Yeraltı Notları, 16 Eylül 2004

Sevgül Uludağ

 

1960’lı yıllarda Karpaz’da balık avcılığı...(*)

KARPAZ’DA BİR HAFTASONU

KARPAZ’DA BİR HAFTASONU

Sevgül ULUDAĞ

 

1960’lı yıllarda Karpaz’da balık avcılığı...(*)

 

“1965’in Haziran ayıydı, yaz yine gelmişti. Bu kez teknemle Mağusa kıyılarına açılmaya karar vermiştim. Boğaz’a giderek teknemi eski mendireğin yakınına demirledim. Boğaz’dan Valia’ya  (Çayırova ile deniz arasındaki bölge) gittim ki bu da Ayios Theodoros (Çayırova) bölgesindeydi, Karpaz yarımadasının ilk başlarında bir köydü. Valia’ya gidip teknemizi bağladıktan sonra Takis’le daldık.  Sahil kumluktu, sular derindi ve tekne burada kalabilirdi. Batıya doğru 300 metre kadar yüzdükten sonra suyun derinliği 6-7 kulaça düştü - burada kayalıklar balıkla doluydu: orfozlar, mercanlar, barbunlar ve ızgarolar vardı...  Burada denizin dibinde duran bazı amforalarla kırık çanak çömlek gözüme ilişti. Takis mercan, ben de ızgaro yakaladık zıpkınla. Antik kalıntılardan anladığımız burasının uzak geçmişte teknelerin demirlemesi için kullanılmış bir yer olduğuydu. Valia’da balık tuttuktan sonra Boğaz’a döndük. Burada kıyıda iri yarı bir tip bizi karşıladı, Yunan aksanıyla konuşuyordu. Yakın geçmişte kurulan Kıbrıs donanmasında görevli olduğunu söyledi,  Boğaz deniz üssünün sorumlusuydu. Adı da Takis’ti. Çok neşeli, hayat dolu bir tipti ve şahane bir baragadi balıkçısıydı. Bir zamanlar bir destroyerin komutanıyken baragadiyle avlanmıştı. Boğaz’da bir kahvehanede ardarda uzoları içtikten sonra onu iyice tanıdım. Bize teknemizi Boğaz’daki deniz üssünde bırakarak Valia körfezine avlanmaya gidebileceğimizi söyledi - Valia körfezi Kıbrıs’ta en iyi balık avının yapılabildiği yer olarak biliniyordu. Önerisini memnuniyetle kabul ettim ve teknemi Boğaz deniz üssünün ufak barınağına aldık. Sonra Mağusa’ya dönerek arabamı aldım ve Lefkoşa’ya döndüm.

Ertesi Cumartesi deniz üssünde görevli Takis Adamo’yla anlaşarak yanıma Takis, Alexis ve Kostas ile Fotos’u da aldım, bize Mısır Büyükelçisi de katıldı, buradan teknemizi alarak Valia’da baragadiyle balık avlamaya gidecektik. Oraya ikindi vakti vardık. Güneybatıdan rüzgar estiği için bunun yatışmasını bekledik, sonra da Valia’ya gittik. Takis Adamo üsten bazı denizcilere baragadileri hazırlatmıştı - yemlenmiş olan baragadiler teknenin kabin damına dizilmişti. Geceyarısı rüzgar yatıştığında Valia’ya doğru yola çıktık, 7 deniz mili uzaklıktaydı. Buraya sabah saat birde vardık ve hemen baragadileri 20 kulaç derinliğe bırakmaya başladık. Sabah saat dörtte işimiz tamamlanmıştı, kahve içip dinlendik ve günün ilk ışıkları göründüğünde baragadileri toplamaya başladık - çok çeşitli balıklarla doluydular - barbunlar, mercanlar, orfozlar... İki tane de domuz balığı (chiropsara)  yakaladık, her biri dört kilo çekiyordu. Bugüne dek yakaladığımız en iyi baragadi avıydı bu. Sonra Takis zıpkınla avlanmaya giderek beşer kiloluk orfozlar yakaladı, tekne balıkla dolduğu için ona artık vazgeçmesini söyledik. Boğaz’a döndüğümüzde yerli ordu komutanıyla polis şefi bizi içmeye davet ettti, hep birlikte altı şişe uzoyu bitirdik. Sonra Lefkoşa’ya dönerek Pazartesi öğleye kadar uyudum. Teknem yıl boyunca Boğaz deniz üssünde kaldı ve bu dönemde pek çok kez balığa çıktık...

1966 yaz aylarıydı. Büyükelçi Belcher beni Michael K’le tanıştırmıştı, Pennsylvania Üniversitesi’nden geliyordu ve Kıbrıs sularında antik gemi kalıntılarını araştırmak için buradaydı. Bu, Türkiye’de antik kalıntılar bulunduktan sonra oluyordu. Lefkoşa’da Michael K. ve karısı Susan’la buluşarak teknemle Karpaz yarımadasında Karpaz Burnu’na gitmeye karar verdik, bu Apostolos Andreas manastırının bulunduğu burundu. Michael’a Klides adacıkları çevresinde antik kalıntılar gördüğümü söyledim. Böylece tekneyi Boğaz’dan alarak Apostolos Andreas manastırı altındaki küçük mendireğe gittik. Oraya giderken Korovia’da (Kuruova) da durduk - burada denize daldık, etraf balıklarla doluydu. Ertesi sabah erken kalkıp manastırda sunulan hellim ekmekle kahvaltı yaptık, tüm dalış malzememizi tekneye yükleyerek Klides adacıklarına doğru yola çıktık... En büyük adacık olan  “to nisi tou Alatou”ya vardık, bu adacığın kuzeyinden daldık. Michael ve ekibine antik kalıntıları gösterdim, bir çapa görünüyordu, etrafında da kırık çanak çömlek vardı. Derinlik 7 kulaç  kadardı. Michael kalıntının sığ sularda olması nedeniyle dalgaların hareketinden çanak çömleğin kırıldığını söyledi, bunun için kimscikler birşey yapamazdı. Onlara benzer durumda bir başka yer daha gösterdim ve Michael düşkırıklığına uğradı. Günün geriye kalanını adacığın etrafında balık avlayarak geçirdik... Öğle yemeği için manastırın girişinde bulunan lokantaya gittik, yakaladığımız balıkları da götürerek büyük bir balık ziyafeti çektik ve bira içtik... Michael ve ekibi ayrıldıktan sonra ben bir hafta daha manastırda kalarak burun çevresini inceledim, balığa çıktım. Burada balıkçılık Akama bölgesindeki kadar iyiydi, hatta bazı yerlerde daha da iyi... O günlerde burada avlanmak için dalan ilk insanlar olduğumuzu söyleyebilirim. Burada hiç denizkabuğu bulamadım.

Bir gün de Dipkarpaz’daki kahvehaneye gittim, burada yaşlı bir adam vardı ve vraka (dizlik) giyiyordu, bu geçen yüzyıl Kıbrıs köylülerinin giydiği bir kıyafetti. Bölgede yaptıklarımızı anlattığımda çok heyecanlandı. Gençliğinde Chelones (Altın Sahil) bölgesine giderek denizkabukları topladığını anlattı, burada kumlarda ayıbalıkları da görmüştü. Balıkçılar bunlardan bir tanesini yakalayıp köye götürmüştü, ayıbalığının bir bebek gibi ağladığını hatırlıyordu. Ayia Triada (Sipahi) köyündendi, bizi Pazar günü yemeğe davet etti, bize “sinoua” pişirecekti, yani küçük bir domuz çevirecekti mangalda... Pazar günü oraya gittik ve şahane bir yemek yedik. Orada genç bir kızın tütün dizdiğini gördüm, Karpaz bölgesi tütün yetiştirilen bir bölgeydi...”

(My Boat - Fishing and Diving adventures in 60s Cyprus - George TORNARİTİS - 2004 - Çeviri: S. ULUDAĞ)

 

 

***  Kumyalı balıkçılarından Yaşar Demir, 1976’dan beri Kumyalı’da balıkçılık yapıyor...

 

Karpazlı balıkçılar ilgi bekliyor...

 

Kumyalı’da Karpaz Meslek Lisesi’ne ait Kumyalı Oteli’nin kıyısında balıktan dönmüş olan balıkçıları ziyarete gidiyoruz...

Ağlarını temizliyorlar... 1976’dan beri Kumyalı’da balıkçılık yapan Yaşar Demir önce bize yakalamış olduğu dev bir denizyıldızı veriyor, ardından sorularımızı yanıtlıyor:

 

SORU: Ne zamandır balıkçılık yapıyorsunuz?

YAŞAR DEMİR: Kumyalı’ya 1976’da geldim, o zamandan beridir balıkçılık yapıyorum...

 

SORU: Kaç yaşındaydınız o zaman?

YAŞAR DEMİR: 14-15 yaşlarında gelmiştik Kumyalı’ya... O zamandan beridir balıkçılık yapıyoruz. Denizlerimizde balık var yalnız devletimiz el atmaz, ağ yardımı veya herhangi bir kredi yardımı yapmaz, yunuslarla, kaplumbağalarla devamlı başımız derttedir...

 

SORU: Niçin?

YAŞAR DEMİR: Yunusu bulduğu gün zaten balıkçılıktan nefretlik gelir bize... Bir balık yesin diye on tane delik açar ağlarda... Biraz önce temizlediğim ağı kaplumbağa yedi... O yüzden evet kaplumbağaların korunmasını isteriz ama devlet de bizi korusun. En azından kaplumbağaların, yunusların verdiği zararı bize karşılasınlar. Bir miktar olsun bize karşılasalar, çok iyi olur. Onu da yapmıyorlar. O yüzden balıkçılıkta ilerleme olacağına, geri geri gitmekteyik... Çünkü devletten herhangi bir destek yok. Bugün sayın bakanlarımız açıklama yapıyor, kredi veriyorum vatandaşa diye ama “Git al tekneyi” der, “Ondan sonra para vereyim...” Benim cebimde para yoksa Türkiye’den tekneyi nasıl alıp geleceğim? Onların şartlarıyla kesinlikle balıkçılıkta gerileme olur,  ilerleme olmaz!

 

SORU: Yakaladığınız balıkları nereye satarsınız?

YAŞAR DEMİR: Genelde ada içi, aracılar toptan alırlar, Rum tarafına giden balık Rum tarafına gider, gitmeyen buradaki restorantlara dağılır.

 

SORU: Şu anda nedir yakaladığınız daha çok?

YAŞAR DEMİR: Genelde ufak barbun, voppa türü daha fazladır... Değişir yani... Her balığın palaz cinsi, yavruları yani var, karışık, her birinden biraz çıkar...

 

SORU: Çocuklarınız var mı?

YAŞAR DEMİR: Üç tane çocuğum var... Biri askerdir, iki kızım da evdedir, ev hanımı...

 

SORU: Kaç balıkçı var Kumyalı’da?

YAŞAR DEMİR: Aşağı yukarı 16-17 tane balıkçı var...

 

SORU: Derneğiniz var mı?

YAŞAR DEMİR: Bir Balıkçılık Birliği var, o da devletten bir yan gelir, bir yatırım olmayınca bir addır işte... Bir balıkçının mesela motoru bozulur, ağları yırtılır veya ağlarını kaybeder, birlik o yardımı yapamıyor çünkü devletten yardım alamıyoruz ki birlik de yardım etsin...

 

SORU: Yunuslar ne kadar yakına gelir?

YAŞAR DEMİR: Zaman zaman bir-iki metreye kadar gelirler. Zaten o bölgede bulduğu balıkçıyı, kaç tane balıkçı bulursa, onların ağları mahvolur. Aşağı yukarı 600-700 milyondur bir ağ, o zembilin içinde olan... Gün olur, bir günde siler bitirir seni. O yüzden bu yunusları, kaplumbağaları korudukları kadar, balıkçıyı da korusa bizim devlet, bu balıkçılıkta gelişme olur... Ben bu tekneyi dört sene oldu Türkiye’den aldım getirdim, bana dediler git al gel, sana gırgır izni vereceğiz bilmem ne yapacağız... Zamanında bana 120 kulaç üzerinden izin verdiler, 120 kulaçtan aşağı inemezsin... Geçenlerde belki de duydunuz, Oruç Reis isimli bir tekne geldi Türkiye’den, 55 metre üzerinden izin verdiler kendisine. Gel de kalk altından...

 

SORU: Peki sizce Kıbrıslıtürklerin menüsüne etin ya da tavuğun olduğu kadar girebiliyor mu balık?

YAŞAR DEMİR: Girer... Voppa türü dediğimiz balığı ancak bizim halk yiyebilir. Niçin diyeceksiniz? Adam var 20 milyon günlük alır, aylık alır 300 milyon... 300 milyon, elektrik parası mı, su parası mı, o 300-400 milyon parayla işe gittiği otobüsün kirasını mı karşılayacak? O yüzden kendi bütçesine göre balık alır. Rumlar gelir 30 milyon TL’ye bir kilo barbunu yer, bizimkiler de 4 milyona bir kilo voppayı yemezler çünkü para yok. Adam düşünür, der ki bir kilo balık alırsam, çocuklara kafi gelmeyecek, iki kilo almaya da param yok...

 

SORU: Buraya gelir mi Rumlar?

YAŞAR DEMİR: Gelir. Biraz önce bir tane vardı burada... Balık satın almaya gelirler, adamlar bir kilo balığa 30 milyon TL verirler... Bizimkiler geldiğinde de acaba nasıl bulalım o 4 milyonu da bir kilo balık yiyelim der...

 

SORU: Sizin evde ne pişer? Balık çok pişer mi?

YAŞAR DEMİR: Vallahi haftanın 3-4 günü pişer... Hanım usanmasa hergün balık yerim ben, usanır o! Genelde balık, tavuk işte...

 

SORU: Rum tarafında balık çiftlikleri de var, ahtapot, sibya, kalamar yetiştirirler...

YAŞAR DEMİR: Nerede yahu? Güneyde kalamar çiftliği mi var? İlk defa duyarım...

 

SORU: O nedenle donmuş ucuza ahtapot, sibya, kalamar satarlar... Bu tarafta ahtapot daha azdır galiba...

YAŞAR DEMİR: Ahtapot var da zamanı değil. Zamanı olduğunda, büyük ahtapot genelde Ocak-Şubat-Mart aylarında, gün olur 50 kilo ahtapot tuttuğumuz olur...

 

SORU: Ağla mı?

YAŞAR DEMİR: Evet! Gelir balığa yapışır, farkına varırsak alırız, farkına varmazsak kaçırırız!

 

SORU: Başka söylemek istediğiniz birşey var mı?

YAŞAR DEMİR: Devletin el atmasını isterik. Gider adam bir radar alır, devlet %50’sini verir, adamda o %50 varsa alacak o radarı... Bugün Rum tarafından gelen Rumlara sorarız, nedir... Senede bin Kıbrıs Lirası yardım eder balıkçılarına, bizde 10 milyon TL yardım etmez! Etmez! Bugün hangi balıkçıya doğru dürüst bir kredi verdiler, gelsin açıklasınlar! Bir senedir başladılar %50 verirler ama eğer benim cebimde varsa %50 alabilirim... 300 milyon TL’lik bir radarı, cebimde 150 milyon TL varsa alabileceğim. En azından bir radar getir... Kaç tane balıkçı var? Belli boyut koyması lazım teknelere, gerçek balıkçılara yardım etmesi lazım... 7 metreden 8 metreden ya da 10 metreden yukarı olan balıkçı teknelerine bu yardımı yapacağız demesi lazım... Adam bir fiber alır, söker köyden Rumdan kalmış eski kapıları, tekne yapar, balığa açılır, balıkçıyım diye geçinir - ona da aynı hakkı veriyor... Niçin yapsın bunları?

 

***

 

Bebek ölümleri, unutulmuş masallar, terkedilmiş sinemalar...

 

Karpaz’da Kumyalı otelinde iki günlük bir atölye çalışması yapıyoruz... Karpazlılarla birlikte “Eşitliğin neresindeyiz?” sorusunun yanıtını arayacağız. Yöneticilik Merkezi’nin düzenlediği “kadın-erkek eşitliği”nin ele alındığı atölye çalışmasında bölgenin sorunlarına da tanık olacağız...

Katılımcılar muhteşem: Çayırova’dan, Yeni Erenköy’den, Galatya’dan, Ziyamet’ten, Yeni İskele’den ve Nergisli’den geliyorlar...

 

EŞİTLİĞİN NERESİNDEYİZ?

Bu sorunun yanıtını bulabilmek için üç kuşak geriye giderek ninelerimizin ve dedelerimizin yaşamlarını inceliyoruz... “Eşitliğin neresindeyiz?” başlıklı atölye çalışmaları bugüne dek Akova’da, Lefke’de, Lefkoşa’da Arabahmet mahallesinde, Minareliköy’de gerçekleştirildi. Her atölye çalışmasında temel sorunların aynı olduğu ortaya çıksa da, her bölgenin kendine özgü sorunları da gözlemlenebiliyor...

Diğer bölgelerdeki atölye çalışmalarına kıyasla Karpaz’daki yenilik, çalışmaya iki erkek katılımcının katılarak bu konularda düşüncelerini paylaşmaları...

“Eşitliğin neresindeyiz” sorusunun yanıtını ararken yapılan grup çalışmalarında üç kuşak geriye gidiyoruz... Ninemiz ve dedemizin eğitim durumu nasıldı? Neyle uğraşıyorlar, nasıl çalışıyorlardı? Okula gitmişler miydi? Okuma yazma biliyorlar mıydı? Eğitim durumları nasıldı? Sosyal yaşam o günlerde nasıl birşeydi? Hastalandıklarında doktora gidebiliyorlar mıydı? Kadın-erkek ilişkileri nasıldı? Tabular var mıydı? Toplumumuzun kadına ve erkeğe biçtiği roller üç kuşak öncesi nasıldı? Peki ya annemiz ve babamız? Onların dönemi nasıldı? Ya günümüzde tüm bunlar nasıl? Eğitimde, sağlıkta, sosyal yaşamda, çalışma yaşamında ne tür ilerlemeler kaydedildi?

 

“TOPLUMUN BİÇTİĞİ ROLLER”

Bu grup çalışmalarında toplumumuzun son yüz yıllık dönem içinde “kadına” ve “erkeğe” biçmiş olduğu “toplumsal cinsiyet rolleri”nde yaşanmış olan değişim ortaya konuyor... Dedelerimiz ovalarda çalışır ya da belediyelerde işçilik yapardı... Dedelerimizin ömrü daha çok tarlalarda, bahçelerde geçerdi. Kimilerimizin dedeleri İkinci Dünya Savaşı’nda İngiliz askeri olarak savaşa gitmişti... Ninelerimiz de tarlalarda, ovalarda çalışır, evde çocuklara bakar, üretirdi... Kimilerimizin nineleri çobanlık yapmıştı... Ninelerimiz ve dedelerimizin eğitimi pek yoktu. Erkeklerde pek az ortaokul, kadınlarda ilkokul mezunları bulunabiliyordu ama çoğumuzun ninesi okuma-yazma bilmezdi. Çoğumuzun aklında kalan bir diğer ilginç nokta dedelerimizin hasta, ninelerimizin daha sağlıklı olduğu... Ninelerimizin zamanında doğumlar evde ya da tarlada yapılır, hastaneye pek az gidilir, “gocagarı ilaçları”yla evde tedavi yapılırdı. O zamanlar berberler hem berberlik, hem sünnetçilik, hem de dişçilik yapardı. Ebeler evlerde ya da tarlalarda doğuma koşarlardı.

 

SOSYAL YAŞAM FARKLIYDI

Ninelerimizin ve dedelerimizin döneminde komşular aile gibiydi... Komşuluk ilişkileri çok güçlüydü, o günlerde insanların komşusunda pek ayrısı gayrısı yoktu... Erkeklerin sosyal yaşamı köylerdeki kahvelere odaklanmıştı, kadınlarsa komşularına giderdi... Bu dönemden aklımızda kalan, her mahallede masal anlatan birisinin olduğuydu. Benim dedem de çok güzel masal anlatırdı - masallar daha çok devlerle ve krallarla ilgili olurdu! Sinema ve televizyonun olmadığı o günlerde, masalcı dedelerimizden ne çok masal dinlemişizdir!  Ninemizle dedemizin kuşağında düğünler, kına geceleri, bu gecelerde oynanan yüzük oyunu, arap oyunu, otantik oyunları hala hatırlayanlar var... Geçmişin bir diğer eğlencesi de panayırlardı... O dönem kadın-erkek ilişkileri şimdikinden farklıydı: ninelerimiz, “görücü” usülü, dedelerimizi hiç tanımadan, ailelerin kararıyla evlenirdi. O günlerde “kız kaçırmalar” da görülebiliyordu...

 

BİR KUŞAK SONRAKİ DEĞİŞİM

Bir kuşak sonraya gelindiğinde değişim başlamıştı. Artık annelerimizle babalarımız daha eğitimliydi... Kırsal alanda kadınla erkek yine tarlalarda, ovalarda, bahçelerde çalışıyordu ama yavaş yavaş başka meslek dalları da gelişiyordu. Sağlık alanında da daha çok ilerlemeler vardı. Artık hastaneye gidilebiliyordu... Bu kuşağın sosyal yaşamındaki en büyük değişim belki de sinemalardı... Artık ailece gezmeler de yaygınlaşmıştı... Çoğumuz, annemiz ve babamızla birlikte onların kuşağı için “yeni” olan arabayla Kıbrıs’ı dolaştığımızı, Trodoslara ya da denize gittiğimizi, piknik yaptığımızı hatırlıyoruz. Çoğumuz yazlık sinemalara annemizle ve komşularımızla gider, kabuklu taze fındık yer, Belkola içer, verilen arada “Dombula” oynardık, bunları hatırlıyoruz... Bu kuşak için bir diğer yenilik de televizyondu... Televizyon ilk çıktığı zaman komşularımızın çocukları da bizim evde toplanır, birlikte televizyon seyrederdik. Ninelerimizin dönemi elektrik yoktu, gaz lambalarıyla idare ederlerdi oysa artık annemizin babamızın kuşağı için Kıbrıs’ta elektrik de vardı, buzdolabı da!

 

DEĞİŞİM SÜRÜYOR

Bizim kuşağımızda kadınlarla erkeklerin toplum tarafından biçilen “rolleri” daha da değişti. Artık kız çocukları da, erkek çocukları da üniversiteye gidebiliyor, hastalandıklarında hastanelerde ya da kliniklerde tedavi görebiliyorlar. Sinemalar, tiyatrolar, diskolar, sivil toplum örgütlerinde çalışmalar çoğaldı... Pek çok “tabu” kırıldı ve kadınlar diledikleri mesleği seçebiliyor artık. Ancak hala toplumların binlerce yıldır kadını “özel alan” yani “aile, duygular, ev işleri, çocuk ve yaşlıların bakımı” gibi alanlardan, erkeği ise “kamusal alan”dan yani “para, yöneticilik, evin dışındaki yaşam”dan sorumlu tutmuş olmasından ötürü, meslek seçiminde kadınlar hala “öğretmenlik”, “hemşirelik” gibi yine çocuklar ve hastaların bakımıyla ilgili alanları seçebiliyor. Kuzey Kıbrıs’ta öğretmenlerin büyük çoğunluğu kadınlardan oluşmasına karşın, sendika yönetimlerinde kadınlar yok denecek kadar az. Aynı şekilde ülke yönetiminde de kadınların oranı komik denecek kadar düşük. Kadınlara özgüven kazandırmak, onların politikaya ve kamusal alana katılabilmesi için uygun altyapılar geliştirmek, toplumun bu konularda eğitilmesi gerekiyor...

 

KARPAZ’DA BEBEK ÖLÜMLERİ YAYGIN

Karpaz bölgesinin kendine özgü sorunları da atölye çalışmasında ortaya konuyor. Örneğin Karpaz’da bir hastane bile yok, insanlar bir tahlil için Mağusa’ya gidip bir günlerini “yemek”, bir de tahlil sonuçlarını almak için bir gün daha “yemek” zorunda kalıyor. Sağlık ocaklarında bir jinekolog bile yok. Bebek ölümleri yaygın - gerek hamilelikte, gerek doğum ve sonrasında bebek ölümlerinin araştırılması gerek. Tabipler Birliği’nin belki de bu bölgeyi inceleyerek bebek ölümlerini araştırması, Karpaz halkının sağlık bakımından ihtiyaçlarını saptaması ve Sağlık Bakanlığı’na öneriler yapması gerek. Karpazlılar bölgelerine tam teşekküllü bir hastane yapılmasını, ambulansların 24 saat çalışabilmesini istiyorlar. Her sağlık ocağına bir tahlil laboratuvarının kurulmasını istiyorlar. Hastaların ilaç alması bile problem - bunun için büyük kentlere gitmek zorunda kalıyorlar...  Kıbrıs’ın en uzun kıyı şeridi Karpaz’da bulunuyor, bu yüzden denizde boğulma olayları burada daha “yaygın” görülebiliyor. Bu konuda da plajlarda cankurtaranların bulunması gerek - yasa olduğu halde kimsecikler buna uymuyor, yasanın uygulamasını denetleyen olmadığı için de ölümlere seyirci kalınıyor...

 

GENÇLER FIRSAT EŞİTLİĞİ İSTİYOR

Karpazlı gençler de, tüm diğer Kıbrıslı gençler gibi fırsat eşitliğine sahip olmak istiyorlar. Bir kültür merkezinin bulunması, sinema, tiyatro, eğitim ve eğlence olanklarına kavuşmayı istiyorlar. Büyük yerleşim yerlerinde olduğu gibi sinemaların Karpaz’da da olmasını arzuluyorlar. Atölye çalışmasına katılanlar, sinemaların, açık hava sinemalarının binalarının durduğunu, organize olabilirlerse belki de bunların canlandırılabileceğini düşünüyorlar. Örgütlenebilmeleri için de sivil toplum örgütlerinin çoğaltılmasını, aydın insanların daha duyarlı davranmasını çıkış yolu olarak görüyorlar. Yakın geçmişte oluşturulan Karpaz Dostları Derneği, belki de bu alanda bir ilk adım olacak. Atölye çalışmasına katılanların çoğu, Karpaz Dostları Derneği’nin üyeleriydi, Karpaz bölgesi için heyecanla çalışmak isteyen güzel insanlardı... Karpazlılar Karpaz’ın el sanatlarının canlandırılıp geliştirilmesi, bunların sergilenip pazarlanması, imecenin canlandırılması, Karpaz’ın doğal mimarisinin koruma altına alınması, Karpaz’ın doğal güzelliğinin korunmasını istiyor. Karpaz Emirnamesi de şu anda Karpaz’da en çok tartışılan konuların başında geliyor ve bu konuda karmaşık duygular taşıyorlar. Kimileri emirnameyi olumlu bir adım olarak kabul ederken, kimileri de kuzey Kıbrıs’ın bütününde neden böyle bir emirname uygulanmadığını ve yalnızca Karpaz bölgesinin seçildiğini soruyor. Bu konuda sivil toplum örgütlerinin Karpazlılarla birlikte emirnamenin getireceklerini ve götüreceklerini anlamlı biçimde tartışması gerek...

(Devam edecek)

(*) Bu yazı dizisi YENİDÜZEN gazetesinde 15.9.2004 tarihinden itibaren yayımlanıyor. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

 

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org