bey “Müsteşarın misafiri var, bu dosyayı görüşmeden hiçbir yere ayrılmayacağım” dedi. “Bu senin getirdiğin bilgileri ileteceğim, aldığım yeni bilgileri de götüreceğim, birşeyler yapmaya çalışacağım” dedi, telefonunu verdi. İki gün sonra bana bilgi geldi, Cumartesi sayın Başbakan gidecekti Strazburg’a, bana Perşembe gün geldi bilgi... Ondan önce dediler ki Rüstem Tatar içeride yok, Başbakan’ın da seyahati vardır, ikisi buluşamıyor, Rüstem Tatar gelince, Başbakan da gelince yurtdışından buluşacaklar, konuyu görüşecekler, sana bilgi verecekler. Beklediğim halde hiçbirşey gelmedi. Sonra Hüseyin bey tekrar bilgi verdi “Müsteşara konuyu ilettim. O da dedi ki konuyla ilgileniyoruz, kayıplar konusu büyük bir hadise, insanların üzülmesini daha fazla istemiyoruz, kimseye fayda getirmez, bize de fayda getirmez...” Güvenlik Kuvvetleri Komutanı, Barış Kuvvetleri Komutanı, Sayın Büyükelçi ve Başbakan, belki Denktaş... Bunlar bir toplantı yaptılar, dört saat süren bir toplantıymış bu, Hüseyin bey bana “Dört saat boyunca özellikle sizin konunuzu görüştüler” dedi, “Bu konuda size yardımcı olmaya karar verdiler, yalnız bu Strazburg’tan dönünce olacak, lütfen müsade et...” dedi. Ben ayrılırken Hüseyin beye bir soru sordum: Bu yükü artık taşıyamayacak haldeyiz, psikolojimiz bozuldu, ben bundan önce de Mehmet Çakıcı’yı aradım birkaç sefer, buluşamadık. Hem psikolojik açıdan yön almak için, hem de bu çaresiz durumda ne yapabilirim? Bana nasıl yön verebilir? Çıkmazdayım, ondan bir aydın olarak, konusu olarak benim psikolojimi anlayabilecek bir insan olarak ona danışmak için çırpındım durdum dört gün boyunca, başbakanlıktan haber beklerken. Ama buluşamadık, ya röportajdaydı, ya televizyondaydı, bir türlü buluşamadık. Ayrılırken Hüseyin beye sordum: “Her an bir gazetenin kapısını çalıp bütün bu yaşadıklarımı ömür boyu anlatmak isterim ve anlatacağım. Ama size saygı duydum çünkü beni insan gibi dinlediniz, saygı duydunuz, bana birşeyler yapacağınızı söylediniz. Size soruyorum: bu konuyu basına aktarayım mı aktarmayayım mı?” “Siz bir insansınız Sevilay hanım, bu sizin hakkınızdır, bir insan hakkıdır. Ben size yön veremem, siz kendiniz düşünün, manevi hakkınızdır bu, birşey diyemem. Ama birkaç gün müsade ederseniz, sanırım hakkınızda iyi olacak...” dedi Hüseyin bey. “Tamam, olur” dedim. Eşime danıştım geldiğinde, “Ne yapalım, arayalım mı bir gazeteyi, anlatalım mı bu olayı?” “Biraz bekleyelim bakalım ne olacak” dedi. Hüseyin bey de kapatırken telefonu “Sevilay hanım en azından Başbakanın dönüşünü bekle Strazburg’tan” demişti. Döndükten sonra o gün bugündür Başbakanlıktan hiçbirşey gelmedi. Ama habire oradaki o kemikler orada açıldı, eller tarafından alındı, bir oradaydı, bir buradaydı. Ya ondadır ya bunda oynadık bütün zaman. Ama bizim bu halimizi düşünün... Hala ellerim titrer yani...

 

MUSTAFA BERK: Bu kuyuda üç kişi vardı, o civar köylerden, Monarga’dan Mehmet Halil Bulli... Kuyunun açıldığını bildikleri için Sevilay’ın kızkardeşinin biri ve o aileden birkaç kişi Denktaş beyden randevu alıyor ve gidip bu konuyu görüşüyor. Denktaş bey onlara demiş ki “Olmaz böyle şey, bu sorumsuzluktur, polisin yaptığı sorumsuzluktur, ben onlara çok sert bir yazı yazacağım” demiş. Neticede bunlar ayrılır. Ayrıldıktan bir gün sonra, baldızıma Denktaş bey bizzat telefon açmış ve demiş ki “Kemikleriniz filan adamdadır, gidin alın...”

 

SORU: Yani özel bir kişi, polis falan değil...

MUSTAFA BERK: Hayır, bilmiyorum kimdir, mülk sahibiymiş... Sakın dedim, bu patlamak üzere olan bir bomba, yarın size alır beş tane on tane köpek kemiği, der ki kemikleriniz bunlardır ve konu kapanır. Bilirkişi tarafından gelsin, ister Birleşmiş Milletler, ister Rum tarafından, ister Avrupa Birliği, nereden gelirse gelsin, bilirkişi gelsin, ona göre teslim alalım kemiklerimizi. Bu arada yine Sevilay’ın kızkardeşleri ve erkek kardeşi gidiyorlar, biri telefon etti onlara, gelin kemiklerinizi verelim diye, gittiler kuyunun yanına, kuyunun yanında kuyudan çıkan moloz değil de, cıvık su var ya, kuyunun kenarına atıldı bunlar. Bunlar sertleşir, kaya gibi oldu... Bir tanesi kemik parçası gördüğünde, orada elindeki anahtarlarla, tornavidalarla kazıdı iki üç saat boyunca, oradaki kemikleri toparlamaya çalıştılar ne kadar buldularsa. Küçük küçük  parçalar. Biz bu parçaları alıp Rum tarafına götürdük, kesin olarak insan kemiği olduğunu öğrendik. Ayak tarak kemiği... Bulunan parçaları belge karşılığında teslim ettik ancak ufak ufak parçalar olduğu için insanlar bizden daha büyük kemikler gelsin ki dedi, bunların DNA testini yapabilelim tam. Bundan da yapabiliyoruz dedi ama kemikler zayolabilir...

 

SEVİLAY BERK: Konuyu anlattık panik içinde... Onlar bunların kesin insan kemiği olduğunu ve çok yüksek bir ihtimalle, yüzde yüz o kuyunun içinden çıkan kemiklerin onlara ait olduğunu iddia ederler, bunu lütfen bizim Kayıplar Bürosu’na ve devletimize söylememizi ve talep etmemizi söylediler. Biz gittik şifahen bu kemikleri talep ettik. En azından bu kuyunun koruma altına altınmasını söyledik.

 

SORU: Polisle herhangi bir temasınız oldu mu?

SEVİLAY BERK: Polisle herhangi bir temasım olmadı...

 

MUSTAFA BERK: Polisle yapılacak olan bir temas zaten başından itibaren sıfırlandı. Çünkü Turgut yani kayınbiraderim polisi çağırdığında oraya alayvari gülerek işte “Hani kemik mi var?” deyip alaylı alaylı konuşmalar yaptı. Bu demektir ki polise itimat yok, polis laubali, görevini yapmıyor veya yapmaması için emir almıştır. Açıklaması bu...

 

SEVİLAY BERK: Açıklaması bu... Şimdi kemikler orada duruyor, bizim DNA testlerimiz verilmiştir ama bu büyük kemiklere sahip çıkmak isteriz evlatları olarak. Oyalamalar vardır.  Kayıp Bürosu’ndan bizi Kutlay beye yönlendirdiler, Kutlay beyin çok insan biri olduğunu, iyi bir politikacı olduğunu ve yardımsever bir insan olduğunu, onun da kayıpları olduğunu, psikolojimizi anlayacağını söylediler. Randevu aldık Kutlay beyden, Kutlay bey de bizi Başbakanık Müsteşarı Eşref Vaiz beye gönderdi. O da kayıp ailesidir. O çok ciddi bir şekilde dinledi, “Kayıp ailesiyim çok iyi anlıyorum” dedi “Ama olaya fazla kaptırmışsınız kendinizi, metin olun. Mutlaka birşeyler yapacağız... 15 gün bana zaman verin” dedi. Biz kuyunun koruma altına alınmasını istedik çünkü oradan su çekiliyor, inşaat yapılıyor, bu kemik parçaları o inşaatın içine dağılıyor...

 

SORU: Yani kuyuyu su almak için mi açtılar?

MUSTAFA BERK: Hayır, izin alamadılar... İmar izni alamayınca kuyunun engel olduğunu anladılar ve kuyuyu bir şekilde açtılar... Açınca da su buldular ve kullanmaya başladılar. Ama ben şaşarım, ne biçim devlettir bu devlet ki toplu mezar olduğu için izin verilmiyor ve bizim kemik sahibi olarak dokanırsak ellerimizin kesileceğini bahsedenler, ne olduğu belirsiz kişiler tarafından emir verilip açılabiliyor ve bu adamların kılına zarar gelmiyor. Adaletin gerçeği!

 

SEVİLAY BERK: Bizim isyanımız burada! İsyanımız budur! Ve bugün hala bu kemikler meçhul kişidedir... Ve Sayın Cumhurbaşkanı telefon ediyor kızkardeşim Nurten’e “Kemikleriniz filan kişidedir, gidin alın” diye. Biz de karşı olduğumuzu, güvenmediğimizi, bir oyuna gelebileceğimizi düşündük, gidip almadık öyle birşey. Raptuzapt altında bize verilmesini, resmi bir şekilde verilmesini istiyoruz. En azından bu komiteler üçlüdür, tek başına kimse hareket edemez, ne Türk, ne Rum, ne de Birleşmiş Milletler. Bu arada Birleşmiş Milletler’e de gittik, olayı aktardık, o da dedi ki Tatar beye gitmeniz lazım, onun görevidir ve yapmazsa bize yaz dedi, en azından size yardımcı olacağız dedi. Ondan da birşey çıkmadı. Bu arada biz ortalıkta sağa sola koşuştururken herhalde rahatsız oldu Sayın Cumhurbaşkanı ve kızkardeşime telefon etti, filandadır gidin alın diye, biz de karşı çıktık tabii, gitmedik. Olay burada duruyor...

 

MUSTAFA BERK: Fakat gayet normaldir çünkü bugüne kadar, 1963’ten bugüne kadar politikalar vatan-millet-sakarya ve şehitler üzerine yapıldı. Bu kayıplar, şehitler eğer verilirse neyin üzerine politika yapacaklar? Bu bir... İkincisi, onlarca kişi var Türk tarafında, Rum tarafında... Bu kemikler ortaya çıkarsa, bunların hampası nereye gidecek? Her biri beş-on bin dolar alır toplantı başına!

 

SORU: Son olarak ne söylemek istersiniz?

SEVİLAY BERK: Kemiklerimizi istiyoruz. Yani ahım çok büyüktür onlara, bu şekilde engeller çıkarıp da bizi huzura kavuşturmayanlara ahım çok büyüktür! Bize yaşattıklarını Allahım onlara versin, bunu diyorum. Ve bizi bu huzurdan mahrum edenler, köpek kemiği değildir atamızın kemikleri. O kemikleri alıp bir yere gömdüğümüzde en azından onlara olan saygımızı kanıtlamış olacağız, bizi yetiştiren insanlara olan saygımızı... Ve en azından huzurlarına gidip bir duamızı yapabileceğiz ve belki şu kadarcık bir görev yapmanın huzurunu yaşayacağız. Bu neden bize çok görülüyor, merak ediyorum. Acaba kendi ailelerini Limasol’dan kemik taşırken buraya, bizimki neden kemik değil? Yahut da ata değil? Yahut da insan değil? Neden bu kadar hafife alınıyor, onu anlamak çok zor. Anlayabilmiş değilim, çözmüş değilim, sabahlara kadar uykularım kaçar, üç ay boyunca bu evin içinde sabahlara kadar dolandım, şekerim yükseldi, tedavi altındayım. Kızkardeşim kanser hastasıdır, hepimiz çok perişanız yani... Yaşadıklarımızı anlatamam... Çektiğimiz yeter olsun...

 

SORU: Teşekkür ederim bana konuştuğunuz için...

 

(Devam edecek)

 

(*) Bu yazı dizisini YENİDÜZEN gazetesi için hazırladım, Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org