Yeraltı Notları, 15 Eylül 2004

Sevgül Uludağ

 

KARPAZ’DA BİR HAFTASONU (*)

Sevgül ULUDAĞ

Sabah uyanırsınız, karşınızda deniz!...(*)

Sabah uyanırsınız, perdeyi aralarsınız: Karşınızda deniz!... Işıl ışıl gülümser sanki ve kendini bir armağan gibi sunar!... Şehrin ortasında her nasılsa unuttuğunuz doğa size göz kırpmaktadır!

Bu o kadar şaşırtıcıdır ki, bir an kalbiniz tekler, nefesiniz kesilir!...

Dalarsınız... Geçip giden günlere, siz ilgilenmeseniz dahi radyolardan, televizyonlardan, eş-dosttan size doğru fırlayıp gelmiş salak gündemlere takılmış hayatınıza bakarsınız... Didişmelere, çekişmelere, sizi yoran şeylere... Hiç istemediğiniz halde ilgilenmek zorunda kaldıklarınıza... Sizi sizden çalan hayatın zorunluluklarına... Sizi yıpratan taleplere... Yorgunluğunuza... Uykusuzluğunuza...

Siz aslında kendinize ait değilsinizdir, küçük yaşlardan çevrenizde sizi tanıyan ya da tanımayan insanlar nasıl olmanız, nasıl davranmanız, nasıl giyinmeniz, en önemlisi neyi düşünüp yeni düşünmemeniz, nasıl bir insan olmanız gerektiğine karar vermeye, size telkinlerde bulunmaya, size bir “kimlik” dayatmaya çalışmaktadır.

Herşeyin ve herkesin ötesinde yalnızca kendinize ait olduğunuzu unutmuşsunuzdur... Doğaya ait olduğunuzu, kendi kararlarınızı kendinizin verebileceğini, insan olduğunuzu... Bütün dayatılmış “kimlik”lerden sıyrılmayı başardığınızda, yalnızca “kendiniz” olduğunuzda geride kalan denizle gözgöze geldiğiniz andır! Belki bu yüzden kesilir nefesiniz ve kalbiniz tekler! Çünkü doğa size, doğup büyüdüğünüzü, sonuçta öleceğinizi ama şu anda yalnızca doğaya ait canlı bir varlık olduğunuzu hatırlatır!...

Yaşamak başka birşey olmalıdır, şehrin gündeminin dışında birşey, doğanın ortasında bir soluk, size insan olduğunuzu hatırlatan bir nefes... Yaşamak başka birşeydir: eğilip bir deniz kabuğu almaktır yaşamak, kumlara uzanmak, güneşi teninizde hissetmek... Koşuşturmacadan, haberlerin, yapılacak işlerin, zorunlulukların baskın uğultusundan uzaklaşıp kendinizle başbaşa kalabilmektir...

Kendinizi burada, doğada bulabilmek, onun parçası olduğunuzu anımsayabilmektir...

Belki o zaman yaşamınız daha anlamlı olacaktır - belki denizin milyonlarca yıldır hiç şaşmadan devinip durduğu bu altın kumlarda bir adım atabilmektir yaşamak...

Akşam başınızı yastığa koyduğunuzda, dalgaların sesiyle uykuya dalmaktır belki yaşamak...

Gökyüzü yıldızlarla kaplıdır, etraf sessiz, sakindir...

Buraları sanki de kimseciklerin uğramadığı, herkesin unuttuğu topraklar gibidir... Doğanın ortasında herşeyden soyutlanmışlığın tadını çıkarıp rahatlamaktır... Tıpkı mavi sulara dalıp, orada başka bir dünyanın bulunduğunu keşfetmeniz gibi...

Burada cep telefonları çalışmıyordur, televizyonlar bozuktur, gazete falan da yoktur. Burada izolasyonun, yalnızlığın o muhteşem gücünü keşfedersiniz bir kez daha - herkesten ve herşeyden uzakta, yalnızca kendinizi dinlersiniz...

Kahvaltıya oturduğunuzda, dönüş yolundaki balıkçı teknelerini görürsünüz... Hiç bitmeyen ekmek kavgasında, ağlarını toplayıp Kumyalı’daki küçük koya dönüyorlardır...

Ağlarda neler var? Bu bir muammadır... Az sonra göreceksiniz... Barbunlar, sokan balıkları, denizyıldızları... Hatta komik bir “tavuk balığı”...

Balıkçılar bunların denizin altında uçar gibi yüzdüğünü anlatır, size yakaladıkları “tavuk balığını” uzatırlar... Onu alır, incelersiniz... Neredeyse gagayı andıran ağızlarını, güneşte pırıl pırıl parlayan kanatçıklarını, koyu renkli sırtlarında denizin yansımalarını, beyaza çalan, yumuşacık karınlarını görürsünüz...

Şehrin boğucu trafiğinde, sizi boğmak için sözleşmiş sözümona “haberler”in ortasında böyle şeyleri kaçırdığınızı farkedersiniz... “Tavuk balığı”ndan sözetmeyi sürdürür balıkçılar, bunların çok daha irilerini, kırlangıç balıklarını her gün gördüklerini, onların kanatlarını açıp denizin üstünde uçtuklarını anlatırlar... Sonra yunuslardan bahsederler ve siz bir balıkçı teknesiyle denize açılmayı, doğayla başbaşa kalmayı özlersiniz... Tüm bu anlatılanlar çocukluğunuzda kalmış eski bir masal gibidir sanki ve bir daha dönemeyeceğiniz o yeri, o saf, masum çocukluğu, dedenizden, ninenizden dinlediğiniz masalları özlersiniz... O zamanlar hayat henüz sizi yıpratmamıştır, belki özlediğiniz o çocuksu merak ve neşeli olma halleridir... Belki de özlediğiniz bugünün acımasız koşullarında yitip giden sevgidir, sevecenliktir, insanların birbirleri için, hiçbirşey beklemeden yaptıkları ufacık jestlerdir... Belki de özlediğiniz başka bir Kıbrıs’ta kalmış o eski güzelliklerdir... Eski Kıbrıslılardan çalınmış, yitip gitmiş dürüstlüktür... Yalanın dört bir yanımızda kol gezdiği, hırsızların baştacı edildiği, yolsuzluğun bir çirkef gibi çevremizi sardığı bu adacıkta savaş zenginleri, karapara zenginleri, kumarhane zenginleri, beyaz kadın ticareti zenginleri, uyuşturucu zenginleri her yerdedir... Toplum o kadar kirlenmiş, kirletilmiştir ki siz o eski günlerdeki Kıbrıslıları özleminizle bir daha asla geri dönülemeyecek o yeri ararsınız ve bilirsiniz ki bir daha asla o eski yere dönülemeyecek... Aynı nehirde tekrar yıkanılamayacak, yıkanılsa bile eski paklığa kavuşulamayacak... Son elli yılın kirini karşınızda duran pırıl pırıl denizin bile paklayamayacağını hisseder, hüzünlenirsiniz...

Balıkçılar ağlarını temizlerken sohbet edersiniz: Kıyıda adamızın “öteki yanı”ndan gelenler bekleşiyordur... Kilosu 30 milyon TL’den balık almaya gelmişlerdir... Belki bunları güneye götürmeyecek, buralarda bir yerlerde piknik yapıp yiyeceklerdir... Pazarlıktan canı sıkılan bir Kıbrıslırum “Bizi turist sanıyorlar, kandırmaya çalışıyorlar” diye yakınacaktır, “Oysa biz de bu toprakların insanıyız, Kıbrıslıyız...”

Burası Karpaz... Burası rengarenk dokumaları, dantelli donları, küçük atölyelerde dizilip tavana asılan tütünleriyle ünlenmiş Karpaz...

Burası eşekleri, altın kumsalları, Kıbrıs’ta pek az yerde görebileceğiniz dev kumulları, harika deniz kaplumbağalarıyla dillere destan Karpaz...

Burası mahrumiyet bölgesi: burası unutulmuşluk, terkedilmişlik, ihmalkarlık...

Burası içinde gerginlikler de barındıran çokkültürlülük, farklılıkların çeşitliliği, dengelerin hala kurulamadığı, politikacıların binbir oyunla gerginlikleri diri tutmaya çalıştığı topraklar...

Burası Rumca, Kürtçe, Lazca, Türkçe ve Kıbrıslı sözcüklerin kaynaştığı, birbiriyle yarıştığı, içiçe geçtiği ama kimi zaman da tümüyle sustuğu yer...

(*) Bu yazı dizisi 15.9.2004 tarihinden itibaren YENİDÜZEN’de yayımlanmaya başladı... Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org