Yeraltı Notları, 5 Eylül 2004

Sevgül Uludağ

 

Denizle içiçe bir yaşam...(*)

*** Denize merağını Maraş’taki balıkçılardan edinen George Tornaritis, 60’lı yılların Kıbrıs’ında yaşadığı deniz maceralarını

***  Denize merağını Maraş’taki balıkçılardan edinen George Tornaritis, 60’lı yılların Kıbrıs’ında yaşadığı deniz maceralarını kaleme aldı: “Teknem...”

 

Denizle içiçe bir yaşam...(*)

 

***  Kıbrıs’ın ilk Başsavcısı Kriton Tornaritis’in oğlu George Tornaritis, YENİDÜZEN’e konuştu...  “Denktaş’ı hatırlıyorum, yazın hükümet Trodoslara taşındığında, o da gelirdi...”

 

***  “İnsan türü, zevk için öldüren tek tür... Hayvanlar yalnızca yiyecek için öldürür... Bu yüzden insan türü yeryüzünden silinmeye mahkum...”

 

Sevgül ULUDAĞ

 

YENİDÜZEN okurları, George Tornaritis’i tanıyor olmalılar - onun “Kıbrıslı Kedilerim” başlıklı kitabını geçen yıl YENGEÇ SEPETİ’nde tanıtmıştım...

Oldukça renkli bir yaşamı olan Tornaritis, 1936 yılında, Limasol’da, denizden yalnızca 20 metre uzaklıktaki bir evde dünyaya merhaba demiş... Kıbrıs’ın ilk Başsavcısı Criton Tornaritis ile Mary Pittas’ın oğlu olan George Tornaritis’in yaşamı oldukça ilginç... Salvador Dali’yle İspanya kıyılarında yüzmüş, Brigitte Bardot’la arkadaşlık yapmış, Raquel Welch’le Girne kıyılarında zıpkınla balık avlamaya gitmiş...

Onun için ancak bir “dünya yurttaşı” kimliği kullanılabilir - Kıbrıs’ı çok seviyor olsa da, tüm zamanını adada geçirmiyor... Büyükannesi İsviçreli, belki bu yüzden henüz çocukluk yıllarından başlayarak bir ayağı hep Avrupa’da olmuş...

Ama Kıbrıs’ta olduğu dönemler, mutlaka Kıbrıslıtürklerle tanışmak, konuşmak, farklı görüşlerden gelen insanlarla fikir alış-verişinde bulunmak istiyor.

 

YAŞAMINDA KEDİLER ÖNEMLİ...

Lefkoşa’nın azıcık dışında bulunan, daha çok “göçmen bölgesi” olarak bildiğimiz “Latsia”da inşa ettirdiği tek katlı evde yaşıyor. Evin bahçesi çok geniş - bahçede milyonlarca yıllık fosillerin yanısıra onlarca kedi görmek de mümkün. Burası kedilerin alanı sayılabilir... Günün her saatinde kediler ya ağaçlara tırmanıyordur, ya çimlerde oyunuyorlardır... Tornaritis, kedisiz bir yaşam düşleyemiyor - onlar için bir kitap bile yazmış: “Kıbrıslı kedilerim...”

Ama kitapları bununla kalmıyor - denizkabuklarıyla ilgili kitapları da var. Yaşamı denizle içiçe geçmiş, son çıkan kitabında da 60’lı yıllarda Kıbrıs’ta teknesiyle gittiği kıyılar, yaşadığı balıkçılık maceralarını anlatıyor. Kitabın adı “My Boat” yani “Teknem”...

 

MISIR’DAN GELİP KIBRIS’A YERLEŞMİŞLER

Mary Pittas’ın ailesi Dali köyünden geliyordu... Mary’nin babası yani George’un büyükbabası Mısır’da Kral Fuat’ın baş makinistiydi...

George’un büyükbabası, Mary’nin annesi tatil için Mısır’a gittiğinde tanışmışlar...

“Büyükannem İsviçreli Alman’dı” diyor. “Evlendiler ve Kıbrıs’a tatile geldiler. Burada bir kaza geçirdiler. Büyükbabamın bacakları kırılmıştı, bu yüzden Mısır’a dönemediler, o dönem zaten Birinci Dünya Savaşı patlak vermişti... Böylece Limasol’a yerleşip orada kaldılar...”

George Tornaritis’le Latsia’daki evinde röportaj yapıyoruz.  Sorularımızı şöyle yanıtlıyor:

 

BABASI İLK BAŞSAVCI

SORU: Babanız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk başsavcısıydı...

TORNARİTİS: Önce yargıçtı babam, Lefkoşa’daydı. Sonra Mağusa Kaza Mahkemesi Başkanlığı’na atandı, bu göreve atanan ilk Kıbrıslırum’du İngiliz idaresinde. Sonra önce devletin hukuk danışmanı (solicitor general) daha sonra da Kıbrıs’ın ilk başsavcısı oldu. Sanırım 1953-54 yıllarında başsavcı olmuştu. O zamanlar Rauf Denktaş da İngiliz sömürge yönetimi adına bir avukattı (crown counsel).

 

ZEKA BEY, FUAT BEY, MÜNİR BEY...

SORU: Çocukluğunuzdan neler hatırlıyorsunuz? Kıbrıs’ta o dönem büyümek nasıl birşeydi?

TORNARİTİS: Babamın tüm adada pek çok arkadaşı vardı, pek çok Kıbrıslıtürk arkadaşı vardı. En yakın arkadaşlarından biri Kıbrıs Yüksek Mahkemesi eski Başkanı Hakim Zeka Bey’di... Fuat Bey... Münir Bey... Tüm bunları hatırlıyorum...

 

DENKTAŞ DA BABASININ ARKADAŞIYDI...

SORU: Ne yapıyorlardı? Birbirlerinin evine mi gidiyorlardı? Nasıldı arkadaşlıkları?

TORNARİTİS: Yaz aylarında Trodoslara giderdik çünkü hükümet yaz aylarında Trodoslara taşınırdı. O dönem İngiliz sömürge yönetimi adına devletin hukuk danışmanlığını da Necati Münir yapardı. Onunla çok iyi dosttu ailem, eşinin adı Hatice’ydi. Hatice’nin iki kuzeni vardı, birinin adı Rauf’tu, ötekinin adını şimdi hatırlamıyorum... Dost olmuştuk, uzun yürüyüşler yapardık dağlarda... Kimi zaman Trodos’tan Platres’e kadar yürürdük. Denktaş da orada olurdu, Denktaş da babamın yakın arkadaşlarından biriydi. Boğaz’ın yakınında bir evi vardı, pek çok kez bizi evine davet ederdi. Orada kovanları, arıları olduğunu hatırlıyorum... Bir keresinde arılar onu sokmuştu!... Denktaş’ın eşi Aydın hanımı da çok iyi hatırlıyorum.

İki toplumlu çatışmalar başlamadan önce belediyeler davası ortaya çıkmıştı. Bu konuda hem Kıbrıslıtürklerden, hem de Kıbrıslırumlar’dan Anayasa Mahkemesi’ne başvurular vardı.  O zamanlar ben genç bir avukat olarak Kıbrıs Rum Cemaat Meclisi’ni savunuyordum. Makarios’la bir toplantımız olmuştu o günlerde, babam vardı, Lellos Demetriades vardı, Rum tarafından pek çok avukat vardı toplantıda. Davanın bağlanıp ertelenmesi gerekiyordu ve herkes bunun için kimin Denktaş’a gideceğini soruyordu, o zaman ben “Rauf Denktaş’ı çok iyi tanırım, ben giderim!” dedim. Gittim de, Aydın hanımı buldum, Denktaş evde değildi... Aydın hanım ortaya büyük bir tepsi ekmek kadeyifi çıkardı! Orada ekmek kadeyifi yedim, sonra Denktaş geldi... Ona “Bak davanın ertelenmesi lazım onun için geldim” dedim. O da bana “Tamam, getir imzalayayım” dedi. Geriye döndüğümde herkes şaşkındı, genç bir avukat bunu nasıl başarmıştı?!...

 

YÜZMEYİ ANNESİ ÖĞRETMİŞ...

SORU: “Teknem” adlı kitabınız henüz çıktı, kitabınızı okudum. 60’lı yıllarda teknenizle Kıbrıs’ta yaşadığınız maceraları, dalış maceralarınızı anlatıyorsunuz. Denizle ilginiz ne zaman başladıydı? Mağusa’daki balıkçılardan söz ediyorsunuz kitabınızda... Ağlarını temizlerken size denizkabukları vermelerinden...

TORNARİTİS: Babam Mağusa Kaza Mahkemesi başkanıyken, annem de beni yüzmeye götürürdü, yüzmeyi çok severdi annem. Denize ilgim böyle başladı. O zamanlar deniz çok güzeldi, temizdi... Biz yüzmeye gittiğimizde balıklar çevremizi sarardı, çok balık vardı... O zamanlar avcı içgüdülerim ortaya çıkmış olmalı. Ve ilk oltamı kendim yapmıştım. O zamanlar balıkçılar ağlarını kıyıya gererler, ağlarını kıyıda temizlerlerdi. Ağlarına takılan denizkabuklarını temizlerlerdi. Kendi yaptığım oltamla bir balık yakalamıştım ama o kadar heyecanlanmıştım ki bağırmaya başlamıştım, “Balık yakaladım! Balık yakaladım!” diye ve oltamın ucundaki balık kaçmıştı!

 

SORU: Kitabınızda bundan söz ediyorsunuz...

TORNARİTİS: Evet! Ve o günden sonra önce yakaladığım balığı güvence altına alıp ondan sonra “Balık yakaladım” demeye başladım!

 

AĞLARA TAKILAN DENİZKABUKLARI

SORU: Ve balıkçılar ağlarını temizlediğinde size denizkabukları verirlerdi...

TORNARİTİS: Evet... Ağlarını temizliyorlardı ve denizkabuklarını kıyıya atıyorlardı, ben de bunları topluyordum, bazan bana da veriyorlardı.  Önce denizkabuklarının ne olduğunu anlatmam lazım, denizkabukları hayvancıklardır, bunlara “yumuşakça” diyoruz (mollusc). Bu yumuşakçalar çok gençken larva gibidirler, suda yüzerler ve yavaşça kabuklarını oluştururlar kendi çevrelerinde. Denizkabuğunu yaparken kendi şeklinin tam tersi olan bir şekil verir kabuğa - başı kabuğun en dibindedir ve kabuğun ayak kısmında bir tür korunak vardır - bu kimi zaman jelatindir, kimi zaman sert bir kabuktur... Tüm bunları topluyordum ve yavaşça koleksiyonum oluştu.

 

ÖRGÜTÇÜ BİR KİMLİK!

SORU: Hukuğu nerede okudunuz?

TORNARİTİS: İngiltere’de okudum, Cambridge Üniversitesi’nde, Trinity College’de okudum - üç yılda “barrister” oldum, sonra da LLB yaptım. Cambridge’ten Londra’ya giderdim ve partiler düzenlerdim, o dönem Londra’da daha sonra Kıbrıslırumların politik yaşamında iktidara gelecek politikacılar kalırdı, örneğin Kiprianu gibi... Onlar için partiler örgütlerdim!

 

SORU: Örgütçü sizdiniz yani!

TORNARİTİS: Evet!

 

DAVALARINA HALA ATIFTA BULUNULUYOR

SORU: Kıbrıs’a ne zaman döndünüz?

TORNARİTİS: 1959’da döndüm... Döndüğüm günden bu yana hukuk alanında çok aktif oldum. Önemli cinayet davalarında bulundum, pek çok anayasal davada bulundum. İnanıyorum şimdi dahi her gün Kıbrıs’taki mahkemelerde görülen davalarda, benim davalarıma atıfta bulunuyorlar, hukuk literatürünün parçası oldu davalarım... Denktaş’a karşı bir davayı savunmamı da hatırlıyorum. Pek çok Kıbrıslıtürk müşterim vardı. Bu davalardan birini hatırlıyorum, Ali Ratip’i “savurgan” ilan etmek istiyorlardı, adam tüm parasını harcıyordu... Ancak onu yargılamak istedikleri savurganlıkla ilgili yasanın Anayasa’ya aykırı olduğunu kanıtlamıştım çünkü Anayasa’ya göre herkes mülkünü dilediği gibi kullanabilir, satabilir... Denktaş buna “Hayır” demişti, “Yasaya uygun olmalı” demişti. Sonuçta dava aleyhime döndü ve mahkeme yasanın Anayasa’ya aykırı olmadığına karar vermişti...

 

40 KIBRIS LİRASINA BİR TEKNE!

SORU: “Teknem” (My Boat) adlı kitabınızda ilk teknenizi 1962’de satın aldığınızı yazıyorsunuz...

TORNARİTİS: Evet. Bir gün Larnaka’da mahkemeye gitmiştim, yargıç George Vassiliadis vardı orada, orada baragadiler gördüm odasında... Beni de balığa davet etmişti teknesiyle, eski bir tekneydi... Balığa gittik, bütün gece kaldık ama hiçbirşey avlayamamıştık...

 

SORU: Baragadilere yalnızca denizyıldızları gelmişti!

TORNARİTİS: Evet! Yargıcın teknesini 40 Kıbrıs Lirası’na satın almıştım. Tabii o günlerde 40 liranın değerini düşünün! Dönümü 5-10 liraya arazi satılırdı o günlerde. Yani 40 liralık bir arazi, bugün 400 bin Kıbrıs Lirası eder...

 

SORU: Sonra da eşiniz öfkelenmişti, nasıl olur da 40 liraya tekne alırsınız diye!

TORNARİTİS: O zaman ben de tekneye onun adını vermemiştim, K.31 adını vermiştim, bu kayıt numarasıydı teknenin. 40 lira o zaman bir servetti! Bu kitabı yazarken Yunanistan’dan bazı kişiler bana “Sakın 40 liraya aldığını yazma!” demişlerdi, “Hiç olmazsa 4 bin liraya aldığını yaz!” Ama ben kaça aldıysam onu yazdım...

 

KAPTAN TATURAS!...

SORU: Kitabınızı okuduğumda, Kıbrıs’ın geçmişte nasıl bir yer olduğu duygusunu veriyor insana. Çünkü bu bölünmüşlük, iki toplumu ayırma projesi diyelim, o kadar başarılı oldu ki bilinçaltımızda duvarlar inşa etti... Mesela Gaziveran’a baktığımızda hiçbir zaman aklımızın ucundan buraya Kıbrıslırumların geldiğini bile geçirmeyiz... Oysa sizin gibi buraya başka Kıbrıslırumlar da balık avlamaya giderdi...

TORNARİTİS: Kaptan Taturas mesela! O bir Kıbrıslıtürk’tü... Bizim çok yakın arkadaşımızdı. Onun teknesiyle de açılırdık, onu çok iyi hatırlıyorum... Baf’ta yaşardı, ben teknemi satın almadan onun teknesiyle açılırdık. Çok neşeli bir adamdı. Sanırım şimdi evinde ressam Haralambides var...

 

DİNOS LORDOS BATIRDI!...

SORU: Teknenizle maceralarınız adanın her yanında 67’ye kadar devam etti... Kayın biraderiniz tekneyi batırana kadar...

TORNARİTİS: Evet... Dinos Lordos kızkardeşimle evliydi, kızkardeşimin adı Marianna’ydı, ne yazık ki birkaç yıl önce vefat etti. Lordos tekneyi batırıncaya kadar bu maceralar devam etti. Pek çok kişiyle açılırdım balığa... Çok balık tuttuk, adanın her yanından pek çok insanla tanıştım... Sonuçta tekne Mağusa Limanı’nda battı. Limana gittiğimde bir Kıbrıslıtürk vardı, adı Bemberos’tu... “Bakın sayın George, tekneniz orada!” diyordu... Tekne batmıştı çünkü yağmura karşı güvenceye alınmamıştı, yağmur suyunun ağırlığını kaldıramamış, batmıştı... Ondan sonra iki tekne daha satın aldım ve devam ettim balık avlamaya...

 

AKDENİZ’E ÖZGÜ DENİZKABUKLARI...

SORU: Başka kitaplar da yazdınız, bir tanesi kedilerle ilgiliydi. Birkaç tanesi de denizkabuklarıyla ilgili...

TORNARİTİS: Evet, ilk kitabım “Kıbrıs’taki Akdeniz’e özgü denizkabukları” idi... Bu Kıbrıs’taki yumuşakçaların bir kataloğudur - kitabı Smithsonian Enstitüsü tavsiye ediyor Atlantiği anlamak için. Çünkü biliyorsunuz, Akdeniz’deki tüm deniz yaşamı Atlantik’ten geliyor - 6 milyon yıl kadar önce Akdeniz tümüyle buharlaşmıştı çünkü Cebeliltarık Boğazı kapanmıştı. Tütonik plakaların kırılmasıyla birlikte yeniden açıldı - şunu düşleyebilir misiniz? Belki bin ya da 2 bin tane Niagara şelalesinin bu alana aktığını?!... Ve Akdeniz yeniden suyla doldu, Atlantik’te yaşayan türlerle birlikte... Ve elbette bu 6 milyon yıl boyunca evrimler yaşandı ve bazı türler Atlantik’teki orijinal atalarından farklılaştı. Şunu da unutmayalım, Süveyş Kanalı da var artık ve pek çok tür de Pasifik’ten geliyor Akdeniz’e.

 

OKUYUP KENDİNİ GELİŞTİRMİŞ

SORU: Evet ama Maraş’ta balıkçıların verdiği denizkabuklarını alan çocuk, kendini nasıl geliştirdi ki denizkabuklarıyla ilgili kitaplar yazabildi? Bu olağan birşey değil... Pek çok insan denizkabuğu toplar ama sizin ayrıca bir de yeryüzünde en eski denizkabuklarından oluşan koleksiyonunuz var... Koleksiyonunuzdaki bazı kabukların 120 milyon yaşında falan olduğunu biliyoruz...

TORNARİTİS: Deniz yaşamıyla ilgili şeyleri toplamaya başlamıştım, denizkabukları topluyordum. O zaman toplamakta olduğum deniz yaşamına ilişkin şeylerin artık var olmayan yaşam türleri olduğunu farkettim, bir zamanlar var olmuşlardı. Kıbrıs’ın kıyılarında denizkabukları bulunuyordu, hatta bu oturduğumuz yerde dahi, dışarı çıkıp baksak, denizkabukları buluruz.  O zaman eski denizkabuklarını toplamaya karar verdim ki bunlar fosillerdir. Kıbrıs’taki fosillerden oluşan koleksiyonumun, yeryüzünün en büyük koleksiyonu olduğunu sanıyorum. Bir Kıbrıslıtürk’le tanıştım, adı Serdar, o da topluyormuş eski denizkabukları... Belki ortak birşeyler yapabiliriz diye düşündüm bir yerlerde denizkabuklarıyla ilgili... Konuyla ilgili pek çok kitap okudum, konuyla ilgili pek çok insanla tanıştım, bu konuda dergiler var, onları aldım, dernekler var... Dünyadaki denizkabuklarıyla ilgili sergilere gittim, Londra’daki Doğal Tarih Müzesi’yle yakın bağlarım var. Genel kamuoyuyla bunları paylaşmak istedim. Sayın Pierides’le birlikte Aya Napa ve Larnaka’da iki müze açtık, deniz yaşamıyla ilgili. Dün bir arkadaşımla Larnaka’daki müzeye gittik, Yunanistan’dan öğrenciler vardı orada... Öğrencilerle konuştum... Eğitim açısından bu iyi birşey... Belki Kıbrıslıtürk okullarından öğrencilerin de deniz yaşamıyla ilgili bu müzeleri ziyaret etmelerini organize etmeliyiz. Çünkü bu herkes için birşey, politikayla falan ilgisi yok!

 

 

EN ESKİ BALİNA FOSİLİ...

SORU: Bir de en eski balina fosilini bulmuştunuz, şu anda bahçenizde sergileniyor... Bundan da söz eder misiniz?

TORNARİTİS: Günün birinde telefonum çaldı, Leymosun bölgesinden biri arıyordu, tuhaf bir taş bulduğunu söylüyordu. Hemen oraya gittim, bunun büyük bir memeli hayvanın omurgasının fosili olduğunu gördüm. O zaman “Lütfen beni bu taşı bulduğun yere götür” dedim. Ve orada balina fosilinden geriye kalanları buldum. Sonra SIGMA televizyonuna çıkıp 30 milyon yaşında bir balina fosili bulduğumu söyledim. Bu biraz cesur bir çıkıştı çünkü tam olarak tarih veriyorsunuz, 30 milyon yaşındadır bu fosil diyorsunuz.

 

BALİNALAR KARADA YAŞARDI...

SORU: Nasıl tahmin etmiştiniz?

TORNARİTİS: Deneyimlerimden... Bir ay kadar sonra Londra’ya gittim, yanımda fosilin fotoğraflarını da götürdüm, Doğal Tarih Müzesi’ndeki bazı uzmanlara gösterdim resimleri. “George, çok haklıydın” dediler, “Bu en az 25 milyon yaşında bir balina fosili” dediler. O balinayla birlikte balık fosilleri de bulmuştum, küçük balıklardı bunlar. Türleri tükenmişti artık. Uzmanlar “Bunların da varlığı, balinanın yaşını doğruluyor” demişti. Balina fosilinde tuhaf olan şey, elini görebilmenizdi... Çünkü balinalar karada yaşarlardı başlangıçta, yavaş yavaş denize gittiler ve balinaya dönüştüler. Bendeki balina fosilinde, beş parmağını görebiliyorsun balinanın elinin... Sonra fosili Yunanistan’a götürdüm, onlar yunus olabileceğini düşündüler ancak o dönem yunuslar yoktu...

 

KEDİLER ŞAHANE ANNELERDİR...

SORU: Sonra kedilerle ilgili bir kitap yazdınız...

TORNARİTİS: Evet. Kedileri seviyorum çünkü tümüyle bağımsız bir hayvandır kedi ve her kedinin kendine özgü bir karakteri vardır. Kedileri ve davranışlarını çok inceledim. Kediler şahane annelerdir, çocuklarına çok iyi bakarlar, onlar için savaşırlar. Ve tuhaf bir davranışlarını farkettim. Minik bir kedi yavrusu belli bir olgunluğa eriştiğinde anneleri onlara bir tokat atıp onları gönderiyor! Başlarının çaresine bakmalarını, bağımsız olmalarını istiyor! Kedilerin bir altıncı hissi olduğuna inanıyorum. Örneğin 14 yıldır benimle birlikte olan Marika adlı kedimi alalım. Ne zaman seyahatten eve dönsem, beni bir kafesin üstünde beklerdi. Döndüğümde ilk gece yanımda olurdu ama ertesi günü ortadan kaybolurdu yine! Bağımsız olduğunu göstermeye çalışırdı bana!

 

SORU: Bu kitabınızın Londra Doğal Tarih Müzesi’nde satıldığını söylemiştiniz...

TORNARİTİS: Tüm kitaplarım orada satılıyor. Bir diğer kitabım daha var. Tüm Kıbrıslı ve Yunan sanatçılara farklı birer denizkabuğu verdim, onlar da bu kabuklardan esinlenerek resimler yaptılar. Bu resimleri bir kitapta topladım, kitabın adı da “Denizkabukları ve Sanat”...

 

ORGA’DAKİ EVDEKİ KEDİLER...

SORU: Barikatlar açıldıktan sonra balık avladığınız yerlere yeniden gittiniz mi, mesela Davlos’a, Kormacit’e... Neler hissettiğinizi anlatabilir misiniz?

TORNARİTİS: Yakın geçmişte buralara yeniden gittim. Kormacit’te tüm arazi bana aitti! Kormacit Burnu’na gitmeden önce büyük bir binalar kompleksi yaptıklarını gördüm... Orga köyünde bir evim vardı, orada yaşayan insanlarla tanıştım, Türkiye’den gelmiş yaşlı bir çift bunlar... Bize kahve ikram ettiler, kadın resim yapmayı seviyor ve kedileri seviyor, onun da 8 tane kedisi var. Yunan basınında fotoğrafı çıktı, onlara bu kedilerin bir zamanlar Orga’daki evimde bulunan kedilerin devamı olabileceğini söyledim! Girne’ye gittim, orada Harbour Club’ı bilirdim geçmişte... Girne’nin doğusuna gittim... Sonra Andreas Burnu’na gittim. Oradan ayrılan son insanlardan biriydim. 14 Temmuz 1974’te oraya tekneyle gitmiştim, Mağusa’dan... Sabah saat 4’te ayrılmıştık Mağusa’dan, bir arkadaşımın sürat teknesiyle gitmiştik. Oradaki burunun hemen yakınında küçük bir koy var, orada durmuştuk yüzmek için, koy antikalarla doluydu! O zaman ertesi gün gelip bunların fotoğrafını çekmeyi düşünmüştüm... Adanın çevresini dolaşıp Orga’ya gitmiştik...

 

MAKARİOS’U SAKLIYOR SANMIŞLAR!

SORU: Darbe sırasında neler yapmıştınız?

TORNARİTİS: Darbe sırasında Orga’da (Kayalar köyünde) yaşıyordum. Köyün papazı evimin yakında bulunan bir yerden taş almaya karar vermişti, burası kooperatife aitti. Tam evimin önünden traktörle geçiyordu.  Köyün üst başlarında bazı Yunan mevzileri vardı, dürbünden bir papazın geçmekte olduğunu gördüler ve şöyle düşündüler: “Hah! Makarios, Tornaritis’e gitti!” 200 kadar asker gelip evimi çevirdi, her tarafa baktılar, tam bir karmaşaydı! Makarios’u arıyorlardı! Sonra bir albay geldi, elinde bir revolver vardı ve elleri titriyordu. Bana kim olduğumu sordu. Ben de ona evin sahibi olduğumu söyledim! Bana Makarios’un nerede olduğunu sordu. Ona bilmediğimi söyledim. O zaman evin altını üstüne getirmeye başladılar... Sonuçta bana “Başsavcı’yla alakan nedir?” diye sordu. Ona “Ben bir avukatım!” dedim... Sonra tabii kendini toparladı, masaya oturdu. Bu arada ben şöyle düşünüyordum: çok süratli bir teknem vardı o zaman, bana ateş etmeye kalkışırsa masayı devirip tekneme gitmeyi hesaplıyordum. Teknemle Türkiye’ye veya başka bir yere gidebilirdim.  O zaman Yunanlı albay “Ben askeri bir aileden geliyorum, böyle şeyler yapmak aile geleneğimizde yoktur. Eğer bu durumu atlatırsak, bir gün ziyaretinize gelirim” dedi. O günden sonra onu görmedim...

 

EVİ YERİNE OTELDE KALMIŞ...

SORU: Orga’da ne kadar kaldınız?

TORNARİTİS: Orada üç gün daha kaldım, sonra Lefkoşa’ya döndüm... Birşey olacağından emindim, o nedenle gidip Hilton Oteli’nde kalmaya başladım. İşgalin başladığı gün Hilton Oteli’ndeydim...

 

SORU: Yani Lefkoşa’da eviniz yok muydu?

TORNARİTİS: Vardı, bir flatım vardı Lefkoşa’da...

 

SORU: Ancak evinize gitmeyip otele gittiniz...

TORNARİTİS: Evet... Çünkü evim Yunanistan Elçiliği’nin tam karşısındaydı! Her tarafı kurşun izleriyle doluydu darbeden ötürü...

 

SORU: Babanız neredeydi?

TORNARİTİS: Babam kendi evindeydi...

 

“DÜRÜST OLURSAK ÇÖZÜM BULABİLİRİZ”

SORU: Siz bir avukattınız, Kıbrıslıtürk müşterileriniz de vardı. Kıbrıslıtürklerle ilişkideydiniz. Teknenizle Kıbrıs’ın tüm kıyılarını dolaşıyordunuz... Yani Kıbrıslıtürklerle Kıbrıslırumların ilişkilerinin nasıl olduğunu görüyorsunuz, buna tanık oluyordunuz... Şimdi dönüp geriye baktığınızda o dönemi nasıl algılıyorsunuz?

TORNARİTİS: Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum köylüler arasında pek fark yoktu... Birbirlerinin düğünlerine giderdi insanlar mesela... Gerginlikler suni olarak Türkiye ve Yunanistan’dan fanatikler tarafından yaratıldı... İnanıyorum ki kendi başımıza bırakılır ve dürüst olursak bir çözüm bulabiliriz. Mülkiyetle ilgili sorunlar var ama bunlar da çözülebilir... Şimdi 21nci yüzyılda yaşıyoruz, Avrupa’nın parçasıyız, bu sorunları çözmenin çoktan zamanı gelmiştir. İngiltere, Fransa ve Almanya kendi aralarında bir sürü savaş yapmışlardı, şu anda Almanlarla Fransızlar arasında çok yakın bir dostluk var.

 

KİTAPLARI DÜNYAYI DOLAŞIYOR

SORU: Kitaplarınızla ilgili olarak okurlarınızdan geribildirim alıyor musunuz?

TORNARİTİS: Kitaplarımla ilgili beni pek çok gazeteci arıyor... İtalya’dan, Fransa’dan, Yunanistan’dan dergilerde yazılar çıkıyor kitaplarım hakkında...

 

BİR DENİZKABUĞUNA “KIBRIS” ADINI VERMİŞ...

SORU: Beyrut’a gittiğinizde kitabınızı bir müzede bulduğunuzu anlatmıştınız bana...

TORNARİTİS: Evet! Yakın geçmişte Beyrut’ta bir düğün törenine katılmaya gittim. Beyrut’ta “Denizin Mucizeleri” diye bir müze var... Orayı ziyarete gittim, oradaki iki kadın görevliye benim de denizkabuğu kolleksiyonum olduğunu söyleyince “Evet, kitabınız bizde var, hem müzenin mağazasında satılıyor, hem de kütüphanemizde var!” dediler!... “Denizkabukları ve Sanat” başlıklı diğer kitabımın da Montekarlo’nun Okyanus Bilimleri Müzesi’nde bulunduğunu internetten okudum. Yakın geçmişte oraya koymuşlar kitabı ve “İnsan ve Deniz” başlığı altına almışlar... Denizkabuklarıyla ilgili yayımlanan çoğu bibliyografyada kitabımdan söz ediliyor. Bulduğum bir türe de “Kıbrıs” adını verdim. Bu çok küçük bir denizkabuğu, “homalopoma kypros” diye anılıyor artık.

 

BRİGİTTE BARDOT’YLA TANIŞMA...

SORU: Başka bir konuda bir soru sormak istiyorum... Hayatınız boyunca tanıdığınız insanlarla ilgili... Brigitte Bardot, Raquel Welch, Salvador Dali gibi...

TORNARİTİS: Tüm bu insanları gençken tanımıştım...

 

SORU: Yani çok hızlı bir hayatınız mı vardı?

TORNARİTİS: Evet!

 

SORU: Brigitte Bardot’yla nasıl tanışmıştınız?

TORNARİTİS: Cambridge Üniversitesi’ne giderken, orada Mugar Amca’yla tanışmıştım, babası yeryüzünün en zengin adamıydı Hayderabad’dan... Cambridge’e gelmiş, burada neredeyse bir kale satın almıştı, sürekli partiler veriyordu orada. O dönemin önemli kişileri bu partilere katılırdı... Bunlardan biri de Brigitte Bardot idi, kızkardeşi Mijanou Bardot’la birlikte... Onunla öyle tanışmıştım. Yine çok yakın arkadaşlarımdan biri Naji Nehru idi. Hindistan’ın Çin’deki büyükelçisinin oğluydu, Jawaharlal Nehru’nun kardeşiydi. O zamanlar İngiltere’deki Hindistan’ın Yüksek Komiseri Pendit Nehru’ydu, Pendit Nehru onun amcasıydı... Bir keresinde bana “Küçük kuzenim geliyor” demiş ve Londra’dan Rajiv Gandi’yi getirmişti!

 

RAQUEL WELCH’LE BALIK AVI...

SORU: Peki ya Raquel Welch?

TORNARİTİS: Onunla burada, Kıbrıs’ta tanışmıştım... Ressam Corbidge’in arkadaşıydı, Corbidge şimdi vefat etti. Onu görürdük buralarda...

 

SORU: Onunla zıpkınla balık avlamaya gittiğinizi anlatmıştınız...

TORNARİTİS: Evet... Balığa gitmiştik... Şimdi o kadar çok seyahat ediyorum ki, büyük bilimadamlarıyla tanışıyorum... Değişik insanlarla tanışıyorum... Yakın geçmişte bir düğün için Beyrut’a gittiğimde eski Yugoslavya’nın kralı Aleksandr Karayorgeviç’le tanıştım... Sarayını geri almış şimdi eski Yugoslavya’da... Ona da kitaplarımı verdim, orada bir doğum günü partisi vermişti çünkü doğum günüydü...

 

İNSAN TÜRÜ YIKICI...

SORU: Bütün bu maceralarınızdan geriye ne kalıyor sayın Tornaritis? Pek çok kez insan türünün son derece yıkıcı bir tür olduğunu söylüyorsunuz... Ne kalıyor geriye?

TORNARİTİS: Homo sapiens, yani insanlar, yeryüzüne gelmiş olan en yıkıcı hayvan türüdür. Herşeyi yiyip bitiren bir hayvan türü... Sırf zevk için öldürebilen bir hayvan türüdür insanlar. Öteki hayvan türleri yiyecek için öldürürler. Homo sapiens zevk için öldürüyor. Ve son derece açgözlü bir hayvandır. İnanıyorum ki yeryüzünün kaynakları bizleri kaldıramayacak çünkü sürekli çoğalıyoruz... Bu gezegen hayatta kalmamıza olanak vermeyecektir. Elbette doğa her zaman birşeyler ortaya koyar: HIV ortaya çıktı örneğin ancak bu yeterli olmadı! Bu tempoda gidilirse, belki de günün birinde bir böceğin ortaya çıkacağını, bunun çok yaygın biçimde insanlara bulaşacağını, bir soğukalgınlığı gibi örneğin yaygınlaşacağını ve bunun HIV kadar öldürücü ama çok daha hızlı biçimde öldürücü olacağını düşünüyorum. Böylece yeryüzü nüfusunun büyük bölümü yok olacak. Bunun olmaması halinde, ne olacak? Yeryüzünde çoğalıp egemen olmaya çalışan tüm hayvan türleri yok oldular geçmişte... 200 küsur milyon yıl kadar önce trilobites türü vardı, bunlar antropodlardı, bedenleri üç bölümden oluşuyordu, yeryüzünde egemen türdüler. Bir göktaşı tarafından yok edildiler... Dinazorlar da aynı şekilde yok oldu ancak onlar 60-70 milyon yıl kadar yaşamışlardı. Ayrıca dinazorlar evrimleşmişti... Biz homo sapienler, yani insanlar evrim geçirerek bu noktaya vardık. Hayatta kalabilecek miyiz 20-30 bin yıl kadar? Nasıl evrimleşeceğiz?  Eğer hayatta kalabilirsek, beyinlerimizin küçüleceğini düşünüyorum. Çünkü düşünmekten vazgeçtik, bilgisayarlar bizim için düşünüyor. Beynimizi fazla kullanmıyoruz. Çünkü eğer homo sapiens’ler beynini kullanabilse, tüm hastalıklara çare bulabilir. Beyin uygun talimatları verebilir... Bir diğer nokta da çevremizde gördüğümüz ve “mucize” sandığımız şeylerin fizikle açıklanabileceğini düşünüyorum, ancak homo sapiens’in bugün bu yeteneği olmadığı için bunu yapamadığını düşünüyorum... Bin yıl kadar daha hayatta kalabilirsek belki bunlara bakıp “Şuna inanmak ne büyük aptallıkmış” diyeceğiz bu “mucize”lere bakıp... Galile’yi, Copernikus’u düşünün... Özellikle savaşlar ve yıkımları düşünün... Yeryüzü o kadar güzel bir yerdir ki, doğa o kadar güzeldir ki... Hayvanlarda doğal bir iyilik bulunduğu dikkatimi çekiyor. Oysa Homo sapiens yıkıcıdır, yok edicidir... İnsanlar kuşları vurmayı, başka insanları öldürmeyi sever...  Hayvanlar aleminden öğrenilecek o kadar çok şey vardır ki...

 

“İNSANLAR YAKINLAŞTIKÇA ÇÖZÜM GELECEK”

SORU: Benim sormadığım ancak sizin mutlaka söylemek istediğiniz birşey var mı son olarak?

TORNARİTİS: Bu adada yaşayan iki halk arasındaki ilişkileri yakınlaştırmalıyız, çözümün bu olduğuna inanıyorum. Dışarıdan birinin gelip çözüm getirmesini beklemeyelim. İnsanlar birbirine daha çok yakınlaştıkça, her ne kadar da içimizde  az önce sözünü ettiğim saldırgan “Pantroglodidis” şempanze türünün içgüdüleri olsa dahi, belki uysal olan bonobo kazanacaktır!

 

(*) Bu yazı dizisi 1-4.9.2004 tarihlerinde YENİDÜZEN gazetesinde yayımlandı. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

 

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org