Yeraltı Notları, 8 Eylül 2004

Sevgül Uludağ

 

DERSİMİZ: LÜBNAN!...(*)

DERSİMİZ: LÜBNAN

DERSİMİZ: LÜBNAN!...(*)

Sevgül ULUDAĞ

 

Bir zamanlar Beyrut baklavaları vardı...

 

Çocukluğumuzun büyülü kentiydi Beyrut... Oradan küpeler, bilezikler, pırıl pırıl ışıldayan kızıl taşlı broşlar gelirdi... Oradan kumaşlar gelirdi, içinden altın simler geçen... Beyrut baklavaları gelirdi... Herkes “Beyrut baklavası”na deli olurdu!...

Beyrut, Ortadoğu’nun Paris’iydi, Avrupa akardı buraya... Dalida gidip şarkı söylerdi, denizin eteklerine dizilmiş otellerde rakseden dansözlerin hareketlerine, arak’ın buğusu karışırdı... Eski kitaplarda “Süt ve bal ülkesi” tabir edilen yerdi Lübnan: Osmanlı ve Arap mutfaklarının Fransız mutfağıyla karışımıydı... Dolmalar, humuslar, et yemekleri... “Tabuleh” ya da “Fattuş” salataları!...

O zamanlar Beyrut Kıbrıs’a yakındı - Beyrut’ta yaşayan Kıbrıslılar vardı - bir zamanlar Kıbrıs’tan kız almaya gelen Araplar Beyrut’tan da gelirlerdi... Ama Lübnan’la tek bağımız bu değildi - bizim de Maronitlerimiz vardı, onların ataları da bir zamanlar Lübnan’dan gelmişti... Tarihlerimiz de benzerlik taşıyordu: Finikeliler, Asurlular, Osmanlılar, Fransızlar gelip geçmişti Lübnan’dan, Fransızlar “Lübnan Cumhuriyeti”ni ilan etmişler, “etnik kotalar” getirmişlerdi... Tarihçi arkadaşım Diana’ya göre, Kıbrıs Cumhuriyeti anayasası yapılırken, Lübnan anayasasından esinlenilmişti...

Büyüdük ve Lübnan’ı Halil Cibran’ın şiirlerinden tanıdık, düzyazılarından, Amin Malouf’un romanlarından... Amin Malouf, Lübnan coğrafyasından yola çıkıp bir bakarsınız Anadolu’ya varırdı ama orada da durmazdı, Lübnan’da basıp İran’da bulunur, bize Semerkand’ın tadını, Ömer Hayyam’ın yaşamını anlatırdı... Oriana Fallaci’nin “İnşallah”ında anlam kazanırdı Beyrut... Yeryüzünün bilinen en eski alfabesi bu topraklarda bulunmuştu...

Ama en çok savaş haberleriyle tanıdık Lübnan’ı... 1918’de Fransız işgaline uğrayan, petrol yatakları için Ortadoğu’nun bölüşüldüğü 1920’lerde Fransızların denetiminde bırakılan, anayasası, tıpkı bizim anayasamız gibi yabancılar tarafından kaleme alınan Lübnan!... 1 Eylül 1920’de Fransız Konsolosu’nun Beyrut’taki balkonundan ilan edilen bir devlet ve Fransız bayrağının renklerinde bir bayrak! Lübnan 1944’ten sonra “bağımsızlığına” kavuştu oysa bu da yarım-yamalaktı çünkü Fransızlar ülkeyi yönetip yönlendirmeyi sürdürüyordu... Ve bu arada Maronitler, Dürziler ve Müslümanlar arasındaki sürtüşmeler de alevleniyordu...

Tıpkı Kıbrıs’ta olduğu gibi 1958’lerde başlayan silahlı eylemler... Lübnan Cumhurbaşkanı’nın ABD’den “yardım” istemesi ve Amerikan askerlerinin Lübnan’a “çıkarma” yapması... Amerika’nın Lübnan ordu komutanını Lübnan cumhurbaşkanlığına getirmesi! Onun da bir Müslüman’ı başbakan ataması, ardından Hristiyan Lübnanlıların tepkileri, eylemleri... 1975’te çıkan iç savaş... Suriye’nin de Lübnan’a asker göndermesi...

Ama Lübnan’ın sorunları bununla bitmiyordu... Bölgede Filistin-İsrail çatışması olduğu sürece de bitmeyecekti... Çünkü İsrail-Filistin çatışmasından kaçan Filistinliler yaralarını sarmak, bir barınak bulmak, çocuklarına bir tas çorba, bir çadır kurmak için Lübnan’a sığınacaktı... 1948’lerden başlayan bu Filistinli göç akını, Lübnan’ı Ortadoğu’nun hastanesi haline dönüştürecekti... Filistin Kurtuluş Örgütü de karargahlarını buraya kuracaktı...

Lübnan’ın acılı tarihi bununla da kalmadı - Lübnanlı bazı Falanjist grupların yardımıyla İsrail yönetimi Sabra ve Şatilla katliamlarını gerçekleştirecekti... İsrail, Lübnan topraklarını işgal etmekte tereddüt etmeyecek, Lübnan’ın güneyi İsrail işgali altına girecekti...

Lübnan’da 15 yıl süren “iç savaş”ta tam 100 bin Lübnanlı yaşamını yitirdi, 100 bin kişi de sakatlandı... 900 bin Lübnanlı göçmen oldu, bunlardan 250 bin kadarı geri dönmemek üzere yurtdışına göç etti... Lübnanlıların bir kısmı da adamıza gelip yerleşti... Lübnan’da bütün altyapı çöküverdi, o kadar ki belediye hizmetleri normal bir ülkede olduğu gibi yapılamadığı için çöpler dozerlerle denize dökülüyor, bu çöpler bizim kıyılarımıza vuruyordu... Hatırlayın: plajda yürürken ayağınıza takılan çips paketi ya da kullanılmış bir enjektöre eğilip baktığınızda üzerinde Arapça yazılar görebilirdiniz, bunların Lübnan’da yapıldığını gösteren “Made in Lebanon”a rastlayabilirdiniz...

Acıklı bir tarih: arka arkaya öldürülen cumhurbaşkanları... Milis grupları... Sokak savaşları... İntihar saldırıları... 1983’te Amerikan Büyükelçiliği’ne yapılan intihar saldırısı... Çöken binalar, beton bloklar arasında can veren insanlar...

Savaş ne demekti? Çocukluğunu yitiren çocuklar, parçalanan aileler, göçmen kamplarıydı savaş... Kanayan yaraların yıllar geçse de kolayca kapanmayıp ince ince kanamasıydı... Bir zamanlar Ortadoğu’nun Paris’i olan Beyrut, savaş sona erse dahi, kolaylıkla yaralarını saramayacak, eski pırıltısına kavuşamayacaktı... Savaş o kadar korkunç bir çığlıktı ki, yeryüzünün ilk alfabesinin yazıldığı bu sokaklardaki şiiri bastıracak, sanki kötülük galebe çalacaktı...

Tıpkı Dr. Hakkı Yücel’in “Biraz daha Bach çal!...” başlıklı yazısında belirttiği gibi “İkinci Dünya Savaşı boyunca (tıpkı tarihdeki diğer örnekleri gibi) yaşanan vahşet, arkasında bıraktığı kırk milyona varan ölü ve yıkıntılarıyla, ne yazık ki Bach müziğinden daha gerçek.. Ne müzik, ne yirminci yüzyıl edebiyatında birçok örneklerini gördüğümüz birbirinden ünlü yapıtlar, ne de sinema; bütün o ayrıcalıklı ve bir o kadar da insancıl özellikler taşıyan örneklerine rağmen, yaşanan o kanlı gerçek(lik)i değiştirmez.. Çünkü gerçek(lik) denen olgu, yüksek kültürün onu sarsmasına ve hatta sınırlamasına rağmen, kökeninde çok daha farklı, derin ve belirleyici ilişkileri barındırır.. İnsanlık ve dünya tarihi de öncelikle ‘güç ve çıkar’ın belirlediği bu temel ilişkiler ekseninde yazılmıyor mu zaten..? Son beşyüz yıllık döneme tam da bu ilişkiler temelinde damgasını vuran ve her geçen gün biraz daha azgınlaşan kapitalizmin (kapitalist-emperyalist sistem) zalim saldırganlığı ve onun karşısında direnen mazlumların hikâyesi değil midir tarih..? Hazin ve bir o kadar da görkemli olan bu serüven neler anlatmıyor ki..? Bu zorlu süreç içinde, kötü’nün ve iyi’nin biraradalığında ibrenin hep kötü’den (güçlüden ve zalimden) yana dönmesinin ve son kertede ve henüz ve hâlâ, hep kötü’nün galebe çalmasının altında hangi dinamikler var..?”

Lübnanlı Samira Huri, “Lübnan, Ortadoğu’nun hastanesidir” diyor... Onunla söyleşimiz yarın bu sayfada yayımlanacak ve belki bizleri, bir zamanlar bize o kadar yakın ama şimdi “çok uzak” olan Lübnan, Beyrut, savaşların yarattığı yıkım ve savaş sonrası yaraların nasıl sarılmaya çalıştığı konularında daha fazla düşünmeye itecek...

 

 

Yenilgi

 

Halil Cibran

 

Yenilgi, yenilgim, yalnızlığım ve kimsesizliğim.

Binlerce yengiden de bana değerli olan sen!

Dünyadaki tüm parlak başarılardan

sensin yüreğime yakın olanı!

 

Yenilgi, yenilgim, baskaldırım

ve de benim kendimle tanışmam.

Sayendedir ki, hala ben ayağı yere basan

ve solmuş defneler peşinde koşmayan

biri olduğumun bilincindeyim;

ve sende, yalnızlığımı buldum

ve de herkesten uzak,

ve de gururlu olmayı.

 

Yenilgi, yenilgim, benim parlak kılıcım

ve de kalkanım.

Gözlerinde okudum tahtı arayanın

kendi kendisinin kuluna dönüştüğünü.

Ve, bir kimsenin derinliklerindeki

esasını anlayabilmemiz için

onun gücünü söndürmemiz gerektiğini.

Ve ancak böylesine olgunlaştıktan sonradır ki,

bir meyvenin tadına varılabildiğini.

 

Yenilgi, yenilgim,

benim sözünü sakınmaz yol arkadaşım

şarkımı, bağrışmalarımı, sessizliklerimi hep duyacaksın.

Ve senden baska hiçkimse bana söz etmeyecek

kanat çırpınmalarından ve deniz kabarmalarından

ve de geceleri yanan dağlardan.

Ve sen, tek başına

ruhumun sarp ve kayalık

yollarından tırmanacaksın.

 

Yenilgi, yenilgim, benim ölmez cesaretim

sen ve ben fırtınada birlikte güleceğiz;

ve biz ikimiz, derin mezarlar kazacağız

içimizde ölmekte olanlara;

ve tutunacağız, tüm gücümüzle,

güneşin karşısında;

ve de tehlikeli olacağız.

Deli - 1918

 

Mutfak kapısından Lübnan...

 

“...Lübnan, kuzeyden güneye uzanan dar bir şerit görüntüsünde. Kıyı şeridinin doğusu Lübnan Sıradağları ile sanki çizilmiş. Lübnan Sıradağları'nın doğusunda  Bekaa Vadisi; Vadi’nin doğusunda ise, Anti-Lübnan Sıradağları yer alıyor. Anti-Lübnan’ın doğusu, Suriye!...

Şam, karayolu ile Beyrut’a yalnızca bir saatlik mesafede. Lübnan’ın kuzeyinde yine Suriye var. Suriye’nin bu dar kıyı şeridi, Lübnan’ı Türkiye’den ayıran kısım... Güneyde ne var diye merak ediyorsanız, hemen söyleyelim: Bölgenin diğer önemli ismi, İsrail.

Lübnan’ın nüfusu, 5 milyon... Bu nüfusun, 1.5 milyonu Beyrut’da yaşıyor. Şehirlere gelince: Beyrut, tahmin ettiğiniz gibi, ülkenin en büyük şehri; ekonomik ve siyasi başkenti. Beyrut’u büyükten küçüğe, aynı zamanda da kıyı boyunca kuzeyden güneye, takip eden şehirler ise, kuzeyde Trablus ve Byblos; güneyde Saida ve Sur. Bir de Bekaa Vadi’sinin en büyük şehri ve başkenti var; o da Zahle. Coğrafya’ya noktayı şu iki bilgi ile koyabiliriz:

Lübnan bayrağında gördüğümüz  ağaç, en çok bu yörede yetiştiği için Lübnan’ın sembolü haline gelmiş olan ve Lübnanlıların günlük yaşantılarının hemen her boyutunda var olan ünlü Sedir ağacı.

“Lübnan” kelimesi, karlı dağları ve meşhur peyniri ve yoğurdunun rengi ne ise o anlama geliyor: Beyaz.

Lübnan’ın tarihi çok eskilere dayanıyor. Nerdeyse 8000 yıl... Bunu gezimizin son günü, Byblos’da daha yakından göreceğiz. Lübnan’da  bugün, 3 değişik dine mensup insan yaşıyor: Katolik mezhebine bağlı Maronitler; Suriye, İran ve Filistin ekollerine bağlı Müslüman Şiiler ve yine Müslüman zannedilen, ancak Budistlere daha yakın bir inanışa sahip olan Dürziler.

Ülkeyi Maronitler ve Şiiler yönetiyor. Cumhurbaşkanı Maronit, meclis başkanı Şii. Şiiler konusu başlı başına bir kitap olabilir. Emel ve Hizbullah hareketleri, Lübnan meclisinde milletvekilleri bulunan siyasi partiler...

Maronitler ise, gayet sakin işlerine bakıyorlar. Ülkeyi ekonomik olarak onlar yönetiyor aslında.  Ülkeyi savaştan sonra eski refah düzeyine getirmeye çalışanlar, yine Maronitler ve onların New York ve Paris’te oturan bankacı ve iş adamı kuzenleri... Dürziler ise ülkenin en az gelişmiş ama belki en rahat insanları. Çoğunlukla kırsal dağlık bölgelerde (Deir El Kamar’ın bulunduğu Chouf bölgesi ve Beyrut’un üst kısımları) köylü hayatı yaşayıp gidiyorlar.

Beyrut, 1975-1990 yılları arasında yaşanan savaştan en fazla zarar görmüş kenti Lübnan’ın. Hıristiyan ve Müslüman mahalleleri ayıran yeşil hat boyunca delik deşik binaları görmek hala mümkün. Bu binaların bazıları, ibret olsun diye eski hali ile bırakılmış birer müze görüntüsünde. Diğerleri ise, sahiplerinin maddi durumları elvermediği için öyle kalmış...

Beyrut genelde çok canlı, renkli, hareketli bir şehir aslında. Hala eski imajına sahip ve o imaja ihanet etmemekte kararlı... Savaş, Beyrut’un  aktivite merkezlerinin yerlerini değiştirmiş sadece. Savaş öncesi alışveriş ve eğlence semti olan El Hamra, bugün, alışveriş için yerini kuzeydeki Junieh’ye; eğlence içinse Place de L’Etoile ve Rue Monot’ya bırakmış. Gençler, yaşam merkezi olarak, Beyrut Amerikan Üniversitesi’nin bulunduğu semti tercih ediyorlar.

Beyrutlular  bugün, Arapça’ya ilaveten, 2 dili daha ana dilleri gibi  konuşuyorlar: Fransızca ve İngilizce... 60’lı yıllardan önce doğanların kullandığı Fransızca’nın yerini, her 3. dünya ülkesinde olduğu gibi, genç nesillerde, İngilizce almış. Politik ve kültürel tercihler de var tabii: Hıristiyanlar Fransızca’yı, Müslümanlar İngilizce’yi bir tür kimlik olarak da kullanıyorlar. Beyrut şehrini tek kelime ile tanımlamak gerekirse, “seksi” sözcüğü çok uygun olur...  Farklı dinler, farklı uygarlıklar, eski ve zengin bir tarih, eski ve zengin bir mutfak, biraz Doğu karmaşası, biraz Batı düzeni ve uygarlığı, biraz Arap, biraz Osmanlı, biraz Fransız ve hatta İtalyan mimari stilleri, Akdeniz’in güneşi, arka planda karlı beyaz (labne) dağlar ve tıpkı bizim gibi, bin yıllardır karışmış bir melez ırk...

Byblos, Fenikeliler tarafından, yaklaşık 8000 yıl önce kurulmuş bir kent... Hikayenin bizim için en güzel tarafı ise, harflerin sembol yerine seslere tekabül ettiği ilk alfabeyi, bu şehirde yaşamış insanların icat etmiş olması... Zaten Byblos (“Bible” sözcüğü de burdan doğmuş) “yazı” veya “kitap” demek! Bu, kitap ve okuma tutkunları için adeta bir kutsal ziyaret. Onlar burada yaşayabilirler... Byblos’un kalıntıları kadar, eski çarşısı, baharatçıları, küçük balıkçı limanı ve limanda bulunan “café”leri de çok ilginç.

(www.insankaynaklari.com - Hasan Açanal - 12.8.2004)

 

***  Arap Kadınları Dayanışma Örgütü’nden çocuk kitapları yazarı, aktivist Samira Huri:

 

“Lübnan, Orta Doğu’nun hastanesidir...”

 

Samira Huri, Beyrut’ta yaşıyor, Beyrut Amerikan Üniversitesi Kültürel Araştırmalar Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyor... Kıbrıs’a ilk kez geliyor...

Onunla söyleşimiz şöyle:

 

SORU: Samira, bize şimdilerde Lübnan’da neler olup bittiği anlatabilir misin? Biliyorsun medya ancak bir yerde “şiddet” olduğu zaman orasını “haber yapmaya değer” bulur...

SAMİRA HURİ: Öncelikle şunu söyleyeyim... Ben aslında Filistinliyim ve uzun yıllardır Lübnan’da yaşıyorum... Göçmenim yani Lübnan’da...

 

SORU: Kaç yıldır göçmensin Samira?

SAMİRA HURİ: Kaç yıl mı? 40 yıldır göçmenim... Ama kökenlerimiz Lübnan’da yani... Aptal savaş başladığında Filistin’deydik...

Şimdilerde durum çok zordur çünkü Lübnan’daki durum son derece hassastır. Irak’ta birşey olduğu zaman hemen Lübnan etkileniyor, Ürdün’de birşey olduğunda, hemen biz etkileniyoruz...

 

SORU: Nasıl etkileniyor Lübnan?

SAMİRA HURİ: Nasıl mı etkileniyoruz? Daha çok ekonomik bakımdan etkileniyoruz.

 

SORU: Neden?

SAMİRA HURİ: Çünkü Lübnan’ın geleneksel rolü, ürettiklerini bu ülkelere satmaktır... Böylesi ekonomik ilişkileri var... Tümümüz Ortadoğu bölgesindeyiz ve herhangi bir Ortadoğu ülkesinde meydana gelen olaylardan tümümüz etkileniyoruz... Yatırımlar duruyor örneğin bölgede birşey olduğunda. Örneğin Lübnan’da savaş varken çok geriledik, ne zaman ilerlemeye çalışsak, bölgede birşey oluyor... Geleneksel olarak Lübnan’ın rolü Arap dünyasının bankası olmasıdır, Arap dünyasının üniversitesi olmasıdır, Arap dünyasının hastanesi olmasıdır. Merkeziyiz... O nedenle birşey olduğunda her zaman etkileniriz. Suriye’de birşey olduğunda biz de etkileniriz... Bundan başka Lübnan’ın bazı bölgeleri hala işgal altındadır...

Size özellikle çocukların sosyo-ekonomik durumundan söz etmek istiyorum, çocuklarla çok ilgileniyorum...

 

SORU: Çocuklarla ilgilenen bir kadın örgütünde çalışıyorsun, çocuk kitapları yazıyorsun...

SAMİRA HURİ: Arap Kadınları Dayanışma Örgütü’ndeyim... Hedeflerimizden biri çocuk kitapları çıkarmaktır, bunlardan bazılarını ben yazdım. Bizler Arap kadınlarının dayanışma örgütüyüz, o nedenle çocuklara yönelik kitaplarımız da “toplumsal cinsiyet” (gender) temelinde yazılıyor. Yani bundan kastım, kadının kalıplaşmış imajı olan “baba gazete okur, anne yemek yapar” yerine kitaplarda “evet anne yemek pişirir ama baba da süpürür, çocuklar da yardım eder” gibi imajlar kullanıyoruz. Yani geleneksel kalıp imajlardan, kalıp rollerden sıyrılmaya çalışıyoruz, tüm aile bireyleri için daha eşitlikçi, daha insancıl roller öngörüyoruz.

Kırsal alanlara gidiyoruz, buralardaki çocuklara yardımcı olmaya çalışıyoruz, devlet okullarını destekliyoruz... Çocukların satın alamadığı yeni kitapları onlara vermeye çalışıyoruz, bu kitapları halk kütüphanelerine veriyoruz ki çocuklar oradan alabilsin. Öte yandan Arap kadınlarının bir dayanışma örgütü olduğumuz için Irak’a karşı ambargolara karşı çıktık, savaşa karşı çıktık örneğin... Iraklı çocuklara destek olmaya çalıştık, Bağdat’a yönelik ziyaretlere katıldık ambargoları kırmak için... Örneğin Irak’ın işgalinden yalnızca dört gün önce, 8 Mart’ta Bağdat’taydık... Orada çocukların çektiği acıları size anlatamam... Irak’taki hastanelere gittiğinizde görürsünüz bunu... Ölürsünüz bunları gördüğünüzde... Kitle imha silahlarından söz ederler oysa toprağa baktığınızda, burasının çölleştiğini görürsünüz, o kadar kirlenmiş ki toprak... 1991’den bu yana savaşın yarattığı kirlilik bu, özellikle “Çöl Fırtınası” operasyonundan sonra... İşgalden sonra oraya gitmedim henüz ama işgalden hemen önce oradaydım, çocuk hastanelerini ziyaret ettim... Bağdat’ta ve Basra’da... Özellikle Basra’daki hastane korkunçtu... Doktorlara “Bu ne böyle?” Ne olmuş bu çocuklara?” diyorum, doktorlar bana “Çünkü sular kirlenmiş, hava kirlenmiş, burası çölleşmiş” diyor... Çölleşme, özellikle “Çöl Fırtınası” operasyonu sonrası daha da yoğunlaşmış. Çocuklar hastalanıyor, 500 bin çocuk öldü... Sürekli lösemi oluyordu çocuklar, sürekli lösemi oluyordu, Irak’a yönelik ambargolar vardı bu yüzden bu hastalıkları iyileştirecek ilaçlar alınamıyordu, yiyecek yoktu... Kitle kırım silahı bu değil midir aslında? Bana kitlesel kırımın bu olmadığını kim söyleyebilir? Ve şimdiye kadar da “kitlesel imha silahları” bulunamadı zaten!

Filistin’de de çocukları desteklemeye çalışıyoruz ama olanaklarımız çok sınırlıdır. Filistin’de projemiz farklıdır. Filistin’de öksüz kalmış çocukları evlat ediniyoruz ancak onları alıp yanımıza getirmiyoruz, oldukları ülkede kalıyorlar ama onları evlat ediniyoruz. Evlat edindiğiniz çocuk size mektup yazmaya başlıyor, ona yazıyorsunuz, ilgileniyorsunuz. Bunun anlamı ne kadar büyüktür biliyor musun? Ne kadar yardımcı oluyor, biliyor musun? Elbette çok azdır bu yapılanlar ancak devekuşları gibi naif olamayız, elbette politik çözüm gerekir, bu tür yardımlarla çözemezsiniz sorunları. Politize olmalıyız, yardımlarımızı sürdürsek de, siyasi çözüm talep etmeliyiz.

 

SORU: Bu kitaplarla yapmaya çalıştığınız da bu mu? Toplumsal cinsiyet rollerini değiştirerek kadınların içine hapsedildiği kalıpları kırıyorsunuz, böylece kadınlar da politize olup siyasi alanda daha aktif olabiliyor...

SAMİRA HURİ: Evet... Daha cesur olacaklardır, daha rahat seslerini yükselteceklerdir...

 

SORU: Arap Kadınlar Dayanışma Örgütü’nde hangi ülkelerden kadınlar var?

SAMİRA HURİ: Lübnanlı kadınlar var, Lübnan’da yaşayan Filistinli kadınlar var, Lübnan’da yaşayan Iraklı kadınlar var. Lübnan’ın dışında şubelerimiz yok, Lübnan’a özgü bir örgütüz ama üyeliğimiz var... Örneğin “Women Without Frontiers” yani “Sınırsız Kadınlar” örgütüne tam üye olmak istiyoruz şimdilerde...

Kamplarda yaptığımız bir diğer şey, tıbbi bakımdır... Tıp mezunu gençleri organize edip onları kamplara götürüyoruz, çocuklara bakıyorlar, onları muayene ediyorlar.

 

SORU: Lübnan’daki bu göçmen kampları 1948’den beridir varlığını koruyor...

SAMİRA HURİ: Evet... 1948’den bu yana bu kamplarda insanlar yaşıyor. Onlara kamp diyoruz, azıcık geliştiler. Başlangıçta yalnızca çadırlar vardı, direniş yıllarında odalar yapılmaya başlandı ancak hala felakettir oradaki durum...

 

SORU: Beyrut bir zamanlar Orta Doğu’nun Paris’i idi... Çocukluğumda insanların Beyrut’a giderek buradan bize armağanlar getirdiğini hatırlıyorum.

SAMİRA HURİ: Beyrut’a “Orta Doğu’nun İsviçresi” diyorlardı.

 

SORU: Yine böyle olabilecek mi Samira?

SAMİRA HURİ: Zaman alacak... Zaman alacak... İç savaş ancak 1990-91’de sona erdi. 10-12 yıl öncesiyle şimdiyi kıyasladığımızda, biraz iyileşmiştir durum ancak paranız olmayınca savaş öncesi duruma ulaşmak çok zor.  Örneğin sokağa çıkıyorsunuz, sokak kazılmıştır, altyapıyı yeniden kurmaya başlamışlardır. Sonra durur bu çalışmalar, tekrar ödünç para buluncaya kadar öylece kalır. Lübnan’da şu anda sorunumuz bu fonlardır, 30 milyar dolar borçlandık! Ve şu da var: biz Lübnan’da savaşarak kendi ülkemizi yakıp yıkarken, başka ülkeler uyumuyordu, onlar gelişiyordu.  Geri kaldık, onları yakalamak zordur... Ancak iyi şeyler de var: örneğin şu ana dek çok iyi bir sağlık sistemimiz var, çok iyi bir eğitim sistemimiz var. Görece olarak yani... Entellektüel bakımdan elbette geride kalıyoruz, 60’lı, 70’li altın yılların gerisindeyiz ancak yine de düzeyimiz iyi...

 

SORU: Eklemek istediğin başka birşey var mı Samira?

SAMİRA HURİ: Lefkoşa’ya gittim, Larnaka’ya gittim... Gördüklerimi çok beğendim... Sınırı dolaştım... Yapmaya çalıştıklarınızla gurur duydum. 30 yıllık aradan sonra herşeyi bir yana koyup barış için çaba gösteriyor olmanızdan gurur duydum... Biliyorum, geçmişte olanları bir yana koyup yeniden başlamak zordur... İşte tam da bu nedenle bizim pozisyonumuzu anlamanızı istiyorum...

 

SORU: İsrail başbakanı bir ara şöyle dedi: “Barış olmasını istiyorlarsa, önce kendi çocuklarını sevmeyi ve Yahudilerden daha az nefret etmeyi öğrensinler...” Buna ne diyorsun Samira?

SAMİRA HURİ: Bu iddia deliliktir! Annelerin çocuklarını kaybettikleri zamanki hallerine bakın! Bunlar “terörist çocuklar” değildir ama anneleri de onları evlerine zincirleyemez. Neden böyle olurlar? Çünkü baktıkları her yerde ölümü görürler, Batı Şeria’ya gidin, sokaklarda yürüyün... Bu deneyimlerden biz de geçtik Beyrut’ta... 1982’de Lübnan’ın güneyi İsrail tarafından işgal edildiğinde ölüm her yandaydı, sonra Beyrut işgal edildiğinde ölüm her yanımızdaydı. Üniversite kapalıydı ama ben ofisime gidiyordum, eve dönüp dönemeyeceğimi bilmiyordum canlı olarak. Bir keresinde annemi öğle yemeğine davet etmiştim, yemek yiyemedik, eve dönecek araba da bulamadık... Lokantadan eve dönmek beş saatimizi almıştı, kapıdan çıkıyor, bir duvarın kıyısına gizleniyorduk, iki adım atıp duruyorduk... Tam beş saat!... Kimi zaman şuradaydım, tam yanımda bomba patlıyordu, yani adımlarınızın her biri arasından ölüm geçiyordu... Filistin’e dönecek olursak bu çocuklar okula gidiyorlar, 8 yaşında, 9 yaşında, 10 yaşında... Kapıda silahlı askerler duruyor, kimi zaman ordu sınıflara giriyor... Bunlar Gazze Şeridi’nde 1967’de gördük, sınıfa giriyorlar ve çocukları öldürüyorlar. Okula girip çocukları öldürüyorlar. Her durumda çocuklar ölüyor... Neler olup bittiğini anlamamız lazım, ben dünyada neler olduğunu anlayamıyorum. “Direniş” diye birşey var, “özgürlük” diye birşey var, neden yeni Amerikan terminolojisine uyuyoruz? “Terörizm” nedir bu yeni terminolojiye göre? Elbette terörü ilk lanetleyenlerden biriyim her zaman, Madrid’de olanlar örneğin terörizmdir... Evet... Ama eğer evimi korumaya çalışıyorsam bu “terörizm” değil, direniştir... Hatırlıyorum 70’li yıllarda buna “devrimci şiddet” adını veriyorduk!  Cezayir kurtuluş savaşı neydi? Buna ne diyorduk? “Kurtuluş savaşı” diyorduk. Elbette savaşı, savaşmayı istemiyoruz, Lübnan’da yaşanan iç savaş korkunçtu, burada 30 yıl önce yaşananlar korkunçtu. Ancak sonuçta her iki tarafta ölenler oluyor ve herkes yurdunu korumaya çalışıyor... Gerçekten olan bu... Yapabileceğimiz en iyi şey, bu yeni terminolojiyi kabul etmeyi reddetmek... Neden bunu kabul edelim? Çünkü beynimizi yıkamaya çalışıyorlar, şimdi duvar konusunda yapmaya çalıştıkları gibi...  Sizin duvarınızın artık açılmasından, “sınırlar”ınızın aralanmasından o kadar mutlu olmuştum ki! Şimdi İsrail bir duvar inşa ediyor ve buna “izolasyon duvarı” diyor oysa bu “izolasyon duvarı” değil, “işgal duvarı”dır... Bu bir “Nazi duvarı”dır... Bu öyle bir duvar oluyor ki örneğin gidip annenizi ziyaret edemiyorsunuz artık, yüzlerce barikat ve gidip zeytin ağacınızı bile göremiyorsunuz... Ne yapabilirsiniz? Babası öldürülmüş ya da annesi ve babası alınıp hapishaneye atılmış, evde açlıktan ölmekte olan bir çocuk başka ne yapabilir? Onu savaşmamaya nasıl ikna edebilirsin? Ona “Barış isteriz” dersin ve sana güler! Çok zordur... Onları ikna etmek çok zordur... Aileleri suçlarlar, “Neden savaşmadınız?” derler.

 

 

*** Lübnanlı Çocukları Koruma Örgütü Başkanı  ve Lübnanlı Kadınlar Konseyi Başkan Yardımcısı Hadiya Othman el Assad:

 

“Barış içinde yaşamak, çocuklarımızın hakkıdır”

 

Lübnanlı Çocukları Koruma Örgütü Başkanı  ve Lübnanlı Kadınlar Konseyi Başkan Yardımcısı Hadiya Othman el Assad, “Barış içinde yaşamak çocuklarımızın hakkıdır” diyor... Onunla söyleşimiz şöyle:

 

SORU: Hadiya bize Lübnan’la ve örgütlerinizin etkinlikleriyle ilgili neler söylemek istiyorsun?

HADİYA: Lübnanlı Çocukları Koruma Örgütü, 52 örgütün biraraya gelmesinden oluşuyor. Ayrıca Lübnanlı Kadınlar Konseyi başkan yardımcılığını yürütüyorum. Lübnanlı Çocukları Koruma Örgütü olarak çocukların çıkarlarını korumaya çalışıyoruz. Konferanslar yapıyoruz, eğitim seminerleri veriyoruz, çocuklarla çalışacak kadroları eğitiyoruz. Lübnan, Uluslararası Çocuk Hakları Konvansiyonu’nu imzalayan 193 ülke arasında bulunuyor, bunu uygulamaya koymamız gerekir. Örgütümüz aracılığıyla bu konvansiyonun uygulanması için çaba harcıyoruz...

 

SORU: Lübnanlı çocukların sorunları nelerdir?

HADİYA: Amacımız çocuklara yardım etmektir. Lübnan 17 yıl boyunca savaş yaşadı, 17 yıllık savaş ardından yurdumuzu yeniden inşa etmeye çalışıyoruz. Ülkenin yeniden inşası için vergiler ödüyoruz. Ekonomik olarak sıkıntı içindeyiz. Uluslararası fonlardan da yararlanıyor Lübnan, o nedenle borç içinde bir ülkeyiz. Vergiler artırıldığı için bu çocukları da, aileleri de etkiliyor. Ülkemizde yüksek oranda işsizlik vardır, küçük çocuklar dışarıda çalışmaya gidiyor, bu da aileyi etkiliyor... Bu sorunları çözmemiz gerekir, o nedenle elimizden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyoruz. Ayrıca ayırımcılıkla yüklü yasalar var...

 

SORU: Ne tür ayırımcılık?

HADİYA: Çocuklara karşı ayırımcılık, kadınlara karşı ayırımcılık...

 

SORU: Örnek verebilir misiniz?

HADİYA: Örneğin siyasi alanda kadınlar yok, 128 milletvekili arasında yalnızca üç kadın milletvekilimiz var... Bu konuda mücadele veriyoruz, kadınların oy vermeleri, seçilmeleri ve karar mekanizmalarına gelebilmeleri için... Çocukları korumaya çalışıyoruz, Örneğin ilköğretim üzerinde çalışma yapılmalı... Lübnan’da çocukların gerçekten eğitim hakkı yok, örgütümüz aracılığıyla bunu gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Çocuk işçiler var örneğin, durumları çok zordur, ailelerde yoksulluk olduğu için çocuklar iş yaşamına çok küçük yaşlarda atılıyor. Çalışma Bakanlığı’yla çalışıyoruz, çocuk işçileri korumak için yasa geçirmeye çalışıyoruz. Lübnan İLO konvansiyonlarını imzaladı, bu da çocukların sömürüden kurtarılması gerektiğini gösteriyor...

 

SORU: İsrail, Filistin ve Irak’taki savaşlar sizleri nasıl etkiliyor?

HADİYA: Çok kötü etkiliyor... Lübnan çok etkileniyor ve Filistin’in amaçlarının bizim de amaçlarımız olduğunu hissediyoruz. Onların acısını hissediyoruz... Bize göre Filistinliler “terörist” değil özgürlük savaşçılarıdırlar. Topraklarını geri almalıdırlar...

 

SORU: Nasıl etkileniyorsunuz? Örnek verebilir misiniz?

HADİYA: Barış ve adalet istiyoruz, dünya neden bunu anlayamıyor? Irak’taki savaş da ekonomimizi kötü yönde etkiledi... Irak’ta olanlara baktığımızda, onlara yardım etmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Irak’taki savaş bizi ekonomik olarak kötü biçimde etkiliyor çünkü pek çok Lübnanlı orada çalışıyor... Irak’ta olup bitenlerin insan haklarına karşı olduğunu düşünüyoruz, 11 Eylül’den sonra olanlar da öyle... 11 Eylül sonrası ekonomik olarak çok kötü etkilendik çünkü tüm dünya bir anda Araplara karşı oldu, Araplara “terörist” damgası vuruldu. Orada olup bitenlerin bizimle ilgisi yoktu oysa... 11 Eylül’de olanları beğenmedik, terörizme karşıyız... Ama Filistinlilerin de kendi topraklarına sahip olmalarını, Iraklıların özgürlüklerine kavuşmalarını istiyoruz. Irak önemli bir ülkedir, zengin bir ülkedir... Orada olanlar insan haklarına aykırıdır... Amerikalıların ve İngilizlerin orada yaptıkları insan haklarına aykırıdır. İnsanlar öldürülüyor çünkü Iraklılar Amerikalıları istemiyor. Savaşı tanıyoruz, 17 yıl boyunca savaş yaşadık Lübnan’da... Irak çok zengin bir ülkedir, orayı neden işgal etmek istiyorlar? Neden “kitle imha silahları” var diyorlar?  Bunlar bulunamadı. Bunu Irak’ın işgali için gerekçe yaptılar. Nedeni petroldür, insanlar için birşey hissetmiyorlar.

 

SORU: Son olarak birşey eklemek ister misiniz?

HADİYA: Evet, tüm dünyanın Lübnanlıların özgürlük istediğimizi bilmesini istiyorum, barış istiyoruz... Diyaloğa giremez miyiz? Bu özgürlüğe kavuşamaz mıyız? İnsan değil miyiz?  Barış içinde yaşamak çocuklarımızın hakkıdır...

 

 

***  Lübnan’daki göçmen kamplarında doğup büyüyen çocukların depresyona girdiğini anlatan Hannan El Ali:

 

“Oyun oynayamıyorlar, yüzmeye, pikniğe gidemiyorlar...”

 

Hannan El Ali Lübnan’da bulunan göçmen kamplarında doğup büyüyen çocuklara savaşın çaldığı çocukluklarını geri vermeye çalışıyor... Onunla röportajımız şöyle:

 

SORU: Hannan kaç yaşındasın?

HANNAN: 34 yaşındayım... Lübnan’da yaşayan bir Filistinliyim. Beyrut’ta doğdum... Ailem 1948’de Filistin’den Lübnan’a göçmen olarak geldi...

 

SORU: Neler yapıyorsun Hannan?

HANNAN: Lübnan’daki göçmen kamplarında yaşayan Filistinlilere gelir getirecek çalışmalar yapan bir örgütte çalışıyorum, insanlara iş bulmalarında yardımcı olmaya çalışıyoruz... Örgütümüzde bir kreş var, çocuklara yönelik izcilik gibi faaliyetlerimiz var, göçmen kamplarında yaşayan çocuklara yabancı dil, bilgisayar öğreten kurslar düzenliyoruz...

 

SORU: Bu kamplar nerededir?

HANNAN: Beyrut’ta var göçmen kampları, Baalbek’te var... Ben de Arap Kadınları Dayanışma Örgütü’ndenim...

 

SORU: Göçmen kamplarında bulunan çocukların yaşamları nasıldır Hannan?

HANNAN: Çok zordur çünkü çok yoksuldurlar...

 

SORU: Okula gidebiliyorlar mı?

HANNAN: Birleşmiş Milletler’in açtığı bir okula gidiyorlar...

 

SORU: Kampta büyüyen çocukların mentalitesi nasıl oluyor? Ruh halleri nasıl oluyor? Örneğin depresyonda mı oluyorlar? Nasıl etkileniyorlar?

HANNAN: Bazan depresyona giriyorlar çünkü yapmak istedikleri pek çok şeyi yapamıyorlar. Oyun oynayamıyorlar, yüzmeye gidemiyorlar, pikniklere gidemiyorlar. Bu haklardan mahrum büyüyorlar. Örgütümüz bunları yapmalarına yardımcı olmaya çalışıyor ama elbette yetersizdir bu... Dünyanın şunu bilmesini istiyorum: Filistinliler “terörist” değildir... Filistinliler bu savaşlardan yorulmuştur, yorgundurlar. Umarım beni anlarsınız...

 

(*) Bu yazı dizisi YENİDÜZEN gazetesinde 7, 8 ve 9 Eylül 2004 tarihlerinde yayımlandı. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

 

 

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org