Yeraltı Notları, 11 Ağustos 2003

Sevgül Uludağ

 

Sevimli dalmaçyalı Jelly!...

Hayatımız yepyeni renkler, yepyeni heyecanlar ve kaygılarla sürüyor...

Yeni renkler arasında oğluma armağan edilen Jelly var...

Jelly harika bir dalmaçyalı... Tıpkı “101 Dalmaçyalı” filmindeki köpecikler gibi beyaz tüyleri üstünde siyah benekleri var... Henüz bir aylık... Bu yüzden bütün davranışları bebek hallerini andırıyor...

Kedili bahçemize 50 yıldır ilk girebilen köpecik o: bundan önce bu evin tarihçesi kedilerin tarihçesi gibiydi... Bir “kedi” ailesiydik hep – köpeklere bu bahçede hiç yer olmamıştı...

Son iki yıldır oğlum bir köpeğin özlemini çekiyor, hatta kaplumbağacık Don Piedro’yla dalga geçiyordu:

“Bak ne kadar donuk bir hayvan! Çağırınca gelmiyor! Köprüsünün altından çıkmıyor bile!... Köpek öyle mi? Bir köpeğimiz olsaydı çağırınca gelirdi hiç olmazsa!...”

“Yapma Burak! Sorumluluğunu alabilecek misin?”

“Alırım!...”

Kimse kimsenin hayatını onun adına yaşayamaz. Her birimizin sayısız düşü, yapmak istedikleri, özledikleri, sevdikleri, sevmedikleri, ulaşmak istediği yerler var... Oğlumun düşü de bir köpeciğe sahip olmaktı... Bunu engellemeye hakkımız olmadığını düşündüm – bir şans vermeliydik düşünü gerçekleştirmesine... Sorumluluk alıp alamayacağını yaşayarak görmeliydi...

Böylece sevimli dalmaçyalı Jelly hayatımıza katılıverdi...

Gelir gelmez önce mavi yaseminin altını kendine mekan seçti – sonra minik, benekli burnuyla toprağı koklayarak, neresinin güneş, neresinin gölge, neresinin sıcak, neresinin serin olduğunu keşfe çıktı... Mülverin altı da fena değildi... Taburelerin üstünden kaptığı kibrit kutularını, çakmakları, oyuncaklarını buraya saklayabilirdi... Canı sıkıldığında yemek ve su kaplarını da taşıyabilirdi mülverin gölgesine... Orası hazinelerini gömeceği mekan olacaktı...

50 yıldır yalnızca kedilerin girebildiği bu bahçedeki farklılığı ilk keşfeden yine kediler oldu: belli belirsiz bir köpek kokusu alıp azıcık telaşla geçip gidiyorlar. Jelly uyuduğunda usulca onun yemeğini atıştırıyorlar... Jelly henüz kediciklere havlamaya başlamadı ama kedicikler ne olur ne olmaz, temkinli davranıyor... Zaten evin kedisi Yastık da bir ay önce zehirlenip öldüğü için Jelly’yi pek inciten olmuyor...

Oğlum ona plastik bir sebze kasasından harika bir yatacık hazırladı – kendi bebekliğinden kalma akşam alacası leylak renkli bir yastığa, gökyüzünün masmavi renginde üçgen yastıcıklar ekledi... Jelly’cik kasasını çok sevdi... Koşup oynuyor, yemeğini yer yemez gidip kasasına yastıkların arasına gömülüp uyuyor... Rüya görüyor... Uykusunda gülüyor ya da korkuyor. Minik bebekler gibi enerji dolu uyanıyor, biraz daha oynayıp biraz daha yiyor, çiçekleri kemiriyor, kaktüsün dikenleri diline batınca inleyerek kaçıyor - oynarken aniden olduğu yere uzanıp tekrar uyuyor annelerin huylarını iyi bellediği bebecikler gibi...

Ev halkı onu sevgiyle karşıladı... Hayvanlarla pek arası olmayan canyoldaşım bile “Jelly’cik, gel kızım... Napan sen?” demeye, Sinyoritta Jelly’nin başını okşamaya, onunla oynamaya girişti... Hatta oğlumla birlikte ona tahtadan bir kulübecik yapmaya hazırlanıyor - kulübe beyaz boyanacak ama üstünde Jelly gibi siyah benekleri olacak!... Bunca yıldır “Bu eve köpek giremez! Köpekler pis hayvanlardır! İğrenirim ben!” diyen annem Jelly’nin hallerine güler, onunla diyaloğa girer oldu... Hatta ondan hiç beklenmeyen birşey yaparak, İstanbul’dan Jelly’ye çıngıraklı bir tasma ve bir zincir alıp getirdi! Bunu da “Çıngıracıklar çalınca, nerede olduğunu anlarız!” diye açıkladı!... Köpekleri sevmediğini sanırdık, meğer öyle değilmiş...

Kasabımız da Jelly’yi çok beğendi, “Onu altı aylık olana kadar incecik kemiklerle besleyeceğiz” diyerek, payını ayırmaya girişti... İkindileri misafirliğe gelen dayımlar da pek hoşlandı Jelly’den – İsmet yenge onun yüzünün tıpkı bir kuzucuğa benzediğini söylüyor... Ablam zaten Jelly’yi sevmeye dünden razıydı – arka arkaya ölen iki köpeciği Halayık ve Tintin’in boşluğunu henüz dolduramamıştı. Jelly’yi kucağına alıp okşamayı, onun sivri dişçikleriyle eteklerini çekiştirmesini ya da terliklerini yemeye kalkışmasını gülümseyerek izliyor...

Bütün dostlarımız Jelly’ye bayıldı:

“Çok sevimli bir köpecik bu!”

Elbette bunca ilgi ve sevgi karşısında Jelly’cik azıcık şımarmasa olmazdı – konuklar gelince çok seviniyor, onlarla oynamak, terliklerini alıp kaçmak, bunları mülverin altına, hazinelerinin olduğu yere gömmek istiyor...

Lefkoşa’nın cehennem sıcakları, akşamüstü yerini rüzgargüllerini sallayan incecik bir serine bıraktığında, Jelly çocukluğumdan kalma rafya bir sandalyeye kıvrılıyor - arada bir homurdanıp iç geçiriyor... Her gece öten baykuşçukları dinleyerek uyuyor...Sabahları kumrular kanat çırparak havuzdan su içmeye geldiğinde ya da serçelerin telaşlı ötüşleriyle uyanıyor... Başını yeşil sebze kasasından kaldırıp masmavi gökyüzüne bakıyor - yepyeni bir gün başlıyor: Jelly’cik dünyayı keşfetmeye hazır!...

Jelly bizlere sevgiyi yeniden öğretiyor – dünyamızı, dünyamızda yaşayan canlıları, akşam öten baykuşları, sabah su içmeye gelen kumruları yeniden sevmeyi öğretiyor...

Sevmek yeniden doğmak gibidir: bir de sevdiklerinizin gözüyle izlersiniz dünyayı.. Kendi içinizden çıkar başka yaşamlara katılırsınız... Ters orantılar kurarsınız: sevdikçe azalmaz, çoğalırsınız... İçinizde, ta derinlerinizde bir yerde insanlığınızın daha bir bilincine varır, o huzurlu noktacığınızı bulursunuz... Kendinizle ve dünyadaki yaşamla barışır, enerjinizi evrensel enerjiyle bütünleştirirsiniz... Paranın asla satın alamayacağı bu duyguları hissettikçe dünyanın yaşanacak bir yer olduğunu tekrar kavrarsınız...

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org