Yeraltı Notları, 16 Ağustos 2004

Sevgül Uludağ

 

“Kemikleri almamızı Denktaş ve muhtar engelledi...(*)

*** Cemaliye Şoförel

KAYIPLARIN İZİNDE

Sevgül ULUDAĞ

 

***  Eşi Cuma Hamit ile oğlu Hamit Cuma, Dohni’den Andriko Foru tarafından alınıp toplu bir mezara gömülen Cemaliye Şoförel, yakınlarının kemiklerini geri istiyor:

 

“Kemikleri almamızı Denktaş ve muhtar engelledi...(*)

 

***  Beş çocuk annesi Cemaliye Şoförel Dohni’de yaşananları YENİDÜZEN’e anlattı... Dohnili Andriko Foru’nun köydeki Kıbrıslıtürk erkekleri teker teker evinden topladığını anlatan Şoförel, onların iki otobüsle köyün dışına götürülerek toplu bir mezara gömüldüğünü, oğlunun ve eşinin bir daha geri gelmediğini söylüyor...

 

***  Uzun süre eşinin ve oğlunun geri gelmesini bekleyen beş çocuk annesi Cemaliye Şoförel, kuzeye geçtiğinde Taşkent’e yerleşti... Uzun yıllar oğlunun ve eşinin izini aradı... Çocuklarına iş verilmedi... Sınırlar aralandığında güneye giderek DNA testi için kan veren Cemaliye Şoförel, eşinin ve oğlunun kemiklerini geri istiyor ancak köyün muhtarıyla birlikte Rauf Denktaş’ın buna engel olduğunu anlatıyor...

 

***  “Tek istediğim kemiklerimizi geri alıp onları gömmek, gidip bir su dökmek, çiçek götürmek, okumak... Onlar orada, biz burada, böyle olmaz...” diyen Cemaliye Şoförel, yaşadıklarını anlattı...

 

Cemaliye Şoförel’i bana gazeteci Hasan Kahvecioğlu tanıştırdı. Cemaliye hanım Kahvecioğlu’nun teyzesi. Onunla konuştuktan sonra bir gün boyunca kendime gelemedim... Ve anladım ki Dohni’nin hikayesini ayrıntılı biçimde bilmeyen birisi, Kıbrıs sorununun ne olduğunu da bilmiyordur... Cemaliye hanımın hayatı, sanki bunun kristalize olmuş hali...

Cemaliye hanım Lefkaralı, Dohni’ye gelin gidiyor, Cuma Hamit’le evleniyor. Beş çocuğu oluyor... Cuma Hamit otobüsüyle köyde şöförlük yapıyor, civar köylere ve Leymosun’a, Larnaka’ya gidip geliyor. Cemaliye hanımın anlattığına göre karma bir köy olan Dohni’de Rumlarla iyi geçiniyorlar, hatta köyde bir Rum otobüsü olmasına rağmen, Rumlar Cuma beyin otobüsüne binmeyi tercih ediyor...

Ama savaş, insanların içinde gizlenmiş ırkçılığı ve şiddeti açığa çıkarıyor. Aynı köyden yine otobüsleri, kamyonları olan Andriko - ki Cuma Hamit otobüsü bozulduğunda Andriko’ya çok yardım etmiştir - 14 Ağustos’ta köyün erkeklerini elinde megafonla açık bir cipte gezerek teker teker toparlıyor. Erkek çocukları da affetmiyor Andriko Foru - buna itiraz eden annelere “Ne çocuğu? Onları emziriyor musunuz da çocuk diyorsunuz?” diyor ve kadınların gözünün yaşına bakmadan alıp köyün okuluna taşıyor hepsini... Komşu Terazi köyünden toplanmış olan erkekler de okula getiriliyor... 15 Ağustos sabahı köye iki otobüs geliyor ve Dohnili Kıbrıslıtürk erkekler ve çocuklarla Terazi köylü Kıbrıslıtürk erkekler ve çocuklar bu otobüslere doldurulup bilinmeyen bir yere götürülüyorlar... Aslında ölüme götürülüyorlar, bir toplu mezara gömülmeye...

Otobüste Cemaliye hanımın 19 yaşındaki oğlu Hamit ve eşi Cuma da vardır... Dohni’de tek bir Kıbrıslıtürk erkek bile bırakılmamıştır ve bugün yolunuz Taşkent köyüne düşerse, burada yaşayan tüm kadınların aynı durumda olduğunu görebilirsiniz... Taşkent yani Voni köyünde Cemaliye hanım bize yüreğini açtı: öyküsünü anlattı, acısını, umudunu ve gözyaşlarını paylaştı... Sınırlar aralandıktan sonra köylüler Rum tarafına gitmişler, DNA testi için kan vermişler, güneydeki toplu mezarın açılmasını, sevdiklerinden geride kalanların kendilerine verilmesini istemişler. Cemaliye hanıma göre Rauf Denktaş ile köyün muhtarı, mezarların kuzeye taşınmasını engellemişler, buna izin vermemişler...

Cemaliye hanım tek birşey istiyor: oğlundan ve eşinden geride kalanları Rum tarafındaki toplu mezardan alıp,  uygun biçimde kuzeyde gömmek, mezarlarına ziyaret yapmak, bir çiçek götürmek, bir su dökmek...

Bunu ona çok görenler utanmalı... Ve Dohni’nin hikayesini bu adada yaşayan herkes, ister Kıbrıslıtürk, ister Kıbrıslırum, isterse başka etnik kimliklerden insanlar olsun, herkes ama herkes öğrenmeli... Savaşın yıkımını öğrenmek, ırkçılığın, şovenizmin, milliyetçiliğin nelere kadir olduğunu kavramak ve toplu mezarların bir daha asla bu adacıkta var olmamasını sağlamak için... Milliyetçiliğe daha fazla kan vermemek için öğrenmeli bunları ve çocuklarımıza da öğretmeli...

 

Cemaliye Şoförel’le Taşkent’teki evinde yaptığımız röportaj şöyle:

 

SORU: Kaç yaşındasınız?

CEMALİYE ŞOFÖREL: 64 yaşındayım...

 

SORU: Nerede doğdunuz?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Lefkara’da doğdum, Dohni’ye evlendim... Altı kardeştik... Cuma Hamit’le evlendiydim. Efendim şöfördü. Limasol’a işçi götürürdü, servis yapardı, gidip gelirdi İngiliz talebelerini Polemitya’ya götürürdü. İskele’ye giderdi... Panayır olurdu, halkı panayır yerine götürürdü, sinema olurdu, oraya götürürdü halkı, uğraşırdı işte. Ben hayvancıklarım vardı oğlucuğumun, onlara bakardım, çocuk bakardım, süt yapardım, nakış yapardım, o kadar...

 

SORU: Lefkara işini nasıl öğrendiydiniz?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Lefkara’da öğrendiydim, yedi yaşından beri öğrendim. Okula giderdik, okuldan çıkınca nakış ederdik. Annem bilmezdi, köylüden öğrendik nakış etmeyi. Dohni’ye gittik, gene aynı. Çocuklarımın masrafını çıkarırdım Lefkara işleyerek... Bugüne kadar nakışım üstünde, işlerim gene...

 

SORU: Kaç çocuğunuz olduydu?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Beş çocuğum oldu, dört oğlum bir kızım.

 

SORU: Nasıldı Dohni’de hayat? Küçük köy müydü, büyük köy müydü?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Çok büyük köy değildi, buradaki gibi ama iyi geçinirdik.  Karışık bir köy. Rumlar, Rum şöför olduğu halde, benimkinin arabasına binerlerdi hep, giderlerdi. Rum arabasına binmezlerdi, benim beyim Cuma’nın arabasına binerlerdi.

 

SORU: Sonra nasıl oldu olaylar? Biraz anlatabilir misiniz?

CEMALİYE ŞOFÖREL: 20 Temmuz’dan sonra,  Temmuz’un sonuna doğru Birleşmiş Milletler silahları topladıydı bizden... Rumlarnan beraber topladıydılar...

 

SORU: Köyde çatışma oldu muydu o tarihe kadar?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Oldu, biz karşılık vermedik çünkü silahımız yoktu, topladıydılar silahları. Silahları topladıktan sonra adamları bir bir götürürlerdi Kalovosson köyüne, orada bir bir döverlerdi kendilerini, gelene söylemezlerdi şu döverler ama çok felaket döverlerdi kendilerini. Beş-altı kişiyi götürdüler, dövdüler. Ondan sonra biz bunları duyunca benimkine dedim kaçalım, sonu felakettir. O da bana “Bırak da Türkiye onları yeycek, merak etme. Nere gideceyik? Hiçbir yere gidemeyik. Bize da hiçbirşey olmaz” dediydi. Öyle güvendi kendilerine...

 

SORU: Çatışmalara dönersak, Dohnili Kıbrıslırumlar mıydı ateş eden size yoksa başka köyden gelenler miydi, yabancılar mıydı?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Kendi köylülerimizdi... Bundan sonra dediler ki bizim erkeklerimiz toplansın, gelsinler Kilise’ye ve bir konuşma yapacayık kendilerine. Hemen toplandılar. Dar bir sokak var bizim orada, giderken hemen ateş açtılar, ateş açınca hepimiz evlere sokulduk, çocukları da bacaklarımızın içine aldık. Bizim araba yukarıdaydı, onu kurşunladılar. Su bombasını patlattılardı otobüsün. Ondan sonra Rumun biri benimkiynan çok iyi giderdi güya, gitti kendine su bombası aldı, yardım etti otobüsü onartsın.

 

SORU: Peki ateş ettiklerinde ölen oldu muydu?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Hayır olmadı... Böyle attılar. Kadın bile pencereden atardı bize kurşun. Benimki gitti ve dedi ki kendine “Senin karın bile ateş etti otobüsüme” ama adam inkar etti, halbuki gördüydüler kadını ateş ederken... Ateş ettikten sonra kalmaya devam ettik köyde, sarılıydık, gidecek yerimiz yoktu, etraf hep Rum köyüydü, hiçbir yere gidemezdik...  Sonra devri günü topladılar adamları, gelesiniz okula da bir konuşma yapıp sizi göyverelim dediler. Herkes duydu. Birkaç kişi saklandı. Miyafonnan Andriko, Stasi, Mihalaki - köyden iyi tanıdığımız insanlar bunlar... Dediler ki iki de yabancı vardı ama ben gözümle gördüm, Andriko’ydu... Komşunun oğlunu tutardı ve gelirdi, Andriko miyafonu tutardı, açık cibin üstünde, durdu ve çocuğu aldı. Küçüktü çocuk, 13 yaşında... Mühlet hanımın oğlu... Mühlet onlara “Bu çocuk, neyini alacaksınız?” dedi. Andriko da ona “Çocuktur? Emzirirsiniz gendini?” dedi. Çekti aldı çocuğu, cipe koydu, gitti, o gidiş. Erkekleri bir gün bir gece tuttular okuldu, devri günü bir otobüs doldurdular gittiler... Bir otobüs sabah saat 9’da gitti, 2’ye doğru ikinci otobüs gitti. Herhalde onu götürdükleri yere diğer otobüsü da götürdüler. O zamandan görmedik ne olduklarını. Bir ümitle yaşardık ki gelecekler... Buraya geldik ve bazan çocuklar birşey toplaylım götürelim derlerdi, yok oğlum biz bunda kalmaycayık, kaçıp gideceğiz evimize baban gelecek derdim. Öyle bir umutla geldiydik ama maalesef hiçbirşey görmedik.

 

SORU: Oğlunuz ve kocanız kayboldu...

CEMALİYE ŞOFÖREL: Oğlum Hamit Cuma 19 yaşında ve kocam Cuma Hamit kayboldu... Bugüne kadar 30 sene... 15 Ağustos gene seneleridir. 15 Ağustos’ta götürdüydüler... Dört tane çocukla geldim buraya Taşkent’e (Voni’ye). Önce kaçırdılar orada kalan birkaç kişiyi, benim evim mükemmeldi diye benim evime koydular, kilitlediler. Yeğenim Turgut geldi, onları yataklarla örttü ve Köfünye’ye götürdü. Ondan geçirdi onları diye artık Rumlar başladılar görümceme gidip gelmeye... Onun kocası askeri üslerde işlerdi diye kurtulduydu.

 

SORU: Köyün kaç erkeğini aldıydılar?

CEMALİYE ŞOFÖREL: 74 kişi aldılar. Bir kadınının, Sultan abanın aldılar dört oğlunu, kocasını, kardeşini... Fevziye’nin kocası vardı, dört kardeş onlar - Hüseyin, Salih, Cuma, Turgut... Dört kardeş birden... Her bir evden iki kişi, dört kişi, beş kişi, öyle alındı, gitti... Bindirdiler otobüslere, akibetleri bulunmadı. Bizim de kayıptırlar, kayıptırlar...  Bir gün bana beyaz bir mendil geldi, üzerinde “Cuma hayattadır” yazardı ve kanlı bir parmak izi... Ve Şevket dayının oğlancığı Mustafa’nın da adı vardı üstünde mendilin. Ve Süleyman Mehmetali. Kızkardeşimin oğlu Hasan Kahvecioğlu öğretmendi Pergama’da ve gittik bize yardımcı olsun. Kaç defa gittik 74’te, 75’te... Bir sene gidip geldik Pergama’ya... Bize derlerdi “Hah! Filan yerde gördük Cuma’yı, kalede gördük Cuma’yı, Limasol’da kalede gördük” falan... O mendilin üzerinde “Nolur bizi kurtarın, biz hayattayık” yazardı, “Limasol kalesindeyik...”

 

SORU: Kim yapardı bunları?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Hiç bilmem kim yapardı... Peşine düştük, taksiciler bulduk, çok para yediler... Nereye söylerlersa koştururduk, bir sene Fatmanım, Mehmetali, ben ve komşumuz koştuk durduk... Mehmetali kurtulanlardandı, birkaç kişi kurtulan askerdi, birkaç kişi ağaçlara sığındılardı, kuyuya ve kurtuldular. Benim oğlum Hamit, öğretmen Ahmet beynan kuyuya indiler, saklıydılar. Ben bilirdim ki kuyuda saklıdırlar. Sonra tabii konuşurlardı... Ahmet bey oğluma dedi ki “Benim evde bir karpuz vardır büyük, 15 kilo gelir... Gel gidelim göresin...” Çıktılar kuyudan, geldiler gördüler, o tekrar kuyuya indi, benim oğlum da arkadaşı Osman vardı, ona girdi. Ben zannederim ki saklıdır kuyuda. Ne vakit ki topladılar ve aldılar da giderlerdi, o zaman komşunun evinden çıktığını gördüm oğlumun da... Son görüşüm, şu sarıldım üstüne, onu bilirim... Çeşidini bağırdık, bırakın diye!

 

SORU: Kimdi alan oğlunu?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Andriko’ydu...

 

SORU: Andriko ne iş yapardı o köyde?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Makarios’çuydu evvel... Makarios’çuydu, öldüreceklerdi kendini, saklandı, kurtuldu o. Şimdi de bizimkileri bitirdi. 15 Temmuz’da saklandı... 20 Temmuz’dan sonra çıktı dışarı.

 

SORU: Andriko yaşar mı?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Yaşar...

 

SORU: Gördün mü kendini?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Görmedim... Bilirim yaşadığını, gidenler görür... Çıkar mı insan içine? Kaç kişi bizden gitti Dohni’ye, çıkmaz dışarı... Dohni’de tam girişte oturur. Köyü girerken bir hayli kamyonlar, traktörler, şirolar var, hep onundur.

 

SORU: Oğlunu ve kocanı Andriko’nun aldığını sen gözünle gördün...

CEMALİYE ŞOFÖREL: Hepsini o aldı, bütün erkekleri toplayan odur. Okula götürdü, Stasi kapıda beklerdi.

 

SORU: Stasi ne iş yapardı?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Stasi Amerika’daydı ve bu olay olunca bütün gece geldi Kıbrıs’a... Geldi Kıbrıs’a... Sonra okula gittik yemek götürelim ve kocam ağlardı... Komşu gitti, kahve getirdi kendilerine, “Be Cuma al da iç kahve” dedi. “Be Mühlet aba, zehir getir bana içeyim” dedi. Ben gittim, yemek götürdüm, hiç unutmam. Böyle cam kırıktı okulun ve çocuğum çıkardı böyle başını, “Anne” dedi “Son bir defa öp beni” dedi... Allah beni yaksın... Uzandım o parmak aralarından ve öptüm kendini...

 

SORU: Okulda kimler vardı?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Okulda bütün köylülernan karşılaştım ve Terazi köylüleriynan... Terazi köyünden da topladıydılar erkekleri, onlar da oradaydı... 92 kişiydiler hepsi. Stasi de beklerdi kendilerini, silah bacaklarının içinde... Stasi’nin soyadını hatırlamam çünkü o Amerika’daydı ve o gecelerde geldiydi...

 

SORU: Ne otobüsüne koyduydular kendilerini? Köyün otobüsü müydü yoksa başka bir yerden mi geldiydi otobüsler?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Başka köyden getirdiler, bizim köyden değil, başka yerden getirdiler, koydular kendilerini otobüse. Sabahın saat dokuzunda, ben tam indim gideyim göreyim kendilerini... 15 Ağustos günüydü... Birinci harekatta birşey olmadı köyde, ikinci harekatta topladılar erkeklerimizi. Sabah dokuza çeyrek kalarak otobüslerden biri geldi köye, bir tanesi de ikide geldi. 15 Ağustos’ta... Dokuzda tam aldılar kendilerini gittiler... Bir kere daha da görmedik... Oğlum kuyuda kalsaydı kurtulacaktı, hoca kendine git karpuzu getir dediği için kuyudan çıktı... Ve alındı... Aldıkları zaman oğlumu ve kocamı, her gün bir fırın vardı, onun üstüne çıkar basardım çığlığı, ağlardım... Birleşmiş Milletler Barış Gücü gelseydi köye, bunlar olmazdı. Aslında Tatlısu’yu götürüp katledeceklerdi ve hemen yetişti Barış Gücü, yazdı kendilerini, kurtuldular. Ondan döndüler bizimkilere ve bizimkiler gitti...

 

SORU: Erkekleri alıp gittikten sonra siz köyde kaç gün daha kaldınız?

CEMALİYE ŞOFÖREL: İki ay daha kaldım. İki ay bekledim, hiçbir haber yok... Evimizdeydik, hiçbir yere gidemezdik ki... Köyde herkes ağlardı, biri düşer bayılırdı, öteki düşer bayılırdı. Ben bayıldım, doktor geldi, garantiye aldılar beni... Sadece kadınlar kaldıydı köyde, hiç erkek yoktu... Barış Gücü 20-22 gün sonra geldi. Şimdi neye geldi? Adamlarımızı aldıktan sonra... Hiç haber almadık onlardan... Barış Gücü geldikten sonra İngilizce bilenler ne olup bittiğini, Andriko’yu falan söyledi kendilerine. Ben iki ay kaldım köyde, sonra beni kuzeye ablam geçirdi. Kahvecioğlu’nun annesi yani... Lefkoşa’da yurtta kaldık bir ay... Kız lisesinin yurduydu... Kızkardeşim izin aldı beni geçirsin diye Dohni’den kuzeye, Rum arabalarıyla bindik geldik, yokladılar bizi barikatta. Geçitkale’ye gittik, oradan da Lefkoşa’ya. Ondan sonra Dohnili kadınları hep geçirdiler bu tarafa. Dohni’deyken anayoldan esirleri geçirirlerdi otobüslerle, kadınlar anayola çıkar bakardı, belki yakınlarını görebilirler diye, “Yoktur yoktur!” diye bağırırlardı...  Obir bas geçerdi, yoktur, yoktur! diye bönürürdü insanlar. Dohnili Kıbrıslıtürk erkekleri okuldan alıp otobüslerle Muttayaga’nın yanında Ayafilaga’ya götürdüler, oraya toplu mezara gömdüler. Ama biz bilmezdik bunu daha... Biz buraya geldik, hepsi geldi, toplandık. Hala daha beklerik, Denktaş’a giderik adamlarımızı kurtarın diye... Tamam gelin yürüyüşe derlerdi, giderdik. Tamam gelin aha Klerides konuşma yapacak, Rumca bilen gelsin konuşsun derlerdi, seçtiler beni ve birkaç kişi gidip konuştuk. Dedim Rum’a “Kayıplarımız bizim... Aldılar adamlarımızı sapasağlam gittiler, ölüdürler, sağdırlar, hiç bilmeyik...” “Bizim de kayıbımız var” dedi, sadece o kadar. Dışarı nasıl çıkardılar kendini, saldırdılar bizimkiler Klerides’in üstüne, tabii Denktaş bırakmadı. Sonra Denktaş ümit keselim diye çağırdı bizi, gidelim, bir toplantı yapalım, bize bir konuşma yapsın...

Daha biz Dohni’deyken haber geldiydi ki öldürdüler adamlarımızı ama Suat aralarından kaçtı. Bir otobüsü öldürdüler ve Suat gördü. Adamlar üstüne sıra sıra düştüğünde öldürürlerken, Suat yara almadan kurtulmuş. Nasıl oldu bilmem. Suat’ın kardeşi hem babası düşmüş üstüne toplu mezarda. Bütün köylüler diyelim ki topladılar, hepsi düşmüş üstüne, o sinmiş, yatmış, ölüymüş gibi yapmış. Gavur hade bırakın gendilerini, gidelim alalım şiroyu da gelelim ve gömelim kendilerini demiş. Onlar yürüyünce o tarafa, bu ağır ağır sıvışmış, Muttayaga’ya gitmiş, bir kişi bulmuş, yardımcı olmuş kendine ve İngiliz üslerine geçti. Da İngiliz üslerinden uçakla geçti bu yannı. Katliamdan kurtulan tek çocuk oydu, o da 18-19 yaşındaydı. Kurtuldu, geldi bu yannı ve söyledi: “Bir otobüsü bilirim, Hasan’ın beyni üstüme geldi ve kurtardı beni” dedi. Anlattı, filan filan vardı dedi. “E bizimkiler?” dedik. “Sizinkiler yoğudu, ikinci arabadaydılar... Herhalde ben kaçtıktan sonra geldiler” dedi. Çünkü ikinci otobüs ikibuçuktan sonra gittiydi köyden. Onu da oraya mı götürdüler? Başka yere mi götürdüler? Ümit de ondandı. Biz sandık ki bir araba katledildi, belki öteki araba kurtuldu derdik... Hala daha o ümit var...

Denktaş beye dönecek olursak, Mücahitler Sitesi’nde topladı bizi, altı aylık alınmıştılar erkeklerimiz. Denktaş “Napalım” dedi “Hepinizin başınız sağolsun” dedi... “Yoktur artık, hepsini katlettiler” dedi. “Zaten bir çocuk da kurtuldu, o da söyledi. Ben aldım bilgi de, ümidinizi kesiniz ve onlar şehit oldular, başınız sağolsun” dedi. Artık düşen bayılanın haddi hesabı yoktu, hastaneler insan doldu... Elimizden ne gelirdi ki yapalım?

 

SORU: 23 Nisan’da “sınırlar” açıldıktan sonra birşey yapmaya çalıştınız mı?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Köyden bir grup genç, 11-12 kişilik bir heyet oluşturdu. Köy bunları kendi arasından seçti, onayladı. Rum tarafına gittiler, kan verdiler... Mezarları tesbit edildi, ellerine verildi bu bilgiler. Bu komisyon Denktaş’la görüşmeye gitti sonra, hükümet yardımcı olsun da mezarları buraya taşınsın diye. Denktaş “Çok selam ederim Taşkent hanımlarına! Beklesinler! Önce tazminat istesinler” dedi. Biz tazminat istemeyik, biz erkeklerimizin ne olduğunu öğrenmek isterik. Denktaş “Acele etmesinler!” dedi, “Biz herşeyi yapacayık!” dedi. Şimdiye kadar ne yapmadı? Hani? Gittik hepsimiz kan verdik, mezarlarını getirelim diye, hiç olmazsa bilelim, birceez var mı hayatta, şimdiye kadar ümidinan yaşarık. Gene da yaşarık, ümidimiz ölmez ki... Ben beklerim hala ümidinan çıkıp gelecek diye, geceleri rüyalarıma girer. Kolay değil. Allah kimsesinin başına vermesin... Belki gelseler, belki var birceez hayatta... Oğlum olsun, ya konu komşunun oğlu olsun, birşey... Bilelim... Veyahut da bilelim mezarlarını, gidelim okudalım, su dökelim, çiçeğini koyalım, herşeyini... Yok, onlar onda, bunda okuruk, ne değeri vardır? Var mı bir değeri? Yoktur! Hem köyümüzün muhtarı, hem Denktaş bizi yaktı onun için, çok fena acı... Hem evlat acısı, hem koca acısı, Allah kimseye vermesin. Evinin direği, garip kaldı herkes.... Bıraksa da getirsek mezarlarını, bir çiçek olsun koyardık çocuklarımızın mezarına... Kolay değil... Ne söyleyebilirim artık? İçim kan ağlar... Temmuz’dan beridir şu hergün ağlarım, hergün ağlarım ama hemen o Temmuz ayının girişi şu o felaketler geçti başımızdan bugüne kadar hiç kendime malik değilim, hergün ağlarım. Biri birşey söylese, hemen dokanır bana... 19 yaşında benim oğlum, kapı sığmazdı kendini. Sapasağlam, başı ağrımadı, eli ağrımadı, ayağı ağrımadı da aldılar da gittiler. Gittim Lefkara’ya, kaç tane gavur gördüysem hepsine söyledim. Oğlum da der bana “Ay anne ne söylen her gelene?” Söyleyecem, boşansın garnım dedim, söyleycem yok söylemeycem... Söyledim. Gittim Lefkara’ya, bir tane gene tanıdığdı... Der bana “Ah gızım, o şu ki yaptı, aha böyle yapar” dedi bana. Stasi yani... Bizim acımız zaten odur ki aynı köyden insanlar yaptı bu işi... Denktaş ne bastırmadı? Aha seni bildiğimiz komuşumuz, her gün iş yapan insan... Yardımcı olurlardı o kadar... Kaç defa otobüsü kalırdı yollarda Andriko’nun, benimki onarırdı, yardım ederdi. Andriko şöförüdü...

 

SORU: Dohni’ye gittiniz mi hiç ondan sonra?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Gitmedim. Gidemem... Dedim gidersem, nere göreyim? Ta köşeden görürdüm eli kolu dolu, nereye gideyim göreyim? Otobüsünü koyduğu yeri mi? Göreyim şu evladım hayvanlarını otlatırdı, neyi göreyim a gızım? Gidemem ben... Buraya bir hayle Rum geldi, onları ağırladım. Mesela ev sahipleri geldi, oğlumun ev sahipleri, benim ev sahibi yaşlanmış ölmüş... Oğlumun ev sahipleri geldi, ben iyi yüz gösterdim kendilerine, çünkü onlar yapmadı ki! Başka biri yaptı, onun ne suçu var? Ağırladım kendilerini ama lafımı da söyledim... Ağlardım... 33 yaşından beridir dulluk çekerim dedim kendine, kucakladılar beni “Manamu, manamu” diye... “Adları batsın sebep olanların” dedi bana... Ne deycek sana? Lefkara’da bir Rum bana “Bu işi yapanın buracığında ateş yanar” dedi. E bana ne? Beni yaktıktan sonra, ne istersa olsun.. Dört tane çocukla geldim buraya, Vuni’ye (Taşkent)... Buraları asker doluydu, herşeyden Hasan Kahvecioğlu korudu beni, nikahını kıydı, aldı karısını geldi... Bir lacivert pantoloncuk, gelin bile olmadı, geldi benim evde kaldı bir iki ay bunlar kaldı benim yanımda, ta ki diğerleri gelsin köye... Gorkardım yatırayım kendilerini, sererdim yere yatağı ve çocuklarımın hepsini yanıma alırdım... Küçüğü 6 yaşındaydı, 9 yaşında kızcığımdı, 13 yaşında Yılmaz, 14 yaşında Hasanım’dı o zaman... Ve bu çocuklar iş bulmadılar... Hem kocamı kaybettim, hem evladımı, küçük oğlum Reşat da elinde bomba patladı, gitti elciği, bugüne kadar hiçbir destek, hiçbir yardım görmedik. Ne işe alındılar, ne birşey... Hepsinin şehit çocuğuydu, bizim Allah ölümüydüler? Her bir evden bir tane bile koymadılar. Dört tane çocuğum, bir tanesini bile koymadılar işe. Biri işler Rum tarafında, biri sandalye bağlar - onun da dört çocuğu var, onlar da iş bulamadı, onların da kahrını çekerim, işte... Yani biz buraya şu geçtik, hiçbir destek görmedik.

 

SORU: Nasıl hayatta kaldınız bu tarafta? Ne iş yaptınız? Çocuklarınızı nasıl geçindirdiniz?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Bu tarafta geldik, aklım başıma gelene kadar, birkaç tane hayvancık aldıydım, onlarla uğraşırdım, çocuklarla beraber ben da hayvancıklara bakardım. Sonra sosyal yardım vermeye başladılar, 3 milyon TL verirlerdi... Sonra ettiler 5 milyon... Buraya yeni geldiydik, oğlum Reşat orta ikiye giderdi, bir ümidi vardı subay olsun. Onu da ağlarım ya her gün... Gitti, hayvancıkları beklerken, çocuk ya bu, fünyecik buldu, oynarken patladı elinde. İki parmacığı yara aldı, gitti bombadan. Altı ay bir başıma, üzüntümden mada onu çektim. Altı ay süründüm hastanelerin içinde. Gittim geldim, yattım kalktım, Erdinç bey sağolsun, Allah iyiliğini versin, acıdı beni, ayrı odaya koydu, üç defa ameliyat ettiler bana çocuğumu. Buraya geldiğimde bitmedi çilem ve bitmedi daha... Çocuklarını görün işsiz, sen nasıl yen da gitsin aşağa? Gecelere kadar çalışırdı, bir gece 12 olduydu gelsin, hava soğuktu, yağmurlar yağardı. Battaniyeye sarınıp dolanır, onu beklerdim. Acıyı gördüm ya, korkarım. Dönerim evin etrafını, geldi mi kaldı mı arabası, ne oldu? Ve bir tanesini bile işe almadılar, böyle acılar geçirdim ve geçiririm daha... Yani dinmedi acım... Reşat hala Rum tarafında çalışır, elektrik teknisyenidir, gece 9’da gelir... Kızımın Türkiyelidir kocası, subay. Şimdi emekli oldu, Kayseri’dedirler. Kızım Gonce 13 yaşındaydı, boyluydu, gösterişliydi diye, gitti geldi komutan, bunlar o kadar söylediler, gene da istedi aldı... Evlendiler... O onda Kayseri’de... Ben da bunun içinde... Çok şükür olsun iyi geçinirler, çocukları büyüdü, bir tanesi okur burda DAܒde, bir tanesi de geldi subay olmak için burada katıldı astsubaylığa... İmtihanı geçti... Yılmaz işsiz... Verdilerdi kendine haftada iki defa yazları, toplardı çöpleri köyden ve birkaç kuruş verirlerdi kendine. Şimdi onu da elinden aldılar. İşsiz kaldı... Bazan bir arkadaşıyla Rum tarafına gider işler... İşsizlik... Bugün işledin ye, yarın tutmadın geri kal...

Oğlum Reşat Rum tarafında çalışırken, kimlik çıkarmak için gittiydi Dohni’ye. Dohni’nin muhtarı Vasso’nun oğlu... Oğlum gitti, “Beni tanımaz mın?” dedi... Çağırdılar birkaç kişi... “Tanıman be muhtar bunu?” dediler kendine... “Onu başka yerde görmüş olsak bile, şöför  Cuma’nın oğludur, Hamit’in torunudur be, tanıman kendini be?” dediler. Görünüşü, yürüyüşü herşeyi benzer. Bütün belgeleri istediler, bütün belgeleri götürdü oğlum. Köyün muhtarından da kağıt istediler, onun için gittiydi. Dokuz ay uğraştı kimlik alsın diye, giderdi gelirdi, işten da durduttuydular kendini... Ne vakit ki Hasan bir yazı yazdı Rumca bir gazetede, o zaman kendine verdiler kimliğini... Rum evsahibimzin da kardeşi kimlik dairesindeymiş, ben rica ettiydim kendilerine, “Bakın da çıkarın çünkü işsizdir, günahtır” dediydim... İkibuçuk ay camlığın içinde oturdu, gider gelir, bakar çocuklarına ağlar... Haçana bir görecen kendini işsiz otursun? Da beklesin ekmek vereyim kendine? İş arardı, ondan bundan, yok yok yok! DAܒde çalışırdı, çıkardıydılar. Liseyi bitirdi, elektrik bölümünü bitirdi, bütün teşkilatı kurmayı, herşeyini bilir elektriğin. Ne bulmadı Denktaş kendine bir iş bunda da yolladı Rum tarafına? Mecburuk, bizi sürükledi Rum tarafına, yani kendi mecbur etti bizi. Dohni’de o istemediği muhtara muhtaç oldu kimlik çıkarmak için... İki hafta çocuğum hasta yattı, Dohni’ye gidip o yerleri gördükten sonra... “O köprüden babam kaç defa geçti otobüsüynan?” derdi... Bir de kardeşinin otobüsünü görmez mi! İskeletini görmez mi tarlanın içinde! Aldılar herşeyini, kasasını bıraktılar. Geldi, iki hafta hasta yattı. Kapalı dönemde olan bir olaydı, ustası da kimliksiz çalıştıramam, getir kimliğini derdi... Rum tarafında çalışma izni alsın diye burada da gelir ayda iki gece nöbet tutardı askerde... Gece yatırdı arabanın içinde, Asal Şube’nin önüne giderdi, gece saat 2’de kalkardı, nöbet tutardı ayda iki gece... Bir aylık verirlerdi izni o zaman.

 

SORU: Ne isten şimdi olsun?

CEMALİYE ŞOFÖREL: Mezarlarını isterim... Hayatta bilelim, hakikaten ölüdürler, sağdırlar, isterik gelsinler, bari bir çiçek olsun koylum, okutalım... Ben tepenin üstünde, ne paralarını isterik ne hiçbirşey. Sadece onların gelmesini, getirsinler bu tarafa, bari sularını dökelim... Gelsin... Biz zaten ölüyük, her gün için ölüyük... Hayatta diye birşey yoktur, benim karnım bu kadar, sakatlandı her tarafım... İsterik erkeklerimizi geçirsinler bu yannı. Mezarlarını olsun bilelim. Niçin engel olsunlar? Lütfen, engel olmasınlar... İsterik bilelim... Rum verecekti bunları, Denktaş ve muhtarımız istemedi. Muhtara ben gittim...

 

SORU: Kanal T geldiydi geçen sene köye, program yaptıydı bu konuda...

CEMALİYE ŞOFÖREL: “Üç tane kendini bilmeyen şehit çocuğu” deyiverdi televizyonda da duyduysanız. Neyi bilmedi?  Sen cahilsin da bunlar okumuştur... Aslan Mengüç kızardı kendilerine “kendini bilmez şehit çocuğu” diye... Olmaz öyle şey... Oğlum da konuştuydu, çok şey söylediydi ama kestilerdi yayınlarken kendini. Çünkü doğruyu söylerdi...

(Devam edecek)

 

(*) Bu yazı dizisini YENİDÜZEN gazetesi için hazırladım, Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

 

 

POLİTİS

 

Teyzemin oğlu Reşat’ın kimlik mücadelesi… (*)

 

Hasan KAHVECİOĞLU

 

Teyzemin oğlu Reşat; 1966 yılına Dohni köyünde doğdu.

1974’te köyünde ilkokula gidiyordu. Savaşın hemen arkasından annesi ve diğer kardeşleri ile birlikte kuzeye göç etti. Lefkoşa’nın yakınındaki “Vuno” köyüne yerleşti.

Küçük Reşat; bu yeni köyünün dağ yamaçlarında oynarken, yerde bulduğu savaştan kalma bir bombanın patlaması sonucu, sol elinin üç parmağını kaybetti.

Savaşın; Reşat’a vurduğu bu ikinci “darbe”ydi..

Birincisi, çok daha acı vermişti..

Dohni’de köyün bütün erkekleri toplanmış ve Limasol yakınında katledilmişlerdi. Reşat’ın babası da, abisi de bu öldürülenler arasındaydı.

Savaş’ın “acı”sını hem teyzem, hem Reşat hep “yüreklerinde” taşıdılar.

Reşat’ın iki ağabeyisi ve kızkardeşi hep bu “acı” ile büyüdüler.

Reşat, Meslek Lisesi’ni bitirip elektrik teknisyeni oldu.

İlk gençlik yıllarında O’nu hep muhalif haraketler içinde gördüm. Aşırı milliyetçilerin ve sağ partilerin kayıp aileleri üzerinde oynadıkları oyunlara gelmedi.  1990 seçimlerinde aktif biçimde Denktaş’ın karşısındaki adayları ve partileri destekledi.

Gün geldi, köyünde aday oldu, barışı savunan partilerde yer alarak politika yaptı.

Ailesinden en çok sevdiği babası ile ağabeyisini kaybetmiş olması onu “Rum düşmanı” yapamadı.

Barış eylemlerinde elinde bayrakla O’nu gördüğümde hep gurur duydum.

Muhalif  karakteri  ve ailesinin pozisyonu nedeniyle, bu taraftaki yönetim ne ona, ne de iki ağabeyisine iş verdi.

Yıllarca, burada bir üniversitede elektrik teknisyeni olarak çalıştı.

Bir gün ekonomik kriz olunca, pek çok kişi gibi, kendisini iki çocuğuyla kapı önünde buldu. Uzun süre işsiz kaldı.

Geçen yıl, bir tanıdığının yardımı ile Rum tarafında inşaatlarda işe başladı.

Sabahleyin saat 4.00’te kalkıyor, Pergama barikatından geçerek güneyde çalışmaya gidiyordu.

Ayda iki gün, buradaki makamlardan güneye geçiş izni alabilmek için gece yarıları kalkıp kuyrukta bekliyordu.

Rum tarafında çalışabilmesi için gerekli olan “Kimlik Kartı” yoktu.

Bunun üzerine, 16 Eylül 2002’de “Kıbrıs Cumhuriyeti” kimlik kartı alabilmek için Larnaka kaymakamlığı’na başvurdu. İlkokula Dohni’de başlamasına karşın, kaymakamlıkta kaydı yoktu. 16 Eylül 2002 günü Larnaka’da mahkemede yemin verdi.

Kendisinden annesinin ve babasının kimlik kartlarını talep ettiler. Onları da götürüp teslim etti.

3 ay sonra, daireye gittiğinde kimliği hazır değildi. Reşat’tan verdiği belgelere ilave olarak  “Muhtar kağıdı” getirmesini istediler. 1974’te babasını ve ağabeyisini yitirdiği köyüne, ustası ile birlikte gitti ve Muhtar’dan istenen belgeyi alıp Larnaka Kaymakamlığı’na teslim etti.

Bu defa kendisinden “ilkokul diploması”nı istediler. Diploması yoktu, çok uğraştı ve buradaki makamlardan ilkokulu bitirme belgesini alarak götürdü.

Bu defa annesinin evlenme kağıdını talep ettiler. O’nu da götürdü. Bütün kardeşleri ile ilgili doğum bilgilerini talep ettiler. Bunları da verdi. Geçen yıldan beri hem Reşat, hem Rum ustası bir “kimlik kartı” çıkarmak için uğraşıyorlar.

23 Nisan’dan sonra, Pile’de Rum polisi, “kimlik” kontrolü yapmaya başladı.

Reşat, daha önce güneyde serbestçe çalıştığı halde, 23’ünden sonra polis kontrolü nedeniyle Pile’den öteye geçerek çalışmaya gidemedi.

Bir aydan beri “işsiz” olarak kimlik kartını alacağı günü bekliyor. Son kez Larnaka Kaymakamlığı’na gittiğinde kendisine Stella adında bir memur yardımcı oldu. “Ben dosyanı tamamladım. Müdürün yanındadır.” dedi. Müdürün yanına giden Reşat “Burada dosyan yok” yanıtını aldı.

Reşat; şimdi ne yapacak?

Kendini yönetenler ona iş vermedi. Ailesinden öldürülenler olduğu halde, iş için güneye geçmeyi içine sindirebildi.  Babasının öldürüldüğü köye gidip belge aldı. Ancak bir aydır güneye geçerek çalışamıyor.

Hem Türk tarafı, hem Rum tarafı bu “savaş”ın yaraladığı gence iyi davranmıyor.

Bu genç; ne birinden, ne de ötekinden yardım görebiliyor.

İki çocuğununa, bir aydan beridir ekmek götüremiyor.

Kıbrıslı Rumlar, sanırım kendileri ile birlikte yaşamak istediğimiz bu “ortak vatan”da bu tür “tatsız olaylar”a karşı çok duyarlı olacaklardır. Bu bir genel şikayet değildir. Ancak birileri sanırım bana “iyi haber” verebilmek için gerekli hassasiyeti gösterecektir.

Ben size Reşat’ın “duygu dünyası”nı anlatmadım.

Köyüne gittiğinde yaşadıklarını, burada işten atıldığında hissetiklerini, güneyde bir  kimlik kartını bir yılda alamamasının yarattığı tahribatı anlatmadım. Bizler bu tür insanların “kin” taşımayan yüreklerini “sevgi” ile doldurmalıyız. Onlara yardım elini uzatmalıyız.

Kıbrıslı Rumların “hassasiyetlerini” görmek Reşat’ı ve beni mutlu edecektir.

 

(*) Hasan Kahvecioğlu’nun güney Kıbrıs’ta yayımlanan POLİTİS gazetesinde 12 Haziran 2003 tarihinde yayımlanan bu yazısı ardından, babası kayıp Reşat Şoförel, Kıbrıs Cumhuriyeti kimliği alabildi. Bu kimlik kartını almak onun dokuz ayına mal olmuştu...

 

 

 

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org