Yeraltı Notları, 15 Ağustos 2003

Sevgül Uludağ

 

Palluryotissa’da...

Palluryotissa’da salaş bir Kıbrıs meyhanesinde oturuyoruz...

Burası o kadar sıradan ki, tam bize göre... Hiçbir iddiası yok...

Yaşlı bir karı-koca çalıştırıyor burayı – menü fiks... Yalnızca “şeftalya, kleftikon, suflakya” var – yanında salata, tahın ve pancar... Ve elbette çakistez ve birkaç parça pide...

“Down to earth” dedikleri, proleterya usulü bir Kıbrıs meyhanesi...

Çevredeki masalarda Kıbrıslırum aileler var – çoluk çocuk evden dışarı atmışlar kendilerini Ağustos sıcağında... Onlar Lefkoşa’da kalmayı seçmiş olanlar... Çünkü Ağustos ayı gelenektir güneyde, herkes ve heryer tatile gidiverir... Lefkoşa boşalır...

Geçen hafta oğlunun askerlik sorunları, para sorunları, vergi sorunlarıyla bunalımış arkadaşım Andrulla şöyle demişti:

“Ben Ağustos’ta tatile çıkmaktan vazgeçtim Sevgül! Lefkoşa boşaldığında harika oluyor! Ne trafik, ne gürültü! Oh!... Bütün kent ayaklarımın altında!... Bu yüzden her Ağustos Lefkoşa’dayım!...”

Eğlence’de bir kebapçıya gidecektik ama malum Ağustos nedeniyle kapalıydı, bu yüzden Palluryotissa’ya geldik...

Lokantayı çalıştıran yaşlı karı-koca, Fellini filmlerinden karakterler gibi...

Adam yaşlı, sırtında beyaz bir atlet, omzunda bir peşkir...

Kadın İspanyol filmlerindeki falcılara benziyor, zayıf, esmer...

Gözleri ne çok şey görmüş Kıbrıs denen bu coğrafyada...

Falınıza bakıp gizemli şeyler söylemesini isteyeceğiniz gizemli kadınlardan...

Servisi yapan, Sri Lankalı emekçi bir genç kadın... Gizli bir şarkının eşliğinde neşeyle topluyor tabakları, çatalları... Aslında kesinlikle burada, Palluryotissa’da değil... Cıvıl cıvıl, başka bir dünyada o... Seslendiğinizde duymuyor, görmezlikten geldiğinden değil, yalnızca burada değil... Başka bir yerde, belki Sri Lanka’da, belki Leymosun’da erkek arkadaşıyla bir sahilde, belki gökyüzünde yıldızlar arasında... Uzun boylu ve güzel... Gözlerinde yıldızlar olduğu kesin – bu yüzden şişede su bittiğinde “Nero baragalo!” diye birkaç kez seslenmemiz gerekiyor, ya da “Ena bodiri baragalo!...” Herhalde bu yüzden siparişleri almasına izin yok, çünkü mutlaka karıştıracaktır!... Ona kızmıyorum, tam tersine gülümsüyorum çünkü hayat dolu, neşeli...

Her koşulda kendi dünyasını yaratabilen bizlerden biri!...

Yorgos getirdi bizi buralara... “Bakery”lere takılacağımızı duyunca, “Sizi düzgün kebap yapan biryerlere götüreyim” deyiverdi, ben de “Ey...” dedim, “Canyoldaşımla, oğlumla konuşayım! Esas olan oğlumun ne yapmak istediği! Kabul ederse eyvallah!...”

Canyoldaşım ve oğlumla yeni merağımız kendi arabamızla güneye geçmek, kendi ülkemizin öteki yarısını tanımaya çalışmak... Kuzeyde olmayan “bakery”lere takılmak, 24 saat hizmet veren bu harika yerlerden elmalı, peynirli, tavuklu çörekler, kaymakyağlı sini gatmerleri alıp Ağustos’un 40 derecelik bunaltıcı sıcakları yerini azıcık akşamserinlerine verdiğinde evimizde, havuzbaşında bunları atıştırmak!... Ve elbette bir de yüzde yüz yağ oranına sahip sütler!

Yorgos sırf “bakery”lere takılmak için güneye geçeceğimizi duyduğunda hayretler içinde kalmıştı:

“This is ridiculous!”

Yani “Bu çok saçma!...”

“Hayır Yorgos! Hiç de saçma değil! Kuzeyde bulabildiğimiz şeyler için alışverişe değmez! Ama güneyde bulabildiklerimiz, renk katar hayatımıza!...”

“Peki ya süt?...”

“Ama bilmiyorsun, bu uzun öykü... Bizde DDT sorunu vardı, bu yüzden sütlerimizin yağı alınıyor yıllardır... Bu yüzden yağlı süt içmek mümkün değil! Tam yağlı sütün tadı başka oluyor!...”

Yorgos bir denizaltı biyoloğu... Balıkların doğasını biliyor, yaşam döngülerini, huylarını suylarını.... Babası Latin kökenli Kıbrıslı, annesi Kıbrıslırum yani kendi de ender kültürlerimizin bir parçası ama bunu pek kabul etmek istemiyor! O yalnızca bir Kıbrıslı olarak bilinmek istiyor. Altı aydır işsiz... Yıllarca Worldwide Fund for Nature (Dünya Vahşi Doğa Fonu) için çalışmış... Liseyi bitirdikten sonra üniversite eğitimini İsveç’te almış, masterini Fransa’da yapmış. Uzmanlığına uygun iş bulamayınca Yunanistan’da yaşamayı seçmiş... 23 Nisan’da “sınırlar” aralanınca heyecanlanmış: Kıbrıs’a dönüş yapmak istiyor iş bulabilirse... Dünya Vahşi Doğa Fonu’ndaki işi nedeniyle yeryüzünde ayak basmadığı coğrafya kalmamış... Kuzey Afrika’nın vahşi çöllerinden Akdeniz’in bütün ılık iklimlerine dek ayak basmış... Singapur’lara dek uzanmış...

Ama tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkanı gibi, gene de “Kıbrıs!...” diye atıyor yüreği...

Yorgos, yemekten sonra bizleri Palluryotissa ve Eğlence bölgelerinde “sınır”ı görmeye götürmekte ısrarlı – eski Larnaka yolunda yolalıyoruz... Güney-kuzey arasındaki ölü bölgeyi tarıyoruz... Canyoldaşımın 10 yaşındayken Kaymaklı’daki mahallesinden uzun uzun yürüyüp ulaştığı Regis fabrikasını bile buluyoruz...

Güneyden kuzeye bakıp nerede olduğumuzu tahmin etmeye çalışmak tümüyle absürd bir duygu: “Sınır” aynı anda hem var, hem yok!...

Burada, güneye geçebiliyorsam, “sınır”ın “anlamı” ne?

“Sınırlar” aralandığına göre, güneyden kuzeye bakmanın “anlamı” ne?...

Bu yıkıntıların, bu dikenli tellerin, bu varillerin, bu duvarların işi ne buralarda? “Sınırlar”daki askerlerin? Birleşmiş Milletler’in?...Şu ilerisi Haspolat olmalı, az ötede parlayan ışıklar herhalde Ercan, yani Kıbrıs dilinde Timbu...

Canyoldaşım Kaymaklı’daki trenyolundan dümdüz yürüdüğünde, buralara dek ulaşabileceğini anlatıyor...

Yorgos, Mağusa Kapısı yakınındaki barikatlara götürüyor bizi – dikenli teller, yıkık dökük binalar, içi kum dolu variller... Tam karşıda bizim mahalle... Ahmet dayının meşhur araba mezarlığı...

“Yorgos! Ne yaptığımızın farkında mısın? Bölünmüş bir kenti birleştirmeye çalışıyoruz!...”

Yurdumuzu birleştirmeye çalışıyoruz!

Her barikat, her yıkık ev, her dikenli telin karşısında durup karşıya bakıyorum:

Şu anda neredeyim? Karşı tarafta hangi mahalle var? Hangi ev? Hangi sokak?

Neresi tanıdık?...

Neresi yabancı?...

Bu yapay “sınırlar” neden hala eski bir “masal” gibi duruyor?...

Neden yıkmıyoruz onları?

Engel olan ne?...

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org