Yeraltı Notları, 28 Ağustos 2004

Sevgül Uludağ

 

İnsani bir aidiyet: 76 mezunları...

O tozlu odalarda koşuşturan adımlarımıza, saf, tertemiz kahkahalarımıza, henüz hayatın yıpratmadığı gülüşümüze ne oldu?

Gıcırdayan tahtalarda telaşla koşuşup öğretmenlere yaptığımız binbir türlü muzipliğe, pırıl pırıl saçlarımıza, inci gibi dişlerimize, keskin gözlerimize, bir daha asla geriye dönülemeyecek o gençlik yıllarımıza ne oldu?

Hayat bizleri ne kadar yıprattı? Neler öğrendik? Hangi aşklardan, hangi acılardan geçip bu günlere vardık?

Kıyıdaki denizin köpüklü dalgaları, gökyüzünde sıra sıra dizilmiş yıldızlar, bu yaz akşamında belleğimizde yıllar önce yitip gitmiş ama şimdi aniden netleşen bir resim gibi bulduğumuz eski dostlar, menekşe kokulu gençkızlık anıları, aniden beliriveren bir isim, bir anektod, bir kahkaha!...

Tüm bunlar Serdar Denktaş’ın aklından çıkmış – önceleri “English School” ardından “Türk Maarif Koleji” olarak adlandırılan okuldan 76’da mezun olanları biraraya getirmek, onları buluşturmak, bize birşeyler göstermek... Politik kimliklerimizden, bağlantılarımızdan, alışılagelmiş aidiyetlerimizden sıyrılıp yalnızca muzip öğrenci kimliklerimizle bir başka aidiyetimizi, insanca bir aidiyetimizi göstermek için mi yapıyor bunu?

Yılların bir rüzgar gibi gelip geçtiğini, aynı nehirde iki kez yıkanamayacak olsak da yine de insan olduğumuzu, kimseciklerin bir yere gitmediğini, aynı ama değişmiş, hırpalanmış, deneyim kazanmış, kırılmış, parçalarını tekrar tekrar yeniden toplayarak kendini biraraya getirmiş, umutla kendimizi her defasında yeniden yaratmış insanlar olduğumuzu, yüreklerimizdeki sevginin azalmadığını, arttığını, herşeye rağmen yaşamanın, bir şarkının notalarına takılmanın, denize bakmanın, yiyip içmenin güzel olduğunu göstermek istiyor belki de...

Belki de Annan planlarına, Avrupa Birliği’ne, izolasyonlara, ambargolara vesaire ataçlanmış hayatlarımızdan sıyrılıp insan olabileceğimizi, kavgaları, öfkeleri, umutsuzlukları bir yana koyup yine de gülümseyebileceğimizi göstermek istiyor...

Özden Özeş’i nasıl olup unutmuşum? İncecik, esmer yüzünü, saçlarını, gülüşünü? Onu ne kadar severdim... Hayat denen bu koşuşturmaca, o anıları benden çalıvermiş – gündelik koşuşturmaca içinde o hızlı akan nehirin dibine çökmüş ve orada keşfedilmeyi beklemiş, yemyeşil yosunların bürüdüğü o çakıl taşını yerinden çıkarıp üstünü temizliyorum. O zaman anılar geri geliyor, Özden’in yüzü, gülüşü, babasının fotoğrafçı dükkanı, yaşadığı yer, usulca paylaşmış olduğumuz gençkızlık anıları... 28 yıldır aradan ne çok sular akmış, nasıl başdöndürücü bir tempoda geçmiş yıllar?

Peki ya Ortaç nasıl silinmiş belleğimden? Şimdi müteahhitlik yaptığını anlatıyor, Girne’deymiş... Bunca yıldır bir kerecik de olsa adına nasıl olup da rastlayamadım? Yoksa insan Madonna’nın “Frozen” şarkısında olduğu gibi yalnızca görmek istediğini mi görür, duymak istediğini mi duyar? Geriye kalan herşey nasıl olur da hiç yokmuş, olmamış gibi nasıl siliniverir? Aynı sınıftan Heybeti’nin adına rastlardım ama 28 yıl boyunca bir kerecik de olsa, bu akşam olduğu gibi yanyana oturup iki çift laf etmeye fırsat bulamamıştık... Elçin’i belleğimi ne kadar zorlarsam zorlayayım hatırlayamıyorum... Ayyorgi’deki Antis Taverna’nın sahibi Sami’yi hayal meyal hatırlıyorum. Bu akşam bizlere ev sahipliği yapıyor, esprileriyle, gülüşüyle, konukseverliğiyle samimi bir “hoşgeldiniz”e imzasını koyuyor...

Burada rahatız, burada, denizin kıyısında, dalgaların binlerce yıldır şaşmaz bir gel-gitle ulaştığı bu sahilde, yıldızların altında gülümsüyoruz. Kimsecikler kalkıp gitmek istemiyor, hiçbirimiz sıkılmıyor... Birbirimize bakıp gülümsüyoruz, bir başka aidiyetimizi, 76 sınıfı aidiyetimizi yeniden bulup anıları yerli yerine koyuyoruz... Kimilerimiz yanlarında fotoğraflar, hatta albümler getirmiş... Bunlara bakıyoruz... Gecenin ilerleyen saatlerinde mikrofon elden ele dolaşıyor: anılar anlatılıyor, artık hayatta olmayan öğretmenlerimiz, arkadaşlarımız anılıyor... Bir kantin soygununu “Kedi” lakabı taktığımız Hüseyin Özel’le “Köpek” lakabı taktığımız Serhan Çınar’dan dinliyoruz... Yanımda Mine var... Bu gece benim rehberim oluyor:

“Mine karşıdaki adam kim?”

“O Özden’in kocası!”

“Doğru ya!...Peki ya şu sarışın? O bizim sınıfta değildi...”

“Değildi...”

Ali Turgut’un kardeşi bu yılın başlarında kansere yenik düşmüş, bu yüzden gözlerine ölümün gölgesi sinivermiş... Her birimiz bir sevdiğimizi, bir yakınımızı, bir arkadaşımızı yitirdik... Her birimiz gençlik yıllarında tanımadığımız, bilmediğimiz ölümle yüzleştik... Her birimiz sevdiklerimizi gömdük, ölümü tanıdık, insanların ölüm karşsındaki çaresizliğini, umutsuzluğunu... Ve herşeye rağmen hayatın aldırmaz biçimde devam ettiğini, bu yüzden parçalarımızı toparlayıp bizlerin de kaldığımız yerden devam etmemiz gerektiğini... Tüm bu yaşanmışlıklar saçlarımızdaki kırlarda gizli, hüzünlü bir gülümseyişte, acımasız bir kabullenişte...

Sınıfımızdan eksikler var: kimisi İngiltere’de, kimisi Amerika’da yerleşmiş... Kadri Londra’da, Şerife Amerika’da yaşıyor... Yitirdiklerimiz de var: Mine’yle bunun hesabını çıkarıyoruz:

“Öner Kaan, Levent Soykut, Muharrem Özdemir, Fikret Muhyi...”

Dört tanemizi ölüm çekip alıverdi, biz geride kalanlara onları hatırlamak kaldı...

Derken Serdar mikrofonu alıyor, Raif’in şarkısı “Köprüden Geçemedim”i söylemeye başlıyor... Bu akşam eski şarkılar söylenecek, kimi zaman Serdar sözlerini unutacak, hep beraber ona yardım edeceğiz... Kadife gibi bir sesi var... Ona “Senin yapman gereken iş buydu” diyorum... Çünkü politikada insan paramparça olur, insan olduğu gibi değil başkalarına göre olması gerektiği gibi görünme çabasıyla kendini hırpalar, yıpranır, çöker...

Serdar “Zeytinden Aşı Mısın”ı söylüyor – SILA4’ün bir şarkısı bu... Sözleri anonim, muhteşem müziğini Raif Denktaş yapmış... Serdar da ölümü tanıyanlardan: müthiş bir enerjiye sahip, yerinde duramayan, kafasından geçenleri kağıda dökerken düşüncesinin hızı kalem tutan elini geride bırakan kardeşi Raif’i gömmüş... Yine de bütün yaşadıklarına rağmen insani yönünü koruyabilmiş: Sesinde gizli bu, bizleri biraraya getirme çabasında, bizlere insani aidiyetimizi hatırlatmasında...

Zeytinden Aşı Mısın şarkısında oğlum Burak da ona eşlik ediyor:

“Benden sana son galan

Mendilim olsun nişan

Eylenirsam geleyim

İnce beline guşan

Zeytinden aşı mısın

Güzeller başı mısın

Gönderdiğim mektubu

Goynunda daşır mısın

Güzel gördüm endamlı

Başları gara bağlı

Dedim sevdan nerede

Gözlerim yola bakıp

İlan akar gamışa

Bir su verin yanmışa

Tanrım sabırlık versin

Yarinden ayrılmışa...”

İlk kez toplu bir yemekte sıkılmıyorum, gece boyunca kah gözlerim doldu, kah gülümsedim... Bu akşam kendimizi, yaptıklarımızı, hayatı o kadar da ciddiye almamak gerektiğini, bütün koşuşturmacanın ortasında kendimize atfettiğimiz ya da bize atfedilen tüm kimliklerden sıyrılıp insan kimliğimizi korumamız gerektiğini kavrıyorum... Sabahın ikibuçuğunda gitmek için hep birlikte kalkıyoruz... Belki gelecek yıl yeniden biraraya geleceğiz...

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org