Yeraltı Notları, 23 Ağustos 2004

Sevgül Uludağ

 

Parçaları gizlenen bir “yapboz” oyunu... (*)

KAYIPLARIN İZİNDE

Sevgül ULUDAĞ

Parçaları gizlenen bir “yapboz” oyunu... (*)

“İNCİSİNİ KAYBEDEN İSTİRİDYELER” yazı dizisini Ocak 2002’de YENİDÜZEN’de yayımladığımda, Kıbrıs Türk basınında henüz “kayıplar” konusu fazlaca ellenmemişti...

Kıbrıslıtürk kayıpların çocukları ilk kez basına konuşmuş, yıllarca bastırılmış, gizlenmiş, unutulmuş seslerini, düşüncelerini, duygularını, insan yüreklerini içtenlikle açarak duyurmuşlardı.

Şemi Bora’yla, Kutlay Erk’le, Tijen Gulle’yle, Özel Pınardan’la konuşmuştum... Tümünün babası kayıptı... Babası Sampson’un adamları tarafından vurulan Salih Bayraktar, 1957’de 10 yaşındaydı... O da bu dizide konuşmuştu...

KAYIPTA ADALET YOKTUR

İçişleri Bakanlığı Kaza Müfettişi Şahap Şemi kaybolduğunda, Şemi Bora 12 yaşındaydı... “İncisini kaybeden istiridyeler” dizisi için konuştuğumuzda şöyle demişti:

“Babam Türkler tarafından Larnaka polis karakolunda en son 26 Aralık 1963’te görüldü... Bir yerde 12 yaşında ailenin sorumluluğunu üstlenen bir çocuğu düşünün... Kardeşimle birlikte benim büyümemiz, tahsil yapmamız için annem büyük özverilerde bulundu... Dedem de bize yardımcı oldu, zor günlerden geçip bugünlere geldik... O hisleri anlatmak da kolay değil, yaşamayan insanın anlaması mümkün değil... Hiç kimsenin bu duyguları yaşamamasını dilerim... Bana göre kin, medeni bir insanın içinde olacak bir duygu değil... Ancak hiçbir zaman unutamayız, bu gibi olaylar başına gelenler karşı tarafı bağışlama duygusunu geliştirmeli, onun da koşulları birlikte gelme duygusuyla... Kayıpta adalet yoktur... Bu konular bir an önce politik malzeme olmaktan çıkarılmalıdır... Yeter artık diyoruz, neredeyse 40 yıl geçti üzerinden... Ben 12 yaşındaydım, oğlum üniversiteden mezun oluyor ve hala biz bu kayıplar konusunun her iki taraf arasında gidip geldiğini, görüşüldüğünü, alevlendiğini, geri düştüğünü görüyoruz... Artık yeter diyorum, bu konu artık kapansın. Otursunlar, bir şekilde ne yapacaklarsa yapsınlar, bu konunun kapatılmasının yönetimini 40 yıldır bulmalıydılar diyorum...Çünkü her açıldığında, ben yaşlı annemi düşünüyorum, babam kaybolduğunda 30 yaşındaydı, şimdi zor yürüyecek durumdadır. Her konu açıldığında acı çekmektedir... Artık yeter diyorum....”

MEZARININ OLMAMASI UMUDA YOL AÇIYOR

Tijen Gülle’nin babası Aretyulu Vasıf Hasan, Lefkoşa’da mozaikçiydi... Babası kaybolduğunda 11 aylıktı, takvimler 18 Aralık 1963’ü gösteriyordu. Tijen Gülle duygularını şöyle anlatıyordu:

“Veli toplantısı olurdu, anneler babalar gelirdi, benim babam yok... O eziklik hiç eksilmedi... Babaya tam ne olduğunu bilememek, o çocuk aklımla yorum getirememek... Baban kayboldu diyorlar ama mezarı yok... Sanki babam çıkıp gelecekmiş gibi gelirdi, hatta ortaokula kadar ben babama mektup yazardım, duygularımı anlatırdım... Kayıp olduğunu bilmek ve mezarının olmaması, insanda her zaman bir ümide yol açıyor... Şu anda öyle bir ümidim yok ama belli bir yaşa kadar o ümidi taşıdım...”

SİVİL İNSANLAR ALINIP GÖTÜRÜLDÜ...

Mehmet Ali Göçer’in kardeşi Naim Hüseyin 29 Aralık 1963’te Aretyu’daki evinden Rum polisi tarafından alınıp götürüldükten sonra ondan bir daha haber alınamamıştı... Şöyle diyordu:

“Uzun müddet abimin öldürüldüğüne hiç inanmadıydım, esir olduğunu düşünerek, o hayalle yaşadım senelerce... Hiçbir zaman ölü olduğunu düşünmedim... Fakat zaman geçince artık o ümidi yitirdim... Suçsuz biriydi... Bir mevzide çarpışırken ölseydi, savaştı öldü derdim. EOKA’cılar yoldan alıp gitseydi, bir diyeceğim olmazdı. Ama müdafaasız biri silahlı biri tarafından alındı, resmi görevli polis tarafından alındı, eğer Kıbrıs hükümeti varsa, ben bundan onu sorumlu tutarım. Kıbrıs hükümeti bugün bana kardeşimi bulmaya zorunludur... Deftera polisiydi alan, belki de bugün o polis yaşamaktadır... Eğer bu suç cezasız kalacaksa ve AB’ye gireceklerse, nasıl girecekler? Ben Avrupa Birliği’nde hakkımı arayacağım... Ben de barıştan yanayım, ama bunlara dikkat edelim, çünkü yarın bunlar çıban başı olacak... Bu gibi insanlar istismar edilip bir kıvılcım başlayabilir, o nedenle çok dikkatli olmalıyız Kıbrıs’ta...”

BİR ÇOCUĞUN KALDIRAMAYACAĞI BİR YÜK...

Bu dizi yayımlanırken babası kayıp Kutlay Erk’in öyküsü içime dokunmuştu... Babası Merkezi Cezaevi gardiyanı Mustafa Arif 23 Aralık 1963’te kaybolduğunda, Kutlay Erk henüz 11 yaşındaydı, ilkokul son sınıftaydı... Babası nöbetteyken kalp krizi geçirmiş, Lefkoşa devlet hastanesine yatırılmıştı... Tarihler 21 Aralık 1963’ü gösteriyordu... 23 Aralık’ta babası hastaneden alınıp götürülmüş, geride ondan hiçbir iz kalmamıştı... Bir süre sonra esirlerin değiş-tokuşu gündeme geldiğinde Kutlay Erk, Girne Kapısı’na gidip babasının gelip gelmediğine bakardı:

“Esir edilmiş Kıbrıslı Türkler kamyonlar içinde Girne Kapısı’na getirilirdi. Babam geldi mi diye onu bulmaya giderdim... Girne kapısında kamyondan bir bir esir Türkler çıkar, aileleriyle kucaklaşırdı... Ben hisarın üstünde beklerdim, benim babam çıkmazdı... Gidip oradakilere sorardım, “Bu defa değilse gelen defa çıkar, daha gelecek olanlar var” diye bir umut verirlerdi... O burukluk, acı ve hüsranla eve giderdim... Tek başıma döndüğümde evde yıkım olurdu...” diyordu...

“Orada ben hatırlıyorum, küçük 11 yaşında bir çocuk olduğum için hisarın üzerinden izlerdim, daha yüksekçe bir yerden yani, çünkü kalabalığın içine karıştığımda göremezdim diye... Tabii gözünüz takılır kamyonun arkasından atlayan insanlara... Ve onun etrafında, ona sarılan, kucaklayan insanlara... Her atlayana bakardım ama hiçbiri değildi... Hep şimdi çıkacak olan, şimdi çıkacak olan diye Hisarın yamacında ayakta beklediğimi hatırlarım, o çıkarsa koşacak gibi bir hazırlık içinde... Bir kamyon boşalır, ikinci kamyon boşalır ve çıkmaz... Ve en sonunda bütün boşalan kamyonlar gider ve çıkmayınca tabii, büyük bir burukluk, kırıklık, hüsran içinde olurdum. Bu o anki bir ruhtu ama bir de eve gittiğimde ne diyeceğim de vardı. Bir benim yaşadığım vardı ki gelmedi, bir de eve gittiğimde, söylediğimde yaşanacak olan vardı. Onu da beraber yaşarsınız. Başka bir esir değiş-tokuş programı olur ve bu gene yaşanır ve çok iyi hatırlarım, o esirlerin değiş-tokuşu olduğu gün için annem evi hazırlardı... Bayram temizliği gibi temizlik yapılırdı geri dönecek diye. Bisikletini temizlerdik, hazırlardık geri dönecek diye... Yemekler yapılır, elbiseleri hazırlanırdı geri dönecek diye... Dediğim gibi evin en müsait oğlanı bendim onu gidip izleyebilecek durumda... Bu arada ben bisiklet sürmeyi öğrendim, bir defasında hatırlıyorum bisikletiyle gittim, bisikletiyle birlikte geleceğiz diye. Her defasında aynı olay olur, kamyondan bir bir esir Türkler çıkar, aileleriyle kucaklaşır, arkadaşıyla dostlarıyla kucaklaşır ama benim babam çıkmaz... Gene hüsran, gene yoktur. Gidip oradakilere sorardım, başka gelecek var mı diye, tabii tabii derler, daha gelecek var. Bu defa değilse, gelen defa diye bir umut verilirdi. O buruklukla, o acıyla, o hüsranla eve giderdim. Tek başıma dönünce evde epey bir üzüntü, ağlama, yıkım havası çıkardı. Teselli etmeye çalışırdım annemi, ablamı, daha gelecek olan var, bu defaya olabilir diye. Bir süre sonra dediler ki bitti, artık yok... Henüz evine dönmemiş olanlar akibeti meçhul kayıp kişiler sayılabilir. Onlarla ilgili araştırmalar yapılacak, belki bulunur falan şekline döndü durum. Ve kayıp ailesi olarak ilan edildik...”

YALUSA’DAN ALINIP GÖTÜRÜLEN YARGIÇ...

Aralık 2002’de YENİDÜZEN’de yayımlanan “ÖTEKİ TARAFTAN İNSAN YÜZLERİ” dizisinde, bir Kıbrıslırum kayıp çocuğuyla konuşmuştum... Babası Takis Hacınikolau, 1974’te ikinci harekat sonrası Yalusa’da (Yeni Erenköy) kahvehanede otururken alınıp götürülmüştü. Kahvehanede 50 kişi vardı ama aralarından 9 kişi seçilip götürülmüştü... Şöyle diyordu:

“Kahvehanede 50 kişi vardı ama 9 kişi aldılar. Bu 9 kişinin alınmasının bilinçli bir seçim mi olduğu, bir listeden mi seçildikleri falan anlaşılamadı çünkü bu 9 insanın iki toplum arasında yaşananlarla ilgisi yoktu. Çünkü alınıp götürülenler arasında öğrenciler vardı, müzik okuyan öğrenciler vardı, yalnızca orada tatillerini geçirmeye gelmişlerdi. Alındılar, biz haberi evde duyduk, şok geçirdik. Tümüyle izlerini yitirdik... Babam bir yargıçtı, Lefkoşa’da mahkemede çalışıyordu, adı Takis Hacınikolau’ydu. Çok bilgili, kibar biriydi. Ve gerçekten de onun alınması sürprizdi, belki yanlışlıkla alınmıştı yani siyasi ya da başka nedenlerden ötürü değil...”

Kıbrıslıtürk olsun, Kıbrıslırum olsun, ailesinde kayıp olanların duyguları aynıydı, acıları aynıydı... Onlar incisini kaybetmiş istiridyelerdi... Hep bir tarafları eksik kalırdı...

PARÇALARI BULUP YERİNE KOYMALI...

“Kayıpların izinde” yazı dizisi, “İncisini kaybeden istiridyeler”in devamı oldu... Birlikte okuduk Sevilay Berk’in trajik öyküsünü, Cemaliye Şoförel’in feryadını, İbrahim Dervişoğulları’nın anlattıklarını... Dohni’ye, Alaminyo’ya uzandık... Ali Taşbel’in, Kudret Özersay’ın acılarını paylaştık... Andreas Paraskos’la güneydeki Lakadamya toplu mezarının açılışına tanık olduk - o bize herşeyi anlattı... Ardından Xenophon Kallis’le neler yapıldığını konuştuk... Konuşma cesareti gösterdikleri için tümüne teşekkür ediyorum... Onlar konuştuğu, konuşabildiği için bu topraklarda yaşanmış olan acıların derinliğini öğrendik, yaşanan travmaları birlikte aşmaya çalıştık...

Kayıpların izini sürerken, Maria Georgiades bizleri alıp Değirmenlik’teki küçük evine götürdü - annesini, babasını, kızkardeşini, erkek kardeşini yitirişini anlattı... Bugün bütün ailesi kayıp, buna rağmen kuzeye geçmekte tereddüt etmiyor, Kıbrıslıtürklerle dost olmak istiyor, barış istiyor.

Artık bitsin istiyor...

MEZARLAR GİZLENDİKÇE KATİLLER GİZLENİR...

Artık bitsin...

40 yıldır bu topraklarda insanlar kayboluyor... 40 yıldır mezarlar gizleniyor... Kıbrıslıtürk mezarları, Kıbrıslırum mezarları farketmiyor... Kayıpların acısı aynı çünkü: gözyaşlarının milliyeti yok, pasaportu yok, sınırı yok...

Nerede olursa olsunlar, 40 yıldır gizlenen mezarlar, cinayetlerin gizlenmesi demek, kanıtların gizlenmesi demek, katillerin gizlenmesi demek...

Artık bitsin...

Adamız o kadar güzel ki, kan kokusuyla yaşamaktan vazgeçelim artık...

İster Kıbrıslıtürk, ister Kıbrıslırum, ister Kıbrıslıermeni, ister Kıbrıslımaronit, istersek Türkiye’den gelip buraya yerleşmiş olalım, kim olursak olalım, bu adanın sakinleri olarak birbirimize insan elimizi uzatalım... Konuşalım... Suskunluğumuzu bozalım... Bildiklerimizi, gördüklerimizi, duyduklarımızı anlatalım... Bizler suskun kaldıkça mezarlar gizlenir, mezarlar gizlendikçe kanıtlar gizlenir, kanıtlar gizlendikçe katiller gizlenir çünkü... Bu suskunluğu bozalım - hangi milliyetten olursa olsun, kayıplara aramıza dönmeleri, toplumlarımızın parçası olmaları, uygun biçimde gömülüp artık huzur içinde yatmaları için bir şans verelim...

Bir bulmacanın eksik parçalarını yerli yerine koyalım: kayıplar konusunu bir defada, kökten, tümüyle çözelim... Kıbrıslıtürkler ve Kıbrıslırumlar olarak bunu yapalım...

Tarihimizi birleştirelim - eksik parçaları biraraya getirerek kendi tarihimizi kendimiz yazalım... O tarih ki herkes kendine göre anlatır, kendine göre yorumlar... Bu diziyi hazırlarken, Kıbrıs’ta hiçbirşeyin göründüğü gibi olmadığını, anlatıldığı gibi olmadığını, olayları herkesin kendine göre hatırladığını, hoşuna gitmeyen, beğenmediği şeyleri “tarih”ten silmeye çalıştığını, gizlediğini, değiştirdiğini bir kez daha kavradım. Esas tarih yazılamayanlar, fısıltılarla anlatılanlardı... Bir de cesaretle bu dizide konuşabilenlerin anlattıklarıydı esas tarih...

PARÇALAR EKSİK, PARÇALAR GİZLENMİŞ...

Karşımızda kocaman bir yap-boz oyunu duruyor, parçalar eksik... Parçalar birileri tarafından alınıp gizlenmiş... Bunları bulalım, birlikte yerli yerine koyalım... Bütün resmi görebilelim ki bu topraklarda umutla, korkusuzca, özgürce, barış içinde yaşayabilelim. Bunu yapmaz, suskun kalır, bildiklerimizi, gördüklerimizi, duyduklarımızı, yaşadıklarımızı sivil yurttaşlar olarak paylaşmazsak, eksik parçaların sorumluluğunu birlikte üstlenmezsek, varolan güvensizlik, kuşkular, bastırılmış, gizlenmiş travmalar, içinde yaşadığımız sistemi zehirlemeye devam eder durur, “kayıp” üreten tarihimiz gelecekte de kendini yineleyebilir...

Bu dizi burada bitmiyor, çalışmalarımız devam edecek - çünkü dizinin ortaya çıkardığı yeni sorulara yanıtlar aramak gerek... Eksik parçaların bulunup yerine konulması, “yapboz” oyunundaki gerçek resmin ortaya çıkarılması gerek... Bu dizide konuşmaya fırsat bulamadığımız başka kayıp çocuklarıyla da konuşacağız, belki bunları bir kitaba dönüştüreceğiz... Ama şimdilik ufak bir ara verelim ve kayıp parçaları dev bir bulmacayı çözer gibi, birlikte aramayı sürdürelim...

(Bitti)

(*) “KAYIPLARIN İZİNDE” başlıklı bu yazı dizisi 26 Temmuz 2004’ten başlayarak 21 Ağustos 2004 tarihine dek 24 bölümlük bir dizi halinde YENİDÜZEN gazetesinde yayımlandı. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org