Yeraltı Notları, 11 Eylül 2003

Sevgül Uludağ

 

Altıncı his gibi bir duygu...

Kıbrıs’ın bütün kokuları nasıl sığabilir bu sokağa?
Yoksa Jelly bu yüzden mi seviyor akşam gezintilerini?
Sokağa yakın boy atmış incir, salkım saçak kendini savurmuş yeşil püsküllü kamışlar, gecetütenler, yasemin...
Yazsonunun nemli havasında tümü içiçe geçiyor... Başımı döndürüyor... Şimdi uzaklardaki, Klangenfurt’lardaki arkadaşım Desti’nin kaçırsa çıldıracağı dolunay gökyüzünde... Oğlum, “Belki bulutlar yoksa Klagenfurt’ta, o da görüyordur dolunayı” diyor... Gülümsüyorum!... Uzaklardaki bütün arkadaşlarımı o kadar özledim ki: Avusturya’daki Desti’yi, Essex’teki Öncel’i, Brüksel’deki Myria’yı, Boston’daki Maria Caballero’yu, Wiltshire’daki Sue’yu, New York’taki Francesco’yu, Berlin’deki Agni’yi, Stokholm’daki Anahita’yı, Amsterdam’daki Janneke’yi... Fotoğrafını laptopumda desktop’a koyduğum minik Kayla’yı!...
Oğlumla Jelly’yi dolaştırmaya çıkarıyoruz çıkmaz sokağımızda... Beyaz tüyleri üstündeki siyah benekler her geçen gün daha da belirginleşen dalmaçyalı köpecik, burnunu kurumuş otlara daldırmayı seviyor, komşuların havlayan köpeklerine şöyle bir göz atmayı, fazlaca oyalanmadan hep ilerlemeyi... Her adımda keşfedilecek yepyeni bir dünya var Jelly için: gençlerimiz gibi meraklı ve sabırsız!...
Dün akşam saatlerce oynadı durdu konuklarla – gecenin bir vaktinde Meş, elinde bir şişe grappa’yla çıkıp geliverdi. İtalya’daydı – Bolzano’da – İtalyanlarla Almanları burun buruna getirmiş bölgede: Tiroller’de! Ne İsa’ya, ne Musa’ya yaranamamış Tiroller’de 15 gün geçirdi...
Meş’in yüzüne bakıyorum, yanık tenine, omuzlarına dökülen ışıltılı saçlarına: onu ne kadar da özlemişim!...
Çektiği deste deste fotoğrafları gösteriyor: Venediğin labirent sokakları, vaporettaları, meydanları... Bolzano’nun pazarları.. Kuzey İtalya’nın üzüm bağları, şarap mahzenleri... Lefkoşa’da kendi evinde kendi elleriyle, sevgiyle ektiği çiğdem benzeri kırmızı ve sarı çiçekler...
Tiroller’de çekilmiş fotoğraflarda iki tanıdık: Diana ve Maria... Diana Alman arkadaşım, Maria Korfu denen o harika adacıktan! Hala tombalacık! Meş onun harika bir insan olduğunu söylüyor – her zaman adalılar daha yakın durur adalılara!
Diana kırmızılar giymiş – ona bunu söylemiştim, bak kırmızı çok yakışır sana, vazgeç bu donuk renklerden demiştim... Bir kerecik olsun sözümü tutmasına gülümsüyorum – kırmızı ona gerçekten yakışmış, tam tahmin ettiğim gibi... Tiroller’de ışıldıyor Alman arkadaşım – Kıbrıs’ı yakından izlemeyi sever, Yeşilleri harekete geçirmeyi, incecik gülümsemeyi... İnanılmaz zekasını, harika esprilerini gizlemeyi...
Onun yüreğine giden incecik bir patika bulursanız gösterir tüm bunları – aksi halde içine kapalı bir istiridye gibidir... Kabuğunda incecik bir çatlağa bile izin vermez... Yüreğine giden patikada pusulanız ancak sevgi olabilir...
Havuzun başında fotoğraflara bakarken düşünüyorum bunları... Bahçedeki havuzda artık yıldızlar gibi serpiştirilmiş beyaz yaseminler var... Köpeğimiz Jelly bu yaseminleri kapıp yemeyi seviyor! Değişik kuş sesleri geliyor mahalleden – havaların serinlemesiyle birlikte buralara uğramış kuşlar olmalı... Jelly başını kaldırıp merakla dinliyor: onun için yaşam, sürekli devindiği, durmaksızın yeni birşeyler keşfettiği kocaman, yepyeni bir alan! Kediler de şaşırtıyor onu, burnuna batan kaktüsler de...
Akşamları üstüne eski bir hırkamı örtüyorum, uyurken üşümesin diye...
Sevmek belki bu diye düşünüyorum: çevremizdekiler için azıcık kaygılanmak, onların iyi olduğunu, tamam olduğunu, başlarına kötü birşey gelmeyeceğini bilme arzusu...
Bir zorunluluk olmadan hissedebilmek bunları...
Beni yataktan kaldırıp, eski bir hırkayı Jelly’nin üstüne örtmemi sağlayan duygu: hayatta şaşmadan yolumu bulmamı sağlayan bir tür pusula...
Bir zorunluluk olmadan yapılanlar, sözcükler olmaksızın hissedilenler...
Genç bir arkadaşım başdöndürücü bir aşkın ortasında, kendi duygularından şoka girdiğini anlatıyor:
“Ben mi? Ben mi kaygılanacaktım bir başkası için?...”
Henüz yirmili yaşlarda, hızlı yaşamayı severdi – takıntıları yoktu pek... İşini sağlam yapardı: çok çalışır, üstüne aldıklarını yarım bırakmazdı... Aniden vuruluverdi... Günlük yaşam koşuşturmacasına kaptırmıştı kendini...
Pusulası sevgiyi gösterince, zınk diye kalıverdi olduğu yerde: şaşırdı...
Belki de, Kızılderililerin deyimiyle çok hızlı koşmuştu, ruhu gerilerde kalmıştı... Sevmek ruhunu geri verdi ona – doğayla uyumunu sağladı...
Bugünlerde bunları düşünüyorum ve Madonna’nın “Frozen”ını dinliyorum...
Madonna, Asya’nın yeraltı müziğinden etkilendiği dönem yazdı bu şarkıyı – klibini Los Angeles’in Mojave Çölü’nde çekti... Metalik tabla tıngırtıları arasında uçuyor:

“ancak gözlerinin görmek istediğini görürsün
yüreğin açık değilse donmuşsundur
o zaman hayat nasıl istediğin gibi olabilir?

kaç para kazandığınla ilgili o kadar derin kaygılara gömülürsün ki!
nefret ve pişmanlıkla harcarsın zamanını
yüreğin açık değilse kırılırsın...

eğer yüreğini eritebilseydim
hiç ayrılmazdık
kendini bana ver
anahtar sendedir
....
sevgi bir kuştur, uçmak zorundadır
içindeki tüm yaraların ölmesine izin ver
yüreğin açık değilse donmuşsundur

Yüreğini eritebilseydim!...”

Sevmek, altıncı his gibi bir duygu... Yeryüzünde en derin iletişim biçimi...



<

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org