Yeraltı Notları, 1 Eylül 2003

Sevgül Uludağ

 

Pervolia’da...

Larnaka’nın 17 kilometre yakınlarında, Venedik tadında bir adı olan Pervolia’da, Kıbrıs Gazeteciler Birliği’nin tatil köyünde “Amanes” dinliyoruz...

Spanos, Kıbrıs’a özgü bir “Amanes” söylüyor...

“Amanes” aslında “gazel” demek – Yunan müziğinin oriental yanı – kimi müzisyenlere göre dişi yanı...

Amanes’te makam çok: nihavent, sabah, hicaz, hüzzam...

Andrula, “Çok eski Kıbrıs şarkıları bunlar” diyor... “Anadolu müziği...”

Üç yılda bir genel kurul yapan, aralarda yıllık toplantı düzenleyen Kıbrıs Gazeteciler Birliği, katılımı artırmak için bunları kendi tatil köyüne düzenliyor... Çiçekler arasına kondurulmuş bungalovlar ve yakınlarda bir yerde, kumları gri, suları bulanık bir deniz... Geçip giden uçakları görüyoruz, Larnaka havaalanı yakınlarda... Kafeteryada kırlangıçlar uçuşuyor tentelerin altında... Hava yapış yapış – burası nem ve tuz... Oysa denizin o başdöndürücü iyot kokusunu alamıyorum sahilde...

Spanos, belkı 25 yıl öncesinden bir dost... Angelides’lerin, Kannavuros’ların, Stilyanu’ların döneminin Haravgisi’nden tanıdık bir gazeteci... Yalnızca gazeteci değildi, hızlı bir avcıydı – el yapımı bir tüfeği vardı... Şarkıcıydı, tavernalarda şarkı söylerdi... Canyoldaşımın iyi ahbabıydı... Hatta yıllar önce Spanos ona bir müzik kasetini bile vermişti – canyoldaşımın Colt Galant’ında dinlerdik Spanos’un söylediği şarkıları... Gülümserdik...

Drahona’da yani Kızılbaş’ta terkedip gitmek zorunda kaldığı evin aynısını yaptırmış güneyde... Dış cepheler tıpkısının aynısı – evin içi tamamen farklı...

“Sınırlar” aralanınca gidip görmüş evini:

“Yaşlı bir kadın kalıyor evimde... Oğulları da buradaydı... Çok iyi karşıladılar beni...”

Beş yıl önce Spanos’un evine ölüm giriverdi – oğlunu bir trafik kazasında yitirdi. Belki bu yüzden hatları azıcık daha sert gibi geliyor bana, gülümsemesi daha hüzünlü, bakışları daha dalgın... Eski yırtıcı halleri geçmişte kalmış... Şimdi Haravgi’den de ayrılmış – Eğlence Belediyesi’nin gazetesini çıkarıyor, Logos radyosunda müzik programları yapıyor – buzukisiyle nihavent, hicaz, hüzzam, bilumum makamlardan Anadolu müziği yaptığını anlatıyor – Amanes söylüyor – Yunanistan’da “kafe aman”larda söylenen Amanes...

İçli, hüzünlü sesi bu coğrafyanın özeti gibi – özlem dolu, isyan dolu, sevgi dolu... Pervolia’da ölümlerden ve aşklardan, ihanetler ve ayrılıklardan sözediyor gazeller... Kimi zaman kısacık, kimi zaman katlanılmayacak kadar uzun hayatımızdan...

Günün sürprizini İbrahim Aziz hazırlamış: Derviş Ali Kavazoğlu’nun en sevdiği şarkılar söyleniyor... Kavazoğlu hayat doluydu – öldürüldükten bunca yıl sonra bile adı lekelenmeye çalışılıyor, çevresine mitler örülüyor – oysa o bildiği, inandığı gibi yaşadı. Prensiplerinden taviz vermedi. Sokaklardaydı, teşkilatın vur emriyle peşinde olduğu günlerde dahi denize gitmeyi, gülümsemeyi, örgütlenmeyi sürdürürdü... İhanetlerle karşılaştı – belki ölümünü hazırlayan da bu ihanetler oldu... Hiçbir yoldaşı açıkça anlatmadı hayatının tüm ayrıntılarını – tıpkı bir bulmacanın eksik parçalarını arar gibi bölük pörçük bilgilerden onun nasıl biri olduğunu, neler yapmaya çalıştığını, canıyla ödediği mücadelesini öğrenmeye çalıştık...

“Benim güzel Manolyam”ı severmiş Kavazoğlu, bir de Rumca bir şarkıyı: günbatımını anlatan... Rum şarkıcı Jimmy “Manolyam”ı söylemiyor ama – bunun yerine “Çadırımın üstüne şıp dedi damladı”yı kırık Türkçesi’yle seslendiriyor – belki “Manolya”nın ne olduğunu bilmiyordur – hüzünlü şarkılar yerine insanları oynatacak, neşelendirecek nağmeleri tercih ediyordur... Ama Kavazoğlu burada, bu tatil köyünde, manolyalar arasında tertemiz, dimdik duruşuyla aramızda sanki... Hüzünleniyorum, gülümsüyorum... Sözümona değişen dünyamızda silinmeyen bir parıltı gibi – uzakta ışıldayan deniz, kırlangıcın ani dalışı, ortak bir ülke için ortak mücadelesinden hiç vazgeçmemiş bir komünistin onurlu duruşu...

Bugün burada, Pervolia’da ortak bir ülke için ortak mücadeleden hala ne kadar uzak olduğumuzu düşünüyorum: Kıbrıslıtürk gazeteciler kendi masalarında oturmuşlar, Kıbrıslırum gazeteciler kendi masalarında... Yanımda gazeteci arkadaşım Andrula var... Sonbaharın en muhteşem yanık kahvelerine boyatır saçlarını, giyimine özen gösterir, acılı ve zor bir yaşamı oldu ama her zaman gülümsemeyi başardı... Babası Paralimni’de gündüzleri tatlıcılık, geceleri lokantacılıkla uğraşırdı. Bu yüzden evindeki buzdolabında eksik olmaz pastalar...

Andrula Maraş Kız Lisesi’ne giderdi – bu yüzden Maraş içinde yaradır... “Sınırlar” aralandığında alıp götürmüştüm onu Maraş’a – çılgınlar gibiydi eski okulunda...

Koşarak Canbulat Ortaokulu'nun basamaklarını çıkıyordu:

“Tam burada müzik odası vardı!”

“Gene var... Burası müzik odası!”

İçeriye giriyor, hayretle bakıyordu çevresine:

“Ama bu bizim üstünde praktis yaptığımız aynı piyano...”

Aynı piyano...

Aşağı iniyordu:

“Burada kantin vardı!”

“Yine kantin burası!”

“Şurada öğretmen odası vardı...”

“Gel bak, yine öğretmen odası...”

“Şu kütüphaneydi..”

“Yine öyle...”

“Her sabah avluda şurada toplanırdık...”

“Yine burada toplanıyor öğrenciler...”

Okul olduğu gibi kalmıştı – odaların fonksiyonları da aynıydı... Tek fark nüfusun değiştirilmiş olmasıydı... Kıbrıslırumlar gitmişti anılarıyla birlikte, yerlerine Kıbrıslıtürkler gelmişti... Anılar biriktirmek üzere...

Andrula geçmişten bir iz arıyordu, bir kitap, bir resim, üzeri karalanmış bir sıra, içine genç bir kızın kalpcikler çizdiği eski bir defter: bulamıyordu... Yıkılıyordu...

“Andrula ertele dönüşünü, bir balık yiyelim, çok sevdiğim bir arkadaşımın lokantasında...”

Sonraları bana yaptığı resimlerden söz etti:

“Maraş’ı bir yıkıntı halinde çizmedim... Maraş’a, Palm Beach’ten baktığımız günü hatırlıyor musun? Öyle çizmek istemedim. Maraş’taymışım, herşey normalmiş ve ben kuzeye bakıyormuşum gibi çizdim... İşgal giremez resimlerime!...”

İpekler fırçasının dokunuşlarıyla canlanır – çiçekler açar tuvallerinde, şişelere hayat verir – paleti gökkuşağı gibidir... Yaralı yüreklerden fışkıran renklerdir bunlar – hayatı özleyen, bu topraklarda dikenli telleri, acıları, kum torbalarını, “sınırları”, ölümleri, kin ve nefreti, yabancılaşmayı gömmek isteyen, yepyeni bir sayfa açmak isteyen bir palet onunkisi... Barışı, sevgiyi, mutluluğu arayan renkler...

Pervolia’da başının etini yiyorum:

“Hade Andrula, ikna et şu müzisyeni, Zorba’yı çalsın!”

Karşılıklı dansediyoruz Andrula’yla... Az sonra canyoldaşım, Perihan, Burhan, Tayfun da katılıyor bizlere... Pervolia’da kendimizi müziğin temposuna kaptırıyoruz, gülümsüyoruz...

Bu topraklarda normal bir yaşamı özlüyoruz: gözyaşı renklerinin dokanmayacağı, bebeklerimiz için kaygılanmayacağımız günleri...

Kavazoğulları’nı gömmeyeceğimiz günleri....

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org