Yeraltı Notları, 28 Eylül 2004

Sevgül Uludağ

 

AYIN KARANLIK YÜZÜ...(*)

AYIN KARANLIK YÜZÜ

AYIN KARANLIK YÜZÜ...(*)

Röportaj: Sevgül ULUDAĞ

 

***  Araştırmacı gazeteci Makarios Drusiotis’le Kıbrıs’ın yakın geçmişini konuştuk...

 

“Yorgacis komünistlerle savaşmak için özel ordusunu kurmuştu...”

 

***  “Yorgacis, komünistlerle savaşmak amacıyla teşkilatını 1960’larda kurmuştu ve Yunan istihbarat servislerinden destek almıştı. Yunan istihbarat servisleri de Amerikan Merkezi Haberalma Örgütü CIA’yle bağlantılıydı. Bunu Soğuk Savaş’ın bir mekanizması olarak oluşturmuşlardı, Yunanistan’da iç politikayı denetlemek amacıyla kurmuşlardı. O dönem için yani Soğuk Savaş dönemi için bu kabul edilebilir birşeydi. Benzer bir mekanizmayı Amerikalılar, Türkiye’de de oluşturmuşlardı, Özel Harp Dairesi’ydi adı sanırım. Kıbrıs’ta bir kez Yorgacis kendi özel ordusunu komünistlerle savaşmak ve Kıbrıs’taki iç politikayı denetlemek üzere kurarken, aynı şey Kıbrıs Türk toplumunda da meydana geldi, TMT’yle birlikte...”

 

***  “TMT 1955-60 yılları arasında oluşturulmuştu. 1960 anlaşmaları öncesinde oluşturulmuştu ancak genişlemesi 1959-60’a rastlar. Onlar da Türk gizli servislerinin desteğine sahipti ki Türk gizli servisleri de aynı bağa sahipti Amerikan gizli servisleriyle. O nedenle şunu söylüyorum: eğer Kıbrıs tarihinde gerilere gidip TMT’nin ve Yorgacis’in “Teşkilat”ının tarihçesine bakarsanız, bir yerlerde bu bağlamda ortak bir bağları, bir “link”leri  olduğunu görürsünüz.”

 

Makarios Drusiotis, Kıbrıslıların yetiştirdiği, sözünü sakınmayan, araştırmacı gazetecilerden. Onun makalelerini sık sık YENİDÜZEN MEDYA’ya alıyoruz... Rum yönetimi lideri Tassos Papadopulos geçtiğimiz günlerde bir röportajında “1963-74 arasında hiç bir Kıbrıslı Türk öldürülmedi” dediğinde, Drusiotis ona yanıt yazarak, 63-74 yılları arasında Papadopulos’un da bilmesi gereken çatışmalarda Kıbrıslı Türklerin öldürüldüğünü yazmış, Papadopulos’un “Teşkilat”ın komutasında ikinci adam olarak bunları bilmemesine imkan olmadığını söylemişti.

Makarios’u yalnızca makaleleriyle değil, şu anda Türkçe’ye çevrilmekte olan kitaplarından da tanıyoruz. Tarihle çok ilgili - ona tarihçi demeyeceğiz çünkü o bir araştırmacı gazeteci... 1989’dan başayarak günümüze dek yayımladığı kitaplar arasında “Denktaş’ın hapishanelerinde”, “Ulusal cepheden EOKA B’ye”, “Yunan cuntasının Kıbrıs’ı işgali”, “EOKA’nın karanlık yüzü”, “EOKA B ve CIA”, “1974, Kıbrıs’ın Türk işgali”, ve kayıplarla ilgili olarak “1619 günah” bulunuyor.

Onunla Kıbrıs’ın yakın tarihini, 1963 olaylarıyla ilgili bulgularını, Kıbrıs Rum toplumu içinde yaşanmış olanları konuşuyoruz...

Belki bu röportajlar, “Ayın karanlık yüzü”nü azıcık görmemizi sağlayacak  çünkü aslında “ayın karanlık yüzü” diye birşey yok - bakış açınıza bağlı olarak, karanlık kalmış yönleri de görebilirsiniz... Aydede bir bütündür, gökyüzünde minik bir gezegendir - biz yalnızca bize yansıttığı yüzünü görebiliriz - oysa biraz beklediğimizde, kendi çevresinde ve dünyamızın çevresindeki dönüşü sürecinde, bize yansımayan yüzünü de görürüz... Tıpkı tarihimiz gibi...

Kıbrıs’ta iki toplumun tarihi yarı-gerçeklerle, hayallerle, mitlerle, çarpıtılmış olaylarla örülüdür... O tarih ki belleklere kazınmış, tekrarlana tekrarlana kemikleşmiş, aynada donmuş bir resim gibi yerine çakılıp kalmıştır. Oysa tarih de, tıpkı aydedenin kendi çevresinde ve yeryüzünün çevresinde dönüşü gibi değişkendir - kimler açısından ve nasıl baktığınıza bağlıdır... Hangi gözlükleri kullandığınıza, hangi ölçütleri kullandığınıza bağlı olarak gördükleriniz farklı olabilir. En basitinden bizimkisi “eksik” bir tarihtir çünkü Kıbrıslırumlar Kıbrıslıtürklerin yaşadıklarını yeterince bilmiyor, tıpkı Kıbrıslıtürklerin de Kıbrıslırumların tarihteki serüvenini yeterince bilmediği gibi...

Kıbrıslı gençlerle yaptığımız pek çok atölye çalışmasında çarpıcı eksersizlerden biri de “Walk of history” yani “Tarih yürüyüşü”dür. Belirli tarihleri alırız - gençler kendi etnik gruplarından kişilerle bu tarihle ilgili neler bildiklerini yazarlar. Sonra iki grup aynı tarih için neler bildiklerini karşılaştırır. O zaman “şoklar” yaşanır - 1963’te yaşanmış olanlarla ilgili Kıbrıslırum gençlerin belleğinde birşey yoktur... Tıpkı Kıbrıslıtürk gençlerin 1974’te Kıbrıslırumların gerçekten neler yaşadıklarını derinlemesine bilmedikleri gibi... Her bir taraf kendi okullarında ancak kendi resmi görüşlerine uygun düşen, öteki toplumu ya tümüyle görmezden gelen ya da “düşmanlaştıran”, “canavarlaştıran” veya “aşağılayan” bir tarihçe okutmayı yeğledi. Tarih kitapları bunlarla doludur. Örneğin Kıbrıs’ın kuzeyinde okutulan tarih kitaplarında Kıbrıslırumların kökeni konusunda son derece aşağılayıcı “bilgiler” vardır... Kıbrıslırum araştırmacı Spyros Spyrou ise bir yıl boyunca Lefkoşa’da iki okulda Kıbrıslırum çocuklara verilen dersleri ve öğretmenlerin bu dersleri nasıl verdiklerini incelediğinde, ortaya çarpıcı “gerçekler” çıkmıştı: buna göre adada barışın önünde en büyük engel “Türkler”di, bazı öğretmenler örneğin eski Mısır uygarlığını anlatırken, “Türklerin her zaman barbar olduğunu” ekleyerek, çocukların bilincinde “Türk” sözcüğünün “barbarlık”la eşanlamlı olarak yerleşmesini güçlendirmeye çalışıyordu. Bizde tıpkı medyanın, siyasi partilerin ve resmi görüşün yaptığı gibi (buna göre “Rum” her zaman tekil üçüncü şahıstır, aynıdırlar!) güneydeki okullarda da “o Tourkos” yani “Türk”, üçüncü tekil şahıs olarak kullanılmaktaydı. Milliyetçi ideoloji her iki tarafa da egemendi - buna tek istisna, Kıbrıslıtürk öğretmenlerin her dönem ilerici hareketin başını çekmesi ve Kıbrıslırum meslektaşlarının tersine, çocuklarda “şovenizmi” teşvik etmekten kaçınmaları, onları daha barışçıl bir gündemle yetiştirmeye çalışmalarıydı...

Spyros Spyrou’ya göre milliyetçi mantık yalnızca tarihi tanımlamakla kalmıyor, milliyetçi belleğin de gücü oluyordu - bir adım daha ileri giderek tarihte “veri” olanın, gelecekte de bir “veri” olmasını öngörüyordu. Çünkü tarihe “milliyetçi” gözlerle baktığınızda, “öteki” ve “öteki”nin özellikleri geçmişte olduğu gibi, gelecekte de “değişmez”dir - “Domuzdan post, gavurdan dost olmaz” deyişini hatırlayın! Ya da milliyetçi medyanın bizlere ikide bir Rumların nasıl “değişmez” olduğunu kantılamaya çalışmasını!... Spyros’a göre, “milliyetçi tarih” aracılığıyla ortaya konan “Türklerin özellikleri” yalnızca “geçmişe ait birşey değildir - bunlar gelecekte de sergilenecek özelliklerdir”, o nedenle “geleceğin tarihi de bilinebilir çünkü geçmişte bu insanların ne oldukları bilinmektedir...” Spyros, okuldaki öğretmenlere “fanatizm yaptıklarını” söylediğinde ise aldığı yanıtların ilginç olduğunu anlatıyor... Öğretmenlerden biri bunun “fanatizmle ilgisi olmadığını, zaten Amerikalıların da, İngilizlerin de böyle davrandığını, bunun bütün ülkelerde görüldüğünü” söylemiş! (Spyros Spyrou’nun bir yıllık incelemesinin sonuçlarını www.hamamboculeri.org’ta “Konuk Yazarlar” bölümünde - 23 Eylül 2003 - okuyabilirsiniz).

23 Nisan 2003’te “sınırlar”ın aralanması, önümüze yeni olanaklar koyuyor: artık daha rahat biraraya gelebiliyor, konuşabiliyor, birbirimizi dinleyebiliyoruz. Tarihimize ilişkin bu röportajlar belki bugüne dek “tabu” olarak “korunmuş” konuları ve olayları daha derinliğine tartışmamızı, üstünde düşünmemizi, tarihi yalnızca “Kıbrıslı Türkler” ya da “Kıbrıslı Rumlar” açısından değil, bu adada aynı havayı soluyan, aynı topraklarda büyüyen, aynı gökyüzünde aynı aydedeye, aynı yıldızlara ve aynı güneşe bakan “Kıbrıslılar” olarak ele almaya başlamamızı sağlayacak...

Çünkü “tarihe” milliyetçi gözlerle bakıldığı sürece, Spyros’un deyimiyle “geleceği de belirleyecek...”

 

 

Makarios Drusiotis’le söyleşimiz şöyle:

SORU: Makarios kaç yaşındasın?

DRUSİOTİS: 45 yaşındayım...

 

SORU: Biz seni yalnızca gazeteci olarak değil, aynı zamanda bir araştırmacı ve bir tarihçi olarak tanıyoruz. Yakın geçmişte Papadopulos “1963 ile 1974 arasında hiçbir Kıbrıslıtürk öldürülmedi” dediğinde ona yanıt veren bir makale yazmıştın...  Ancak buna gelmeden önce, birazcık bize yaşamından söz eder misin? Nerede doğdun, gazetecilikle uğraşmaya nasıl karar verdin? Nasıl bir yaşamın oldu?

DRUSİOTİS: Ben karma bir köydenim, Monyatis’ten (Monyat) - bu Platres yakınlarında bir köy.

 

SORU: Bu köy 1974’lere kadar mı karma bir köydü yoksa 63’lere kadar mı?

DRUSİOTİS: 1963’e kadar karma bir köydü. 1963’te Leymosun’dan birilerinin gelip köyde bulunan Kıbrıslıtürkleri Leymosun’a götürmek üzere toparladığını hatırlıyorum. Leymosun’a gittiklerinde 1964 yılının başlarıydı ancak o güne kadar köyde herhangi bir çatışma olmamıştı. Herhangi bir ölüm olmamıştı. Ve Kıbrıslıtürklerin geride bıraktığı mal-mülk de korunmuştu...

 

SORU: Kim koruyordu bu malları mülkleri?

DRUSİOTİS: Köylüler koruyordu. Belki Monyat bölgede tek karma köy olduğu için, diğer köylerde olduğu gibi stratejik bir önemi yoktu...

 

“ÇATIŞMALARLA İLGİLİ ANIM YOK”

SORU: Küçük bir köy müydü?

DRUSİOTİS: Küçük bir köydü... Tam olarak sayıları bilmiyorum ancak sanırım köyün nüfusu 400-500 kadardı, bunların üçte biri de Kıbrıslıtürklerdi. 1964’te dört-beş aile köyde kalmıştı. 1968’deki “normalleşme” ardından Kıbrıslıtürkler köye dönmüşlerdi, kalmak için değil ama haftasonları ve yaz ayları için geri geliyorlardı köye. 1968-74 arası örneğin yaz aylarında köy Kıbrıslıtürklerle doluyordu, evlerine dönüyorlardı, evlerini tamir ediyor, bahçelerine bakıyorlardı. 1974’te yine dört-beş aile köyde kalmıştı, göç etmemişti. Ve köyde hala bir aile var. Ancak köyde kalan bu aileler yaşlı insanlardı, eşlerden biri öldüğünde o zaman geride kalan kuzeye göç ediyordu, akrabalarının, çocuklarının yanına. Aslında benim kötü anılarım yok... 1963-67 yıllarından hatırladığım tek şey, Türkiye’nin adayı işgalinden korktuğumuzdu, gökyüzüne bakardık, acaba Türk uçakları geliyor mu diye... Ancak çatışmalar ya da öldürmelerle ilgili herhangi bir anım, deneyimim yok...

 

SORU: Yani Monyat’ta büyüdün, sonra okula gitmek için Lefkoşa’ya mı geldin?

DRUSİOTİS: Leymosun’a gittim, otobüsle gidip geliyordum Leymosun’a. Sonra askere gittim... 1975’teydi bu. Sonra üç-dört yıl kadar hayatta kalmak için çalıştım, inşaatlarda çalıştım, askerdeyken araç sürücüsüydüm, çıkınca kamyon şöförü olarak çalıştım bir süre, bu tür işler yani... Sonra dört yıllığına Londra’ya gittim, fotoğrafçılık ve foto muhabirliği okumak için... Sonra Kıbrıs’a döndüm, önce EPİKERİ gazetesinde çalışmaya başladım, bu milliyetçi bir gazeteydi, editörü de Lazaros Mavros’tu!...  O günlerde EDEK’i destekliyordum... Sonra birkaç gazete dolaştım, 4-5 yıl kadar FİLELEFTHEROS’ta çalıştım, sonra POLİTİS’i kurduk. Şimdi ise Atina’daki ELEFTHEROTİPİA’nın muhabirliğini yapıyorum. 1990’da Kıbrıs sorununa ilişkin araştırmalarıma başladım.

 

“ARAŞTIRMALARIMA YORGACİS’LE BAŞLADIM”

SORU: Kıbrıs sorununa ilişkin araştırmalarını başlatacak bir olay mı olmuştu? İlgini çeken ne olmuştu, hatırlıyor musun?

DRUSİOTİS: O günlerde FİLELEFTHEROS gazetesinde çalışıyordum ve Yorgacis’in öldürülmesiyle ilgili bir yazı yazıyordum, sade bir makaleydi, yani ne oldu, onu kim öldürdü anlamında. Bunun çok ilginç bir öykü olduğunu keşfettim...

 

SORU: Neden?

DRUSİOTİS: Yorgacis’in öyküsünü biliyor musun, bilmiyorum.

 

“KOMÜNİSTLERLE SAVAŞMAK İÇİN ÖZEL BİR ORDU!”

SORU: Çok fazla detay bilmiyorum...

DRUSİOTİS: Yorgacis İçişleri Bakanı’ydı, adadaki en güçlü kişiydi. CIA’den para alıyordu, Kıbrıs’ta anti-komünist propagandanın lideriydi. Komünistlere karşı savaşıyordu. Yalnızca komünistlerle savaşmak üzere özel bir ordu kurmuştu. Bu özel ordu daha sonra oluşturacağı “Teşkilat”ın temelinde kurulmuştu ki buna “Akritas” demişlerdi. Aslında “Teşkilat”ın adı “Akritas” değildi, bu Yorgacis’in takma adıydı teşkilatta. Teşkilatın adı yalnızca “Teşkilat”tı. Örgütün lideri Yorgacis’in takma adı “Akritas” olduğu için “Akritas örgütü” diyorlardı.

 

“YUNAN GİZLİ SERVİSİNDEN VE CIA’DEN DESTEK”

SORU: Bu hangi yıldı?

DRUSİOTİS: Yorgacis, komünistlerle savaşmak amacıyla teşkilatını 1960’larda kurmuştu ve Yunan istihbarat servislerinden destek almıştı. Yunan istihbarat servisleri de Amerikan Merkezi Haberalma Örgütü CIA’yle bağlantılıydı. Bunu Soğuk Savaş’ın bir mekanizması olarak oluşturmuşlardı, Yunanistan’da iç politikayı denetlemek amacıyla kurmuşlardı. O dönem için yani Soğuk Savaş dönemi için bu kabul edilebilir birşeydi. Benzer bir mekanizmayı Amerikalılar, Türkiye’de de oluşturmuşlardı, Özel Harp Dairesi’ydi adı sanırım. Kıbrıs’ta bir kez Yorgacis kendi özel ordusunu komünistlerle savaşmak ve Kıbrıs’taki iç politikayı denetlemek üzere kurarken, aynı şey Kıbrıs Türk toplumunda da meydana geldi, TMT’yle birlikte. Çünkü EOKA 1959’da dağıtılmıştı, yoktu. Ancak EOKA içindeki bazı elemanlar Yorgacis’in teşkilatında örgütlendiler, Yorgacis de Yunan istihbarat servisleri aracılığıyla Amerikan gizli servislerinden para ve destek alıyordu. TMT yok edilmemişti. TMT 1955-60 yılları arasında oluşturulmuştu. 1960 anlaşmaları öncesinde oluşturulmuştu ancak genişlemesi 1959-60’a rastlar. Onlar da Türk gizli servislerinin desteğine sahipti ki Türk gizli servisleri de aynı bağa sahipti Amerikan gizli servisleriyle. O nedenle şunu söylüyorum: eğer Kıbrıs tarihinde gerilere gidip TMT’nin ve Yorgacis’in “Teşkilat”ının tarihçesine bakarsanız, bir yerlerde bu bağlamda ortak bir bağları, bir “link”leri  olduğunu görürsünüz. Yani bu açılardan ilginç bulmuştum Yorgacis’in öyküsünü. Cuntayla oyunlar oynamıştı Yorgacis, Makarios’la birlikteydi ama Makarios’un altını oyuyordu aynı zamanda. Ve 1970 yılında Makarios’u öldürmeye çalışmıştı. 1970’te Makarios öldürülmeye çalışılmıştı, bunu örgütleyen Yunan cuntasından bir grup subayla birlikte Yorgacis’ti. Makarios bu suikastten kurtulmuştu. Bunu Yorgacis’le birlikte planlayan Yunan subayları da Yorgacis’i öldürdüler, onu ortadan kaldırmak için. Bununla ilgili tüm belgeler var bende, yeni bir kitap yayımlıyorum, salt Yorgacis’le ilgili olarak. Ama elimde tüm belgeler var çünkü bu konuyu çok araştırdım...

 

“AYNI BACKGROUND’A SAHİPTİLER!...”

Böylece Yorgacis’i araştırmaya başlayınca, tarihimizin çok ilginç olduğunu keşfetmiştim. Gerilere, çok gerilere gittim, EOKA’ya kadar. Ondan da gerilere gittiğimde İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna vardım, bu yakın tarihimizin başlangıcıydı. 1974’te yaşamış olduğumuz gibi, bu Soğuk Savaş dönemiydi... Soğuk Savaş’ın başlangıcı, “Teşkilat”ın kuruluşu, kuruluş amaçları, insanları “milliyetçilik” aracılığıyla nasıl kontrol ettikleri... Bunları araştırdım. Yorgacis ve Makarios güçlü olduklarına, Amerikan desteğine sahip olduklarına inanıyorlardı, bir “Yunan devleti” kurmak için... ABD’nin de böyle bir devleti desteklediği duygusuna sahiptiler. Ancak Türkler de benzer duygular taşıyordu, kendi amaçları bakımından çünkü aynı “background”a sahiptiler. Ve birbirleriyle savaştılar...  Yorgacis 1970’te öldürülmüştü. İki de Yunan subayı öldürülmüştü, isimlerini biliyoruz, yayımladık bunu.

 

1963-64 OLAYLARINI YAZIYOR

SORU: Peki 1963 olaylarına baktığında neler gördün? 1963’te neden bu olaylar olmuştu? Buldukların arasında senin için yeni olan neydi?

DRUSİOTİS: Şimdi 1963-64 dönemiyle ilgili bir kitabı bitiriyorum. ABD’nin Milli Arşivleri’ni ve Britanya Kamu Bilgi Departmanı’nın kayıtlarından yaptığım araştırmalardan materyal var elimde.

 

SORU: Çünkü 30 yıl sonra gizli belgelerin gizliliği ortadan kalkıyor diye mi elde edebildin bunları?

DRUSİOTİS: İngiltere’de 30 yıldır ama Amerika’da kamuoyunun bilmesinin uygun olduğu zamana kendileri karar veriyor. Örneğin geçen yıl 1974 yılına ait Herny Kissinger’e ilişkin belgeleri verdiler. Bunu nasıl anlatabileceğimi kestiremiyorum, çünkü Kıbrıs’ın tüm tarihidir bu... Ancak çok özetle söylemem gerekirse, şunu söyleyebilirim: Makarios, ta başlangıcından kuruluş anlaşmalarını değiştirmeye çalıştı çünkü 1960 yılında oluşturulan Kıbrıs Cumhuriyeti’ne yönelik olarak “Kıbrıslı Türklerin nüfusu %13, iktidarın %30’una sahip olmaları doğru değildir vs.” Diyordu. “Anlaşmaları imzaladım çünkü o zaman bir devlet değildik oysa şimdi bir devletiz, öyleyse bu anlaşmaları değiştirme hakkım vardır” diyordu.  Kuruluş ve Garanti Anlaşmaları’nı ortadan kaldırmak için bir kampanya başlattı. Ancak ona engel olan da o anlaşmalardı. Makarios “Biz bağımsız bir devlet değiliz” diyordu, aslında Kıbrıs gerçekten de bağımsız bir devlet değildi çünkü Yunanistan, Türkiye ve Britanya’nın kontrolü altındaydı. Ancak tüm bunların arkasında ABD vardı. İnancım şudur: İngilizleri suçladığımızı söyleriz. Ancak İngilizleri 1957’ye kadar suçlayabiliriz. 1957’den sonra manda Amerika’ya geçmişti. Çünkü 1957’de meydana gelen Süveyş krizi, İngiltere’nin gücünü sona erdirmişti. Süveyş krizi, İngiltere’nin son bir kez insanları “Bir süpergüç olarak biz buradayız” diye ikna etme girişimiydi. Savaşın sonunda İngiltere’nin pek çok mali sorunu vardı, sömürgeci bir güç olarak hayatta kalmakta zorluklarla karşılaşıyordu ve ABD ile Britanya arasında hüsumet oluşmuştu. Dünyanın lideri kim olacaktı? Amerikalılar daha güçlüydü ve daha çok paraları vardı, dünyanın geriye kalanını kendi etkileri altına almak istiyorlardı. O nedenle eski sömürgelerin kurtuluş mücadelelerini desteklediler çünkü onları kendi denetimleri altına almayı istiyorlardı. O nedenle Büyük Britanya ile ABD arasında çatışma vardı. 1957’de Süveyş krizinde İngiltere “Biz sömürgeci bir güç olarak buradayız” demeye çalışıyordu ancak ABD, Soğuk Savaş’a bakmaksızın, Sovyetler Birliği’yle işbirliği yapmıştı, Britanya’yı bitirip, Batı dünyasının “süpergücü” olmak amacıyla. 1957’de İngilizlerin yenilmesinden sonra Amerikalılar “Biz dünyayı denetliyoruz” demeye başlamıştı... ABD’nin bu yöndeki girişimi 1947’de öncelikle Yunanistan’da başlamıştı, çünkü savaş sonrasında Yunanistan İngiltere’nin etkisi altındaydı. İngiltere Yunanistan’dan çekilmek istiyordu çünkü orada kalacak kadar mali gücü yoktu. Amerikalılar geldiler, ülkenin denetimini ele geçirdiler ve İngilizleri oradan kovdular. Tamamen aynı zaman dilimi içinde Türkiye’yi de denetimleri altına aldılar. Yani hem Türkiye, hem de Yunanistan, paralel biçimde Amerika’nın denetiminde yollarına devam ettiler, Amerika’nın hedefi de bölgede bir “süpergüç” olmaktı... Eğer Süveyş’te İngilizlerin yenilmesi ardından haritaya bakacak olursanız, İngiltere’nin birbiri ardına sömürgelerini kaybettiğini, elinde yalnızca Kıbrıs’ın kaldığını görürsünüz. Yani Amerikalılar Kıbrıs’ı da kendi denetimleri altına almak istiyordu. 1957’de Macmillan ile Eisenhower arasında bir toplantı yapılmıştı, bölgenin geleceği ele alınıyordu. O zaman Eisenhower, Macmillan’a “Kıbrıs’ın geleceği bağımsız bir devlet olacaktı, orada bir üs alın, başka birşey değil, Türkiye ve Yunanistan’ın etkisinde bir devlet olacaktır” demişti. Yunanistan ve Türkiye zaten ABD’nin etkisi altındaydı, yani “anavatanlar” aracılığıyla ABD Kıbrıs’ı kontrol edecekti. Amerikalılar İngilizler’den Makarios’u geri getirmesini istediler, o zaman Seyşel adalarında sürgündeydi Makarios. Ve Makarios ancak Amerikalılarla müzakerelerden sonra “Bağımsız devletten yanayım” demişti. Çünkü “bağımsız devlet” projesi, Amerikalıların Kıbrıs’ı “anavatanlar” aracılığıyla denetim altına alma planıydı.

 

“MAKARİOS’UN HATASI NEYDİ?”

Makarios’un hatası neydi? Makarios, 1960’ta oluşturulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Amerikalılarla İngilizlerin çatışması ardından, Türkiye ile Yunanistan’ın da işbirliğiyle oluşan bu politikanın sonucunda ortaya konduğunu kavrayamamıştı. Makarios “Ben İttifak Anlaşmaları’nı yokedeceğim” dediğinde, aslında tüm sistemi yok ediyordu. Amerikalıların koymuş olduğu oyunun kurallarının dışına çıkıyordu. Belki böyle yapmak Makarios için uygundu yani oyunun kurallarının dışına çıkmak... Ancak İngilizlere gidip “Türkleri adadan atmak istiyorum ancak Yunanlıları da adadan atmadan bunu yapamam” dedi ve İngilizlere her iki “anavatan”ı adadan çıkarma ve tek garantör olarak İngiltere’nin Kıbrıs’ta kalması teklifini götürdü. İngilizleri adadan atmak için beş yıl savaşmışlardı ve üç yıl sonra da İngilizlerden garantör bir güç olarak geri gelmesini istiyorlardı! Türkiye ve Yunanistan’dan kurtulmak içindi bu! Daha anlaşılabilir kılmak için bu söylediklerimi şöyle tarif edeyim: Amerikalılar bir çerçeve çizmişlerdi: “Türkiye ve Yunanistan’ın etkisinde bağımsız bir Kıbrıs devleti, anti-komünist bir devlet, sen bir din adamısın, bunu yapacağına güveniyoruz, bu adanın Batı dünyasına hizmet etmesini istiyoruz, yeni bir Küba olmasını istemiyoruz” demişti. Makarios, bu çerçevenin marjinlerinin dışına çıkamayacağını anlayamamıştı. Ancak bunu yaptıklarında, tek başına bir din adamına ya da herhangi birine, hatta yalnızca Denktaş’a bile güvenemezlerdi. Herhangi bir kişiye tek başına güvenemezlerdi, Yorgacis’e de güvenemezlerdi tek başına - bu çerçevenin içinde kalacağı yönünde -  ve herhangi tek bir kişiye bağımlı olamazlardı. O nedenle bu örgütün kurulmasını teşvik ettiler çünkü “Teşkilat” aracılığıyla toplumu kontrol edebiliyorlardı, “milliyetçilik” aracılığıyla da iki toplum kendi liderlerine sadık olacaktı. Makarios bu çerçeveden kaçmaya çalışınca, çatışmayı yarattılar çünkü çatışmadan sonra Makarios çerçevenin içine geri dönerek, o çerçevenin içinde kaldı.  Ve İttifak ve Garanti ile Kuruluş Anlaşmaları’nı yok etmedi.

1963’te iki teşkilatın çatışması tesadüfi birşeydi...

 

“GERÇEK ÖRGÜTLÜ GÜÇ TMT’YDİ...”

SORU: Ancak 1959’da EOKA’nın yok edildiğini söylüyorsun, başka bir teşkilatın Yorgacis tarafından kurulduğunu söylüyorsun...

DRUSİOTİS: Evet ama bu teşkilatın amacı yalnızca Kıbrıs’ın iç politikasını denetlemekti, komünistlere karşı savaşmaktı. Gerçekten dürüst olmak gerekirse, 1960’tan sonra, yani kuruluş anlaşmaları imzalandıktan sonra adada tek örgütlü güç TMT idi, başka herhangi bir örgüt yoktu. Bazı EOKA’cılar silahlarını tutuyorlardı ya da belki bazı grupçuklar... Ama böylesine bir teşkilat artık yoktu. Ve Yorgacis’in teşkilatı silahlı bir gruptu, bunu 1960’ta kurmuştu, iç güçleri denetlemek için silah kullanıyor olabilirlerdi ancak TMT gibi bir örgütlenme değildi bu, TMT’de olduğu gibi Türk subayların varlığıyla, oluşturulmuş bir yapıyla, Türkiye’deki eğitim kamplarıyla, Türkiye’den gelen silahlarla... Rum tarafında böyle bir teşkilatlanma yoktu. 1962’de Yorgacis Kıbrıslı Türkler arasında böyle bir teşkilatlanmadan haberdar olduğunda Makarios’a giderek “Biz de kendi örgütümüzü kurmak istiyoruz” dedi. “Çünkü onlar kendi teşkilatlarını kurdular...”

 

“TÜRKLER MAKARİOS’UN TAVRINDAN MEMNUNDU”

Türkler sessiz sedasız işlerini yürütürken, Rumlar her zaman yapmış olduklarından çok daha fazlasını anlatırlar! Her zaman “Biz kahramanız! Biz savaşçıyız!” falan diye övünürler ama Türkler sessiz kalırlar, yeraltında sessizce örgütlenirler. Ve o dönem Türk liderliğinin Kıbrıslı Türkler üzerinde kontrolü vardı, ancak bu tarafta o dönem böyle değildi. Türkler Rumların durumunu anlayınca provokasyonlara başlamışlardı.

Makarios anlaşmaları yürürlüğe koymak istemiyordu, bu doğrudur. Ancak Kıbrıs Türk liderliği de onun fikrini değiştirmek için Makarios’a yardımcı olmuyordu... Makarios’un bu tavrından mutluydular. Kıbrıs Türk liderliğinde iyi niyet yoktu, Makarios’da da iyi niyet yoktu...

Kıbrıslı Türkler “Biz yalnızca Anayasa’nın uygulanmasını isteriz, ne bir eksik, ne bir fazla” diyordu. Bir bakımdan bu doğrudur, anayasayı imzaladık, uygulansın, görelim ve sonra tartışırız... Ancak Makarios da bunları uygulamıyordu, yani 70’e 30, ayrı belediyeler gibi maddeleri. İki taraf da kendi pozisyonunu almıştı: biri biz anayasayı isteriz derken, öteki de bu anayasayı istemeyiz diyordu. Belki Makarios iyi niyet göstergesi olarak bazı adımlar atmış olsaydı... Ama olmadı... Kıbrıs Türk liderliği Makarios’un yaptıklarından memnundu. Ve yanımda belgeler var, Türk diplomatlar İngiltere ve ABD’yle Kıbrıs’taki sorunla ilgili yaptıkları görüşmelerde “Bırakın Makarios bu işi yapsın” diyorlardı. “Bizler Kıbrıslı Rumların bir hata yapmasını bekliyoruz” diyorlardı.

Yani Kıbrıslı Rumların hata yapmasını bekliyorlardı çünkü Kıbrıs Türk liderliğinin aklında olan da Anayasa’yı kendi çıkarına kullanarak ayrı bir federe devlet ya da ayrı bir politik sistem kurmaktı - Makarios’un aklında olan ise ortak bir devletti ancak bu devlette Kıbrıslı Türklerin azınlık olmasıydı. Yani her iki liderliğin tavrı da böyleydi. 1963 çatışmasına böyle geldik.

 

“YORGACİS, PAPADOPULOS’TAN YARDIM ALDI...”

SORU: Sonuçta Yorgacis kendi teşkilatını geliştirmiş miydi?

DRUSİOTİS: Evet, TMT’nin Türkiye’den subaylar, silahlar ve her şeyiyle iyi teşkilatlanmış olduğunu anlayınca kendi örgütünü geliştirmeye girişti. Yorgacis, Yunanistan hükümetine giderek onlardan silah istedi ancak dönemin Başbakanı Averof, onu kapı dışarı etti! Sonra Yorgacis de Papadopulos’a gitti, Papadopulos, Yunan cuntasında diktatör olacaktı daha sonra. Papadopulos o dönem Yunan istihbarat servisleri yani Yunan CIA’i ile Amerikan CIA’i arasında irtibat subayıydı. Böylece Yorgacis ona gitti ve Papadopulos gizlice Kıbrıs’a gelerek Kıbrıs’taki Yunan alayının onlara silah vermesi yönünde işbirliğini başlattı. Ancak şu doğrudur, 1963’te Rumlar savaşmaya hazır değildi, 1965’e kadar böyleydi bu. Ancak Kıbrıslı Türkler savaşmaya hazır durumdaydı. Daha iyi örgütlenmişlerdi, daha profesyoneldiler... Ancak Rum tarafında aşırı bir heyecan vardı, bol bol konuşuluyordu, gerçek anlamda ciddi bir örgütlenme yoktu ama...

 

“GECE HAYATININ KONTROLÜ...”

SORU: Öyleyse tetiği kim çekti?

DRUSİOTİS:  Cemaliye’yle ilgili öyküyü başlattıklarında... Benim araştırmalarım gösteriyor ki Yorgacis’in adamları gidip orada olay çıkardı. Kıbrıs Rum tarafının söylediği herşeyin onların silah bulundurup bulundurmadıklarını anlamak için yoklanmak istenmesini reddettiklerinde başladığını, bir polisi öldürmeye çalıştıklarını, biz de tepki gösterdik falan. Bu doğru değildir. TMT gece hayatını koruma altında tutmak istiyordu, ancak gece hayatının korunması konusunda Yorgacis’in adamlarıyla TMT arasında husumet vardı... Ve o gece Cemaliye’yi öldürdüler. Yani siyasi birşey değildi, gece hayatının korunmasıydı... Ancak siyasi ortam o denli gergindi ki ve herkes her an birşey olmasını bekliyordu ve bir kaza gibi olan bu olay herşeyin patlamasına neden oldu. O günlerde iyi örgütlenmiş bulunan TMT provokasyonlara başlamıştı, Kıbrıslı Rumların bunlara tepki vereceğini ve böylece Türkiye’nin adaya gelip işgal etmesini bekliyorlardı.  Pek çok olay, TMT’nin provokasyonlarıyla başladı ancak Rum Teşkilatı da bu oyunu oynadı, beklendiği şekilde tepki verdiler. Bir de Sampson vardı. Sampson Yorgacis’in teşkilatından değildi, onun da kendi teşkilatı vardı, İoannides’e bağlı, İoannides de Papadopulos’tan sonra Yunan cuntasının diktatörü olacaktı.

 

“SAMPSON’UN KENDİ ORDUSU VARDI”

SORU: Sampson’un da kendi ordusu mu vardı?

DRUSİOTİS: Evet, 200-300 kişi kadar...

 

SORU: Böylece örneğin Kaymaklı’ya girdi...

DRUSİOTİS: Evet... Sampson’un Kaymaklı’da savaştığını sanır Kıbrıslı Rumlar. Halbuki sessizce durdu orada, herşey bittiğinde de ortaya çıktı orada... Ancak pek çok masum Kıbrıslı Türk’ün öldürülmesinden sorumludur. Bir katildi Sampson... Kıbrıslı Türk kayıp şahısların çoğunluğu Sampson ve adamlarının kurbanlarıdır. Onları sırf Türk oldukları için öldürüyordu... Yani bu fanatikler vardı... TMT vardı... Kıbrıslı Rumlar çoğunlukta olduğu için de adayı kontrol ediyorlardı, o nedenle kurbanların çoğu Kıbrıslı Türklerdi.

 

“PAPADOPULOS TEŞKİLATTA İKİNCİ ADAMDI...”

SORU: Geçen hafta bir makale yazarak Papadopulos’a yanıt vermiştin, bu makaleni biz de yayımladık. Papadopulos “1963-74 arası hiç bir Kıbrıslı Türk öldürülmedi” diyordu ve sen ona yanıt vermiştin...

DRUSİOTİS: Papadopulos Teşkilat’ta ikinci adamdı, Yorgacis’ten sonra gelen kişiydi komutada.

 

SORU: Yani Yorgacis’in altında, aynı örgütteydi...

DRUSİOTİS: Evet. Ve bunları bilmelidir. Olayları ört bas eden siyasi sistemin de bir parçasıydı... Bu cinayetler Yorgacis’in Teşkilatı’nın adamları tarafından işleniyordu ama Papadopulos da komuta zincirinde ikinci adamdı. Bunun için siyasi sorumluluğu vardır. Ve şu da inanılmaz geliyor bana: 1963’te anlaşmaları yok eden liderlerin yani Papadopulos ve Denktaş’ın şimdi bir anlaşma için müzakere yapması paranoyadır!

 

“EOKA-B GRİVAS TARAFINDAN KURULDU”

SORU: Yorgacis’in teşkilatına sonra ne oldu? EOKA B nasıl oluştu?

DRUSİOTİS: EOKA-B Grivas tarafından kuruldu. Grivas 1963-64 olaylarına katılmamıştı. Ancak Makarios 1964’te onlara karşı çıkınca, Amerikalılar Kıbrıs’ın denetimini ele geçirmek için bir plan ortaya koydular. Makarios Krusçef’le konuşmaya başlamıştı, Nasır’la görüşüyordu, Kıbrıs’ı yeni bir Küba’ya dönüştüreceği korkuları başlamıştı. Bence bu saçmalıktı çünkü Sovyetler Birliği’nin yeni bir Küba yaratmaya ilgisi yoktu. Ama Amerikalılar bu noktayı sömürdüler ve 1964’te bir plan ortaya koydular, buraya NATO altında bir “Barış Gücü” göndermek istiyorlardı. Kosova’da yaptıkları gibi... Böylesi bir NATO Barış Gücü oluşturma düşüncesi ilk kez 1964’te Kıbrıs’ta ortaya atılmıştı Amerikalılar tarafından. George Ball Kıbrıs’a geldi ve Makarios’un bu planı kabul etmesini istedi. Ancak Makarios önerilen herşeyi reddetti. Makarios bunu reddedince tek alternatif, Kıbrıs’a Yunan askerleri çıkarmaktı, Makarios’u kontrol altında tutmak için. 1964’te Papandreu hükümetinin siyasi kararıyla yapıldı bu ancak bunu pişirip hazırlayan gizli servislerdi - Kıbrıs’a 10 bin asker gönderdiler.

 

SORU: Hangi gerekçeyi ileri sürmüşlerdi bunun için?

DRUSİOTİS: “Türk işgali olasılığına karşı Kıbrıs’ı korumak” gerekçesiyle... Ancak esas amaç Makarios’u denetim altında tutmaktı. İşte bu nedenle Türkiye’den buna karşı ciddi bir itiraz gelmedi. Oysa örneğin 1963’te şurada burada olaylar olduğunda, üç-beç Kıbrıslı Türk öldürüldüğünde örneğin, hemen gelip adayı işgal edeceklerini söylerlerdi. 1964’te  tam on bin tane Yunan askeri Kıbrıs’a çıktı ve Türkiye’den hiçbir tepki gelmedi!

 

TÜM CUNTA LİDERLİĞİ KIBRIS’TA GÖREV YAPTI

Amerikalılar Kıbrıs’a gelecek olan Yunan askerlerinin, Türklerle savaşmaya değil, Makarios’u kontrol etmeye geleceği yönünde Türkiye’ye söz vermişti.

1964’te adaya gelen Yunan askerleri arasında bulunan subaylar ilginçti çünkü bunların neredeyse tümü, daha sonra Yunanistan’daki darbede rol alacaktı. Yunan cuntasının tümü, 1967’de ve 1973’teki her iki Yunan cuntasının tümü yani Yunan cuntasının liderliği Kıbrıs’ta askeri görev yapmışlardı. Papadopulos, İoannides, Harbakis, Gonanos, tümü buradaydı 1964’te. İsimleri var kitabımda... Biliyorsun, yeraltı yöntemleriyle Türkiye’de iç politikayı denetliyorlardı, 1947’den itibaren de aynı yöntemle bunu Yunanistan’da yapıyorlardı. Ancak 1967’de iktidara geldiler darbeyle. 30 yıl boyunca yeraltında çalışıyorlardı ve bu insanlar Kıbrıs’ta bulunuyordu 1964-67 yılları arasında. Aynı zamanda TMT’de görev yapan Türk subaylarının sayısını da artırdılar... Türkiye’den öğrencileri getirdiler, yani aynı dönemde iki ordu oluşturdular, kendi denetimleri altında, Kıbrıs’ta iç politikayı denetlemek için. Makarios bunu kabul etmişti çünkü “Ben Yunan ordusunun Kıbrıs’a gelmesini istemiyorum” diyemezdi. O nedenle politika değiştirdiler. Makarios’a “Yunan hükümeti şimdi ENOSİS’ten yanadır” dediler, Makarios da “Ben ENOSİS’e karşıyım” diyemezdi. ENOSİS’le ilgili konuşmalar 1956-57’de başlamasına rağmen aslında plan ÇİFTE ENOSİS’ti... Toprağın bir bölümünü Türkiye’ye vermeksizin ENOSİS olamazdı çünkü! Bu da ACHESON planıydı, 1964’te...

 

TÜRKİYE GRİVAS’IN GELMESİNİ KABUL ETTİ

Mart 1967’de silah getirmeye başladılar, Haziran-Temmuz’a kadar bu devam etti. Aynı zamanda Grivas’ı da Kıbrıs’a geri getirdiler. Amerikalılar bununla ilgiliydi, Yunanlılar da ve Türkiye de Grivas’ın Kıbrıs’a getirileceğini biliyordu, Makarios’a karşı kullanılmak üzere. 1964’te... Türkiye, Grivas’ın Kıbrıs’a gelmesini kabul etti. Çünkü amaç Makarios’u sarsmaktı.

1964’te Yunan ordusu Kıbrıs’a gelince, köyleri gezmeye başladılar, filmler gösteriyorlardı komünizme karşı... 1963-64’te Yorgacis’in “Teşkilat”ına ilişkin dökümanlarda var bunlar, “Gerçek düşmanımız Türkler değil, gerçek düşmanımız komünistlerdir” yazıyordu. Ama AKEL dahi ENOSİS’i destekliyordu çünkü halkın iradesine karşı çıkacak cesaretleri yoktu, çünkü ENOSİS için kamuoyu oluşturulmaktaydı... Şimdi yaptıklarını 1964’te yine yapmışlardı... 1964’te Grivas’la bir toplantı bile yapıp ortak hedefin ENOSİS olduğuna karar verdiler.

 

SORU: AKEL mi?

DRUSİOTİS: Evet, AKEL... Ancak Makarios ÇİFTE ENOSİS istemiyordu, ya tümüyle bağımsız bir devlet istiyordu ya da salt ENOSİS istiyordu. Ve Makarios ACHESON planını torpilledi, bunu yok etti! Ve Makarios politikalarını Yunanistan’a da ihraç etti. O günlerde Başbakan Papandreu idi, Papandreu ACHESON planını yürütmek istiyordu ancak Makarios’tan korkuyordu. Makarios, tıpkı Denktaş gibi bir konuşma yapıp “Papandreu Kıbrıs’ı Türklere satıyor” diyebilirdi, o zaman Papandreu’nun işi biterdi. Papandreu sandviç gibiydi, bir taraftan Amerikalılar onu ACHESON planı için sıkıştırıyordu, öbür taraftan ise Makarios’tan korkuyordu. Bir gün “Evet seninleyim” diyordu, ertesi günü fikrini değiştiriyordu. O nedenle Amerikalılar Papandreu’ya güvenemiyordu, onu güvenilmez ve zayıf buluyorlardı. Kayıtlar var, “Papandreu’yla iş yapılmaz” diye!... 1965’te Papandreu’yu devirdiler böylece ve Yunanistan’da büyük bir istikrarsızlık başgösterdi... Ve bu da 1967 darbesiyle sonuçlandı. Yani 1965-67 arası Yunanistan’da siyasi istikrarsızlık dönemiydi. 15 Temmuz 1965’te devirmişlerdi Papandreu’yu... Ve Yunan ordusu Kıbrıs’taydı.

İnanıyorum ki 1967 olayları provokatif olaylardı... Yunan ordusunun Kıbrıs’ta bulunduğu 3 yıl boyunca, Türklerle hiçbir çatışma olmadı, Yunanlılar tarafından Türklere tek bir kurşun bile sıkılmadı!

1964 olayları ise Makarios ve TMT tarafından ortak bir provokasyondu çünkü her iki taraf da ACHESON planını öldürmek istiyordu. Dillirga ikinci önemli  enklavdı çünkü burası denize yakındı ve silah sevkiyatı yapılıyordu. Sonra da Türkiye gelip bombaladı... Türkiye uçakları bombalarını atınca artık hiçbir Kıbrıslı Rum, Türklere güvenemezdi... O şekilde ACHESON planını bitirdiler. Ama Yunan ordusu hala buradaydı. Makarios’u devirmek için çeşitli planlar yaptılar ancak ondan sonra ne yapacaklardı? Zorla ACHESON planını mı kabul ettireceklerdi? Bombalama olayından sonra ACHESON planı tümüyle bitmişti. Bıraktılar ve zaman geçti, 1967’de Köfünye’de provokasyonlar yapıldı, bu da Yunan ordusunun çekilmesi için gerekçe olarak kullanılacaktı. Sonra da Makarios’un altını oymaya başladılar.

 

“MAKARİOS, KARİYERİNİN EN BÜYÜK HATASINI YAPTI”

Makarios kariyerinin en büyük hatasını 1967’de yaptı. Grivas Köfünye’ye saldırdıktan sonra Amerikalılar Yunan ordusunun adadan ayrılmasını önerdiler, ayrıca (Rum) Milli Muhafız Ordusu’nun silahsızlandırılmasını ve dağıtılmasını önerdiler. Bu ikisini hatırlıyorum... Bir de Türkiye ile Yunanistan arasında bir “centilmen agreement” yapılmıştı, Grivas’ın adaya dönmesine artık izin verilmemesi yolunda.

Makarios “Yunan ordusu adadan çekilebilir ama devletin başkanı olarak Milli Muhafız Ordusu’nu silahsızlandırmayacağım” dedi. Cyrus Vance gelmişti Kıbrıs’a, Makarios’la müzakereye, anlaşmaya varamadılar... Ancak Yunanistan, ordusunu geri çağırdı fakat Makarios Milli Muhafız Ordusu’nu korudu. Ancak Yunan ordusu adadan ayrılırken geride birkaç yüz kadar “şahin” subay bırakmıştı. Bunlar Milli Muhafız Ordusu’ndaydı. Aslında bu, Makarios’un ordudan kurtulma ve Yunan ordusunun etkisinden kurtulma için elde ettiği bir fırsattı ancak bu şekilde davrandığı için Yunan subayları Kıbrıs’ta kalmıştı, bu arada Cunta Yunanistan’da darbeyle işbaşına gelmişti, artık açık açık Kıbrıs’a müdahale ediyorlardı. Ve bu dönemde Makarios’a karşı komplolar arka arkaya geliyordu. 1974’te de onu öldürmeye çalıştılar.

1968’de Denktaş geri geldi, görüşmeler başlattılar... Eğer müzakerelerin seyrini izleyecek olursanız, ne zaman bir çıkmaz olsa, çatışmaların ve öldürmelerin olduğunu görürsünüz. Her iki tarafta da oluyor bu çünkü Türkler de işgal için fırsat kolluyordu.  1970-71’de de öldürmeye çalıştılar Makarios’u.

 

“GRİVAS HER ZAMAN ÇİFTE ENOSİS’İ ÖNGÖRDܔ

1971 yılında Cunta Grivas’ı, Milli Muhafız Ordusu’nun işbirliğiyle EOKA-B’yi örgütlemek üzere adaya gönderdi. Çünkü Yunanistan’da Cunta işbaşına geldikten sonra Milli Muhafız Ordusu, Yunan Cuntası’nın mutlak hakimiyetine girmişti. Milli Muhafız Ordusu aracılığıyla, yine ENOSİS adına EOKA-B’yi kurdular. 1968’de Makarios yine ENOSİS’ten vazgeçmiş ve “Bağımsız devlet istiyoruz, ENOSİS değil” demeye başlamıştı. “Artık ENOSİS için çabalamak mümkün değil, bağımsızlık için çalışacağız” demişti. Bunun üzerine Grivas EOKA-B’yi kurdu ve bunu yine ENOSİS için yaptı. Ancak Grivas’ın planı her zaman ÇİFTE ENOSİS’ti, çünkü Grivas, ACHESON planının prensibini kabul etmişti, Türkiye’ye toprak ya da üs verilecekti. Yani bu Grivas’a göre “temiz bir çözüm”dü, Türkiye’ye toprak bırakılması her zaman aklında vardı. Bugün olduğu gibi... “Türkleri aramızda istemiyoruz” ya da “Rumları aramızda istemiyoruz”... “Ayrı yaşayalım...” gibi... Böylece EOKA-B yaratıldı, bu da bizi 1974 darbesine getiriyor... Ancak o zaman darbeden sonra işgalin kaçınılmaz olduğunu da biliyorlardı. Amerikalıların amacı da Yunanlıları kontrol ederek Türklerle savaşmamalarını sağlamaktı. Grivas’ın adaya dönmesine izin verilmemesi yönünde Türkiye ile Yunanistan arasında bir “centilmen anlaşması” olmasına rağmen - ki bu bende yazılı döküman olarak da var - 1971’de Grivas adaya döndüğünde, Türkiye yine sessiz kalmıştı. Yani bir oyundu bu... Grivas’ın gelmesini istiyorlardı, çünkü bu bizimle savaşmaları için bir gerekçe oluşturacaktı. Savaşta kim kazanır? Elbette güçlü olan kazanır. Güçlü olan da Türkiye’ydi, coğrafyasından ötürü, askeri gücünden ötürü...

 

“KIBRIS RUM ELİTİNİN MENTALİTESİ AYNI”

SORU: Toplumlarımızın belleğinde her zaman kara delikler vardır, karanlık noktalar vardır,  manipülasyonlar vardır, tarih belirli bir biçimde sunuluyor bizlere... Şimdi bu şekilde ne olup bittiğini anlamaya kendini adamış olduğun zaman ve bugüne dönüp baktığında, bugünü nasıl görüyorsun? Sence nereye gidiyoruz?

DRUSİOTİS: Korkarım ki tarih kendini tekrarlıyor... Liderler kullandıkları dili değiştirmiştir, farklı bir çağda yaşıyoruz, Papadopulos 1964’te yaptığı gibi konuşamaz bugün... Hatta Denktaş bile - kimi zaman konuşuyor ya... Ancak mentalite aynıdır. İnanıyorum ki Kıbrıs Rum kurulu düzeninin eliti sahip oldukları toprağın mutlak kontrolünü istiyorlar. Demek istediğim federasyona hazır değillerdir, iktidarı paylaşmaya... Eğer doğru algılıyorsam, Denktaş’la da gerçek çözümün konfederasyon hatta taksim olduğu yönünde anlaşıyorlar. Ancak bunu insanlara söyleyecek olurlarsa sorunlarla karşılaşacaklar, yalnızca EVET diyen insanlardan değil, HAYIR oyu verenlerle de sorunlar yaşayacaklar çünkü HAYIR oyu verenler, mallarını geri almayı bekliyorlar. Çözümü yaşamın bulmasını bekleyecekler. O nedenle Papadopulos, 1960’tan 40 yıl sonra, Kıbrıslı Türklerin ekonomisinin geliştirilmesi gerektiğini kendi kendine hatırlatıyor. Çünkü 1960’taki politika onları aç bırakmaktı ki teslim olsunlar... Oysa şimdi Papadopulos “Kıbrıslı Türklerin ekonomisinin gelişmesini istiyoruz” diyor. Ekonomiyi, toprakta inşaat yapmadan büyütemezsiniz. Bir kez inşaata giriştiğinizde de, onu kaybettiniz demektir, iş bitmiştir demektir. Ancak Kıbrıs’ı ikiye bölen sınır çizgisinde inşaat yapmayacaksınız çünkü burası güvenli değildir. O nedenle kuzeyde inşaatlar Girne bölgesinde yapılıyor, bir çözüm olsa dahi, Annan planı temelinde ne olacağını biliyoruz. Aslında Kıbrıs Rum elitinin Girne’yi taktığı yoktur - bunu kayıp bir vaka olarak kabul ediyorlar. Günün birinde konfederasyon önerisiyle ortaya çıkacaklardır, kendi alanlarına sahip olarak ekonomiyi denetlemeye devam edecekler, gücü ellerinde tutacaklar (kendi bölgelerinde). İnanıyorum ki AKEL’i de bu yönde ikna ettiler, olayların buraya gittiği yönünde, “Siyasi gelecek buradadır, bizimle bu oyunu oyna” dediler, AKEL’e kendi kendini marjinalize etmemesi yönünde telkinde bulundular... Bu bir veri değil, yalnızca böyle hissediyorum, bu konuda POLİTİS’e bir makale yazmayı düşünüyorum. Ancak durum buysa, konfederasyonu müzakere etmek daha iyidir.  Eğer siz tam bir siyasi tanınma elde edecekseniz, biz de daha fazla toprak elde edeceğiz (müzakerede). Kuzeyde malını bırakan Kıbrıslı Rumlar, güneydeki Kıbrıslı Türk mallarıyla bunu takas edecekler, tazminat alacaklar... Eğer politika buysa yani...

Bu benim çözümüm değildir, yalnızca şunu söylüyorum: eğer istedikleri buysa, dürüst davransınlar ve bunu müzakere etsinler, yaşamın çözüm getirmesini beklemek yerine... Kafalarındaki buysa dürüstçe söylesinler ve müzakereye otursunlar... “Ben federasyon isterim” deyip onun gereklerini yerine getirmemek iyi birşey değildir.

 

---

 

“Akritas Planı aptal bir plandı, zaten uygulanamazdı!”

 

Makarios Drusiotis, Niyazi Kızılyürek’le birlikte IŞIK Kitabevi’nin bu yıl Eylül ayında düzenlemiş olduğu Kitap Fuarı’nın konuğu olarak 1963-64 yıllarında yaşananları irdelemişti... Sözkonusu gecede Drusiotis, “Akritas Planı”na ilişkin bir soruyu şöyle yanıtlamıştı:

SORU: Benim sorum “Akritas Planı” ile ilgili. Kıbrıs Türk toplumu bu planı “Türkleri imha planı” olarak biliyor. Acaba Kıbrıs Rum toplumunda bu planla ilgili bir hesaplaşmaya girilmiş midir?

DRUSİOTİS: Bana göre bu “Akritas Planı”na çok abartılı bir anlam yükleniyor. Akritas Planı olan birşeyler değildir, yapılması tasarlanan şeylerdir. Ve soykırım gibi bir olaya bir gönderme yapmıyor. Bu, Yorgacis’in aptal bir taslak planıydı. Ve kriz döneminde de ne uygulanabildi, ne de zaten uygulanabilir bir plandı. Oysa Kıbrıs Türk planı çok daha iyi hazırlanmıştı ve daha iyi uygulanabildi aslında. Neydi o plan? İşte Kıbrıs Rum tarafında Rumların yapacağı aptallıklardan yola çıkarak ayrı devlet mekanizmalarını kurmaya yönelmek ve devletten kopma sürecini hızlandırmaktı. Yani Akritas’ın Türk karşıtının daha iyi uygulanabildiğini söyleyebiliriz. Kıbrıs Rum Akritas planı o kadar aptal bir plandı ki zaten uygulanamazdı... Size bu işlerin ne kadar gayrıciddi olduğunu anlatmak için bir hikaye anlatayım. Çünkü Denktaş sürekli yaptığı propagandalarla, bu Akritas Planı’na hak etmediği bir değer veriyor. 1963 Noeli’nde olaylar başladığı zaman, Akritas Planı’na göre Yunan Alayı ELDİK devreye girmeliydi.  Yorgacis’in danışmanı olan Yunan subayları daha patlayan ilk silah sesleriyle, karargahlarına kapanıp oturmayı tercih etmişlerdi. Yorgacis van tipi bir arabaya binip, o arabanın dışına megafonlar koyarak Yunan alayının mevzilendiği karargaha gidip onlara “Hain” olduklarını mikrofonlardan haykırıyordu!  Türk Alayı ne yaptı peki? Karargahından çıktı, mevzilendi, belli bir planı vardı... Lefkoşa-Girne yoluna çıktı, mevzilendi. Bu durumda kimin daha örgütlü ve sonuç alıcı olduğunu görebiliriz değil mi? Makarios Noel’de Kıbrıs’ın bir kaosa sürüklendiğini görünce Cumhurbaşkanlığı sarayını terketti ve bu ünlü derin örgütün artık karargahı diyebileceğimiz binaya gitti. O karargah o gün bir tımarhaneyi andırıyordu. Bu bina Cumhurbaşkanlığı sarayının hemen yanında bulunuyordu. Bir masa etrafında gizli örgütün komutanları diyebileceğimiz kadro oturmuş tartışıyordu. Tassos Papadopulos, Glafkos Klerides, Lellos Demetriades ve diğerleri... Bu arada Yorgacis’e bir telefon geldi ve Makarios’un gelmek üzere yola çıktığı söylendi. Yorgacis Makarios’la karşı karşıya gelmek istemiyordu. Bu özellikle Cemaliye hanımın katledildiği olayın hemen sonrasındaydı. Yorgacis bunun üzerine Klerides’e “Sen kal, Makarios’la konuş, ben kaçıyorum” dedi. Yorgacis gidip perdenin arkasına saklandı, Makarios kendini görmesin diye tabii... Makarios o övündüğü Ortodoks asasıyla binaya girdi ve masaya vurmaya başladı! “Kıbrıs’ı mahvettiniz, devleti çökerttiniz!” diye bağırmaya başladı... Ve bir kaynağa göre de Makarios oradakilerin bir kısmını tokatlamış! Öyle bir tartışma ortamından sonra Klerides’i yanına alıp Cumhurbaşkanlığı sarayına gitti ve krizi yönlendirmeye koyuldu. İşte “gizli örgüt” diye duyduğunuz şeyler, bunun gibi hikayelerdir... Ama sonuçta o kötü işleri becerdiler. ..”

(IŞIK Kitabevi’nin Kitap Fuarı’nda Makarios Drusiotis’in yaptığı konuşmadan - Niyazi Kızılyürek/Makarios Drusiotis - Eylül 2004 - Radyo MAYIS’a aktardığı bant kaydı için teşekkürler...)

 

 

 

“Akritas’a karşılık Geçici Merhale Planı...”

 

“... 1963 yılında toplumlararası çatışmalar başladığı zaman Kıbrıslırumların EOKA’sı ve AKRİDASI’na karşılık Kıbrıslıtürk şövenistlerinin de TMT’si ve GEÇİCİ MERHALE PLAN’ları vardı ve Kıbrıslırum şövenistlerin amacı Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak olurken, Kıbrıslıtürk şövenistlerinin de esas amacı adayı ikiye bölüp yarısını Türkiye’ye bağlamaktı. Bu bölme işi emperyalizmin bölme işiyle uyuşmaktaydı. Ama bu güçlerin bir başka korkusu daha vardı; her iki taraftaki emekçilerin biraraya gelip birlikte mücadele etmeleri... Dolayısıyla bu birlikteliği maalesef yanlış politikaları ile Kıbrısrum politikacıları(AKEL dahil) tarihsel süreç içerisinde darmaduman ederken Kıbrıstürk egemenleri de bundan baskılarını ve despotluklarını artırmak için faydalanmaktaydılar. 1963 yılında olaylar başlamadan önce 1960 yılında kurulan Cumhuriyet’in ilk TC Büyükleçisi Emin Dırvana’nın Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yaşamasından yana olan gelmiş geçmiş tek TC büyükelçisi olduğunu belirtirken süreç içerisinde onun da Kıbrıs’taki Kıbrıstürk liderliği tarafından elimine edildiğini ve ayakoyunları ile çatışmaların başlamasıyla adadan sürgün edildiğini belirtmemiz gerekmektedir. Emin Dırvana Kıbrıstürk tarihinde Kıbrıstürk liderliğine karşı antitaksimci bir Büyükelçi olarak yer aldı ve öyle de anımsanmaktadır. 1963’de çatışmalar başlar başlamaz her iki taraftaki derin güçlerin boş durmadıklarını ve her iki toplumun arasını açmak için komplo planlarını uygulamaya koyduklarını da hemen belirtelim. 4 Mart 1964, Birleşmiş Milletler Kararları ile Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesi engellenince Baf’ta 7 Mart 1964 günü çıkartılan olaylar ve bu olaylar sırasında (Olaylar 7 – 9 Mart 1964 tarihleri arasında meydana gelmiştir) Türkiye’nin müdahalesi arzulanmış ama bu gerçekleşememiştir. Bunun yanında bu olaylar sırasında  Baf Çarşısında 7 (Kadın ve çocuklar dahil) Kıbrıslırum öldürülürken(600’e yakın Yortu dolayısıyla alışveriş yapan sivil Kıbrıslırum esir alınmış ve Kıbrıslırumlar daha fazla provoke edilmişti) , iki gün sonra ağır topçu ateşiyle desteklenen Kıbrısrum EOKA birlikleri intikam gayesiyle saldırıya geçerek Baf Mavralisi diye bilinen mevkide 14 Kıbrıslıtürk Mücahidi esir alarak bunları işkencelerle katletmişlerdir. O gün 7 Mart 1964 Çarşı Olayı’nın sorumluları(Mücahit Komutanları ve TC’li Sancaktar), BM(Birleşmiş Milletler) helikopteri ile Baf’ı terkederken üçbine yakın kadın ve çocukla Baf Mücahitleri ağır Kıbrısrum topçu ateşiyle başbaşa kalmıştı(Ben de o çocuklardan biriydim)...”

(ULUS IRKAD - KIBRIS, KONTRGERİLLA VE SUSURLUK - 26.5.2004 - www.sesonline.net)

 

(*) Bu yazı dizisi 23-27 Eylül 2004 tarihlerinde YENİDÜZEN gazetesinde yayımlandı.  Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org