Yeraltı Notları, 10 Ekim 2004

Sevgül Uludağ

 

Ölümün kıyısından dönenler (*)

*** Ölümün kıyısından

Ölümün kıyısından dönenler (*)

Sevgül ULUDAĞ

 

 

Kötülüğün Türkçesi ya da Rumcası yok...

 

Onlar başka bir yerden geldiler - ölümün korkunç yüzüyle karşılaştıkları, bir mucize eseri hayatta kaldıkları bir yerden...

Kimileri toplu mezarların başında vuruldukları halde ölmediler, hayatta kaldılar...

Tıpkı Şehrazat’ın “Binbir Gece Masalları”nda anlattığı gibi “Onlara güvenlik bahşedilmişti, bu yüzden gitmeleri gereken yere güvenlik içinde vardılar...”

Kimileri yaralıydı, vücutlarında kurşunlarla hayatta kaldılar. Vurulmuşlardı, katiller onları gömmek üzere dozerleri getirmeye gittiğinde emekleyerek ölülerin arasından sıyrıldılar, dağlarda bir ağaca tırmanıp saklandılar. Günler ve geceler boyu aç ve susuz, korku içinde ve yaralı olarak beklediler. Çünkü hayatta kalmak bir mucizeydi ve hayat denen bu mucize o denli ufak tesadüflere bağlıydı ve bir o kadar da inanılmazdı ki!  Bir kurşunun sekip çarpması, sıyırıp geçmesiydi hayat... Bir başkasının üstüne düşmesi ve ölümden seni korumasıydı... Burası Jorge Amado’nun “Mucizeler Dükkanı” gibi bir yerdi... Ölülerin arasından kalkıp yürüyordunuz, hayattaydınız, yaralı olsanız da... Ölümle tanıştığınız için artık hayatı daha çok sevdiğiniz bir yerdi burası... Çünkü ölüm soğuk parmaklarıyla sizi yoklamış, şöyle bir dokunup geçmişti, soluğunu geride bırakarak. Bu yüzden belki hayat denen mucizeye daha çok sarılacak, hiç kimseyi ve hiçbirşeyi takmayacaktınız artık.

Artık herşey önemsizdi! Kimin ne söylediği, ne yaptığı, nasıl yaşadığı... Önemli olan tek şey hayat denen mucizenin size armağan edilmiş olmasıydı.

Kimileri savaş denen felaketi, tek bir sıyrık bile almadan kaldı hayatta ama geri döndüklerinde karşılaştıkları manzara, bir daha asla yürek dolusu gülünemeyecek, sımsıcak, kaygısız, neşeli günlerden çok uzakta yeni bir yaşam vadediyordu...

Burası başka bir yerdi - burası bütün sevdiklerinizin öldüğü, onlardan geride yalnızca bir avuç kemiğin kaldığı bir yerdi. Burası bir gecede değiştiğiniz, büyüdüğünüz, ciddileştiğiniz, bütün sevincinizi yitirdiğiniz bir yerdi... Bütün gelecek planlarınızın anlamsızlaştığı, üstünüze kara bulutların çöktüğü ve herşeye rağmen kendinizi toplayıp ayakta kalmak, sevmek, gülümsemek, çalışmak, üretmek ve hayatta kalmak gereken bir yer...

Kimileri buna bile sahip olamadı - geride sevdiklerinin kemikleri bile kalmadı... Onlar “kayıp”tı ve öyle kalacaklardı. Onlara ne olduğu, nasıl öldürüldükleri, nerede ve nasıl gömüldükleri bilinmeyecek, geride kalanlar aradan uzun yıllar geçse de bekleyeceklerdi. Hayat denen mucizenin kendini göstermesini... Bu mucize olmayacaksa, ölümün ete kemiğe bürünüp bir kutu içinde kendilerine verilmesini, bir cenaze törenini, toprakta kazılacak bir mezarı, bayramlarda, yortularda, ölüm yıldönümlerinde ziyaret edilecek ve çiçek bırakılacak o yerin oluşmasını...

Tüm bunlar iyilikle kötülüğün sonsuz mücadelesinde savaş denen o korkunç kötülüğün yarattıklarıydı.

Saf kötülüktü savaş: katıksız ve hayvani...

İnsanlıkla ilgisi olmayan... Komşunun komşuyu vurduğu, komşu köyden insanların çocukları kurşunladığı... 11-12 yaşındaki kız çocuklarına tecavüz edilen, yaşlı kadınların bu yüzden nutkunun tutulduğu ve bir daha asla konuşmak istemedikleri bir yer... Tüm bunlar  filmlerde değil bu topraklarda geçiyordu, üstelik savaşın Türkçesi ya da Rumcası  yoktu - savaş evrensel kötülüktü, hepsi bu...

Bugüne dek yaşadıkları aynı gazete sayfalarında birlikte ele alınmamış, herkesin ancak “kendi acısına” yas tuttuğu, ancak “kendi ölüsünü” andığı bu ortamda savaşın, savaş adına işlenen cinayetlerin, katliamların, tecavüzlerin Türkçesi ya da Rumcası olmadığını göstermek, acılarımızın ortak olduğunu yansıtmak için konuştuk onlarla... Ölümün kıyısından dönerek hayat denen mucizeye kaldıkları yerden ama bambaşka insanlar olarak devam eden Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırumlarla konuştuk...

Biliyorum, sözcükler utancından ölüyor bu anlatılarda - hiçbir sözcük onların yaşadığını anlatamıyor... Çünkü bu duyguları kağıda dökmek hemen hemen imkansız... Gene de denemek gerek: önümüzü görmek istiyorsak, geçmişte tam olarak neler yaşandığını bilmeliyiz diye düşünüyorum... Kötülüğün Türkçe ya da Rumca olmadığını, iyiliğin de Türkçe ya da Rumca olamayacağını, tüm bunların evrensel diller olduğunu, gelişmişlik düzeyimizle, kültürümüzle bağdaştığını... Savaşın insanların içindeki vahşeti özgürce ortaya dökmelerine fırsat verdiğini ama aynı zamanda iyiliklerin de tam da bu dönemlerde anlamlı olduğunu ve insanları ömürboyu etkilediğini... Tüm bunları yazarak, okuyarak, üzerinde düşünerek “milliyetçilik” denen hastalıkla mücadele edebileceğimizi düşünüyorum...

Eminim onlar gibi başkaları da var: hem bu coğrafyada, hem de savaşın yaşandığı yeryüzünün her köşesinde: Kosova’da, Irak’ta, Filistin’de, İsrail’de, Bosna’da, Sırbistan’da ya da Rwanda’da... Savaş evrensel bir kötülükse, evrensel iyilik de örgütlenmeli - özellikle savaşın yaşandığı her yerde...

İyilik örgütlenmeli: tıpkı kötülüğün örgütlenmiş olduğu gibi örgütlenmeli iyilik... Çünkü sonuçta hiç kimseciklerin yaşamasını istemediğimiz, ömür boyu iz bırakan deneyimler bunlar...

Çocuklarımızı seviyorsak bilmeliyiz ki sevginin milliyeti yoktur - sevgi evrensel bir dildir ve ancak böylesi bir dili mükemmel biçimde konuşmayı öğrendiğimizde, kötülüğün yarattığı hastalıklarla başedebileceğiz...

 

 

 

 

***  Dohni’de yaşanan katliamdan sağ kurtulan tek Kıbrıslıtürk olan Suat Hüseyin Kafadar, yaşadıklarını anlatıyor...

 

“Mezarlar açılıp, şehitlerimiz verilsin...”

 

***  “Oturduğumuz yerin 20 metre önünde bir duvar vardı. O duvarın altına indi o ki gidecek komutana konuşsun... Bir tanesi dedi “Üzerinizde sizi tanıtıcı belge ne varsa” dedi “Bir bir kalkacaksınız, geleceksiniz, buraya koyacaksınız” dedi. Herkes kalktı, kimlik kartı, pasaport, çıkarttı koydu, çıkarttı cebindeki cüzdanı bile parayı koydu oraya. “İçin sigara da korkmayın, komutan geliyor” falan dedi. Duvarın altındaki bir el ateş etti. O silah sesini duyarkenden başladılar üzerimize obir dört tanesi taramaya, kalkan düştü, kalkan düştü... Mesafe buradan kapı kadar bir yerdi, yani bir hamlede kalkıp da alaman elinden silahı... Saldırsan, olmaz... Yani 25 metre uzaktan ateş ederlerdi, biz de yarım ay şeklinde toplu otururduk. Orada bir bağırma, bir çağırma...”

 

***  “Benim ailemden babam içindeydi, kardeşim içindeydi, teyze oğullarım vardı, amca oğullarım vardı, hemen hemen bütün hısım akraba... Bir kan bağın var, hepsiynan hısım akrabaydık. O esnada ben altta mı kısıldım, nasıl oldu, bir baktım, silahlar sustu. Biz canlı... Ama iki kişi yaralı kaldıydı, bir tanesi işte amcamın oğluydu, Aydın, diğeri de Susuzlu Niyazi Çavuş, o da yaralı kaldıydı. Onların tabii yaraları çok fenaydı, birinin ayağı koptuydu üzerinden, koptu kaçtı... İnlerlerdi bunlar... Ama ondan önce ben bunları duyarım, Rumlar kaçacağında dedi “Gidelim alalım şiro, gelelim dozerle gömelim kendilerini”, öbürü “Olmaz” dedi, “Geç saatlarını alalım” dedi, biri dedi “Beytambal galsın, gel kaçalım, biri görmesin bizi... Gidelim bir dozer getirelim gömelim kendilerini” falan. Onlar kaçtı, o yaralı iki arkadaş... Rumlardan bir tanesi dedi “Be, bak da canlı varsa kafasından vur kendini kalkmasın” dedi. Duyarım ben. Geldi, birkaç el duydum ki attı. Bir arkadaşın beyni yarıldıydı, beyni üstüme döküldüydü, başımda beyin dururdu, belki de ondan derim... Ama nefes bile almazdım, hiç nefes bile almazdım ben...”

 

Onu tanımamışsanız, hayatın bir mucize olduğunu asla anlayamazsınız. Suat Hüseyin Kafadar 49 yaşında ama gözlerinde muzip bir çocuğun hayatla dalga geçen ışıltılarını okumak mümkün...

Onun yaşadıkları, hiç kimsenin yaşamaması gereken şeyler: asla tanık olmaması gereken cinayetlere, toplu bir kıyıma, bir katliama tanık olmuş. 14 Ağustos 1974’te Türkiye’nin ikinci askeri harekatından sonra Dohni’deki evlerinden toplanan erkekler arasında o da bulunuyormuş. Derken bir otobüse bindirilip Leymosun esir kampına götürülecekken, bir avuç silahlı “çapulcu” Kıbrıslırum’un emriyle, Dohni ve Terazi köyünden erkekler ve çocuk denecek yaştaki oğlan çocuklarına mezar olacak bir yere götürülmüş. Vurulmuş ama ölmemiş. Katiller dozer getirmeye gittiğinde tüm hızıyla katliam alanından kaçmış, dağlara sığınmış... Yaşadıklarını asla unutmayacak - bu yüzden her yaşadığı günün ona bir armağan olduğunu düşünüyor, “30 yıldır bir armağan gibi yaşıyorum” diyor...

Ve tam da bu yüzden yani ölümün kıyısından dönüp yaşama katıldığı için hiç kimseyi ve hiçbirşeyi takmıyor. Belki bu yüzden rejim onu sevip kollamamış çünkü rejimin istediği gibi hareket edebilecek bir yerden gelmiyor. Bu yüzden Suat Kafadar’a hiçbir zaman “devlette iş” ya da “ev” verilmemiş - üç çocuğuna da öyle... O, kendi çabasıyla hayatta kalmış.

Bunun için kırgın olduğunu sanmayın - çünkü o hayata bambaşka bir yerden bakıyor - ölümün kıyısından dönenler, böylesine “önemsiz” konulara takılmazlar, onlar çok daha dramatik durumlardan geçip ayakta kalmışlardır çünkü...

Suat Hüseyin Kafadar, “sınırlar” açılır açılmaz, Dohni’deki toplu mezarın açılabilmesi için komite oluşturulup köylülerin DNA testi için kan verilmesine öncülük etti. Ancak (elbette!) Kayıplar Komitesi’nin Türk üyesinin itirazıyla karşılaştı: Şeker suya mı düşmüştü? Bu ne aceleydi? Beklesinlerdi! Suat Hüseyin Kafadar, iki tarafın anlaşarak mezarların açılmasını ve savaşta öldürülmüş olanların karşılıklı olarak ailelere iade edilmesini istiyor...

Suat Hüseyin Kafadar’ı tanımalısınız - ancak o zaman bu topraklarda barışı en çok isteyenlerin, onun gibi korkunç deneyimlerden geçmiş olanların olduğunu anlarsınız... Size hayat denen mucizenin bambaşka bir yüzünü gösterir ve gülümser... Çünkü onda en belirgin şey, ölüm karşısında, ölümle ve herşeyle dalga geçen, muzip bir çocuğun gülümseyişidir...

Onunla Taşkent’teki evinde şöyle konuşuyoruz:

 

SORU: Suat bey konuşmayı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Bilirim, gına geldi size bunları anlatmaktan... Şu anda 49 yaşındasınız, yani 1974’te 19 yaşındaydınız...

SUAT KAFADAR: Evet, 19 yaşındaydım...

 

SORU: Nasıl alındıydınız evinizden, Cemaliye Şoförel anlatmıştı Dohni olaylarını, yayımlamıştık... Ne olduydu? Hangi gündü, hangi tarihti, hatırlarsınız herhalde... Ömürboyu unutulmayacak birşey olduğuna göre...

SUAT KAFADAR: Şimdi 20 Temmuz günü olaylar patlak verdiğinde biz köydeydik, köydeki normal yaşantımızı sürdürürdük.

 

SORU: Siz 19 yaşında olduğunuza göre ne yapardınız o zaman?

SUAT KAFADAR: Ben o zaman 101 Evler’de, St. Hilarion’da askerdim. İzne çıktık, köye geldik, geri dönecektik...

 

48 SAATLİĞİNE GELDİ, GERİ DÖNEMEDİ...

SORU: Kaç gündü izniniz o zaman?

SUAT KAFADAR: 48 saat. İzne geldik, 19 Temmuz günüydü, papazı devirdiklerinde yollar kapandı, barikatlar vardı tabii Lefkoşa’ya gelmek için. Geçemedik, gelemedik, köyümüzde kaldık. 20 Temmuz günü harekat başladığında ben köydeydim gene, tekrar görevime geri dönemedim. 20 Temmuz’dan 14 Ağustos’a kadar, yani ikinci harekatın başlamasına kadar köydeydik, normal yaşantımızı sürdürürdük...

 

SORU: Babanız ne iş yapardı?

SUAT KAFADAR: Babam köyde mücahitti. Adı Hüseyin Mehmet. Annemin adı da Seniha Hüseyin...

 

SORU: Nasıl geçinirdiniz? Neyle uğraşırdı aile?

SUAT KAFADAR: Şimdi babam mücahitti, köylü... Tarlasından tavuktur, zeytindir... Kimisi Limasol’a işlemeye giderdi köyden...

 

SORU: Hayvancıklarınız da var mıydı?

SUAT KAFADAR: Çok az birşey... Her birinin evinde üç beş tane hayvancık vardı...

 

“SİLAHLARINIZI VERİN DEDİLER...”

SORU: Kaç kardeştiniz?

SUAT KAFADAR: Dört kardeştik, iki oğlan, iki kız... Bir tanesi işte şehit oldu. En büyükleri bendim... En küçüğü de 14-15 yaşındaydı, şehit oldu. Benimle beraberdi olay yerinde. İkinci harekat 14 Ağustos’ta başladığında, Rumlar köye geldi ve bize dediler ki silahlarınızı verin...

 

SORU: Bunlar aynı köyden miydi?

SUAT KAFADAR: Aynı köyden de vardı, komşu köylerden de geldi. Mesela Maroni’den, Yalançıköy’den, Şororga’dan... Tanırdım bazılarını. Mesela makinist Magi vardı Maronili, Galavason’dan polis vardı işte Stasi, Maro... Geldiler köye ve silahlarınızı teslim edin dediler. Üç beş tane av tüfeği, bir iki tane “sten” derdik o zaman, ufak birşey... Biz tabii telsizlerden haber aldık ki bütün merkezler düştü, sancaklar düştü. Biz dedik ki “Tamam, madem böyle oldu biz direnemeyik...”

 

SORU: Çünkü bir yerlerden yardım geleceği yok...

SUAT KAFADAR: Zaten yardım gelse ne olacak? Adam yığar topunu, tüfeğini, köylünün üstüne, binlernan insan, sen onun iççinde yüz kişi neysa... Silahlarımızı teslim ettik ama Birleşmiş Milletler’e teslim ettik...

 

“BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’E SİLAHLARI TESLİM ETTİK”

SORU: Yani Birleşmiş Milletler geldi köye...

SUAT KAFADAR: Geldi, harekat başladıktan sonra geldi, silahları biz onlara teslim ettik. Tabii Rumlar da vardı, Birleşmiş Milletler de geldi, silahları biz Birleşmiş Milletler’e teslim ettik...

 

SORU: Rumlar da teslim etti miydi silah?

SUAT KAFADAR: Yok... Beş on tane ne silahımız varsa Birleşmiş Milletler’e verdik, tabii köyümüz karma bir köydü, dere geçerdi. Bir tarafında Rumlardı, bir tarafında Türklerdi, aldılar, karşı tarafa geçtiler, herşey sakin. Aradan bir gün galiba geçti...

 

SORU: Yani 15 Ağustos günü...

SUAT KAFADAR: Evet... Öyle, öğle vakitleri birşey, başladılar taramaya bizim tarafı... Allah allah nedir dedik...

 

“ANİDEN KURŞUN YAĞMURUNA TUTTULAR”

SORU: O tarafta mevzi birşey mi vardı yoksa evlerden mi atarlardı?

SUAT KAFADAR: Onların da mevzileri vardı, bizim de mevzilerimiz vardı. İşte birceez kum torbacığı ya hanayın üstünde beklerdi, ya pencereden... Kurşun yağmuruna tuttular bizi, herkes saklandı maklandı ve hemen bizim tarafa geçtiler. “Çıkın evlerinizden” diye başladılar toplamaya.  Biz Birleşmiş Milletler’e silahlarımızı teslim ettiğimiz halde, bir bakarık silahın üstünde mesela “Birinci Mevzi” yazar. Biz silahları BM’ye verdik, Rumların elinde ne arar bu silahlar? Gitti ve Rumlara verdi silahları onlar! Onlar da korktuydu, birşey söyleyemezlerdi...

 

SORU: Yani Birleşmiş Milletler’i kullandılar, sizi silahsızlandırmak için...

SUAT KAFADAR: Evet, öyledir, tabii... Aldılar, bunlara verdiler silahları...

 

“HERKESİ TOPLAMAYA BAŞLADILAR”

SORU: O dönem Birleşmiş Milletler hangi memlekettendi, hatırlar mısınız?

SUAT KAFADAR: Bak onu hatırlayamayacağım. Rumlar hepsini başladılar toplamaya, kapılara vururlar, girerler içeri, onlar silahlı, biz silahsız artık... Evde bulduğuna silahı dayar, yürüyün gideceyik Rum okuluna der, esir...

 

“TOPLAYANLAR TANIDIKLARDI...”

SORU: Toplayanları hatırlar mısınız? Sizin köyden miydiler? Cemaliye hanım bana Andriko Furo, Stasi’den bahsettiydi...

SUAT KAFADAR: Andriko Melani, köylü... Bu Magi, Stasi... Bir iki tane Leymosun’dan vardı, onların isimlerini hatırlamayacağım, çoğu vardı, köyden dahaları vardı, tabii onları görmedim, bana gelenleri gördüm. Ve beni götürenleri tanırım. Kaçını buldularsa getirdiler Rum okuluna. Burada dediler esir kalacaksınız... Okulun içindeyken - ki esir olarak gittik - üç yıldızlı bir Yunanlı asker geldi, adam geldi bir konuşma yaptı. Dedi ki “Arkadaşlar hiç korkmayın, bugün siz esirsanız, yarın da biz esir olabiliriz. Askerlikte esirlere kötü muamele yapılmaz” diye birşeylerden bahsetti, belli yani asker olduğu. Adam çekti gitti. Aradan birkaç saat geçti, başka sivil çapulcular geldiler, başladılar hakaret etmeye. Daha köyün dışına kaçanlar olduydu, bazılarını bulur götürürlerdi, arabada da yaşlı vardı, çok yaşlı... Onları salıverdiler, gittiler. Bir gün bir gece okulda kaldık. Köye Birleşmiş Milletler geldi ama gene. Arabayla Birleşmiş Milletler geçtiği zaman, kapıda bekleyen Rumlar, “Oturun aşağı” dedi “Gözükmeyesiniz...” Geçtiler, döndüler, kaçtılar... Zaten komşu köyde, Terazi köyünde kalırdı Birleşmiş Milletler, gene geri birliklerine gittiler.

 

SORU: Ama bir gün önce gelip köyden silah toplayan Birleşmiş Milletler, merak etmedi mi nere gitti bu insanlar diye?!...

SUAT KAFADAR: E ne bileyim artık, bak işte köye geldiler... Türk tarafına geçtiler mi, geçmediler mi, onu da bilmem...

 

SORU: Köy okulu büyük bir yer miydi?

SUAT KAFADAR: Normal iki-üç sınıfı vardı...

 

SORU: Bir odada mı tutarlardı sizi?

SUAT KAFADAR: Bir odadaydık, epey büyüktü oda, 100 kişi sığardı...

 

SORU: Sadece Dohnili erkekler mi vardı orada?

SUAT KAFADAR: Yok, Terazi’den de getirdilerdi...

 

SORU: Yani Birleşmiş Milletler’in burnunun dibinden da alıp getirdilerdi...

SUAT KAFADAR: Evet, oradan da alıp getirdilerdi. Bir akşam orada kaldık. Ertesi gün sabah, işte on gibi falan...

 

“BİR TÜRK OTOBÜSÜNE BİNDİRDİLER...”

SORU: Peki kadınlar gelip baktı mıydı size?

SUAT KAFADAR: Yok, gelmediler, bilmem, bırakmadılar... Bazılarının çocukları gelip yemek getirdiydi ya da gelip babasına sigara getirip babasını gördüydü... Gördü kaçtı, ama birşey demediler. Ertesi günü on gibi dediğim, bir otobüs geldi köye. Otobüs de Limasol’dan geldi, Türk otobüsüydü. Nasıl Türk otobüsüydü? Limasol düştükten sonra bunlar yağmaladıydılar ya, EOKA’cılar geçirdiydi ya idareyi ele, Kemal Küçük vardı “Kars Otobüsleri”, o otobüslerden biriynan geldiydiler. Bir tanesi girdi içeri, “Kalkın da sizi Limasol’daki esir kampına götüreceğiz” dedi, “Bir bir girin sırayla arabaya” dedi. Üç-dört kişi dururdu silahlı, herkes kalktı, bir bir arabaya girdik. Araba dolunca, “Tamam” dedi “Araba doldu”. Diğerleri geri döndü.

 

SORU: Siz ilk otobüsteydiniz...

SUAT KAFADAR: Evet, ilk otobüsteydim...

 

“12-13 YAŞINDA ÇOCUKLAR DA VARDI ARAMIZDA...”

SORU: Peki başka birşey sorayım size. Bu okulda 80-84 kişi falandı galiba... 11-12 yaşında çocuklar da vardı, yaşlılar da vardı...

SUAT KAFADAR: Evet vardı... Mesela benim kardeşim 14 yaşındaydı, ondan daha küçükleri de vardı, 60 yaşında adam da vardı... Her yaştan vardı... 15 yaşından, 13 yaşından, 60 yaşına kadar insan vardı... Hiç ayırım yapmadılar, çok küçük çocuk yoktu yani öyle 5-6 yaşında falan. 12-13 yaşında vardı ama... Otobüse bindikten sonra yol aldık...

 

SORU: Kim sürerdi otobüsü? Tanır mıydınız?

SUAT KAFADAR: Yabancıydı. Ama köydekiler bizi alıp onlara alın bunları götürün dedi. İnsan hiçbirşey tahmin edemez. Alın bunları esir kampına götürün dedi, bunlar da kendi aklılarına mı uydu, noldu...

 

“SİLAHLI BEŞ KİŞİ VARDI...”

SORU: Yanınızda kaç kişi vardı?

SUAT KAFADAR: 5 kişi, otobüsün önünde otururlardı. Biri şöförün arkasında dururdu, diğerleri de camın kenarında otururdu. Beşi de silahlı... Kimsesi yerinden kıpırdanamazdı yani...

 

SORU: Bu silahlı 5 kişinin arasında sizin köyden olan var mıydı içlerinde?

SUAT KAFADAR: Yoktu... Onlar başka köydendi, tanımam onları. Ama topladılar, Rum okulunda bizi beklediler, bunların içinde bizim köyden olanlar vardı. Orada teslim ettiler bizi, başka köylüydü bunlar, yabancıydılar. Yol aldık, epeyi gittik, geldik Yermasoya’ya. Leymosun’u içeri girmeden orada barikat vardı, polis durdurdu. Dedi “Nedir bunlar?”, içlerinden biri alayvari bir şekilde “Turisttirler!” dedi. Açtı barikatı, geçtik, epeyi gittik... Nereye giderik? Leymosun’a gideceğimize, by-pass yolu vardı, o zaman benim hatırladığım Lanitis’in mektepleri vardı, oradan sağa döndü gider. Bir baktım, u... Ben bu köyde işlerdim, Ayafila... Köyün içinden geçtik, dağ köylerine yol aldık, epeyi gittik. Ayafila’dan sonra ne köyler vardı, o köylerin isimlerini ben bilip tanımazdım. Ayafila’yı bilirdim. Epey gittikten sonra, asfaltın yanında bir toprak yol vardı, toprak yola saptı araba, bir 100 metre kadar gitti ve durdu. Durduğumuz yer yüksek, aşağısı düzlük bir yerdi. “İnin aşağıya” dedi, indik...

 

“AYAFİLA’DA AÇIKLIK BİR YER...”

SORU: Açıklık bir yer miydi yoksa ağaç falan var mıydı?

SUAT KAFADAR: Yok yok, açıklıktı... Oralardan toprak alırlardı, yollara mı koyarlardı, inşaatlara mı, bilmem. İndirdi bizi, yana geçti, sırayla yürüttüler bizi. Bir 100-150 metre kadar da öyle gittik. Ama ben indiğimde gördüm, aşağısı düzlük ve aşağıda binlerce kurulmuş çadırlar vardı...

 

SORU: 20 Temmuz’da göçmen olan Rumların çadırları belki, yoksa?

SUAT KAFADAR: Hiç ne olduğunu şimdiye kadar bilmem. Endik, yürüdük, 150 metre kadar daha... Öyle bir yere geldik, tepecik... “Durun” dedi, durduk. “Oturun buraya, toplu olarak oturun” dedi “Komutan gidecek aşağıya, komutanla konuşacak, size battaniye, çadır ayarlasın da aşağı çadırlara gideceyik” dedi. İstemediler belli etsinler bize...

 

“SİZİ TANITICI BELGELERİ VERİN DEDİLER...”

SORU: İsyan etmeyesiniz diye...

SUAT KAFADAR: Yani düzlük ve oturduğumuz yerin 20 metre önünde bir duvar vardı. O duvarın altına indi o ki gidecek komutana konuşsun... Bir tanesi dedi “Üzerinizde sizi tanıtıcı belge ne varsa” dedi “Bir bir kalkacaksınız, geleceksiniz, buraya koyacaksınız” dedi. Herkes kalktı, kimlik kartı, pasaport, çıkarttı koydu, çıkarttı cebindeki cüzdanı bile parayı koydu oraya. “İçin sigara da korkmayın, komutan geliyor” falan dedi. Duvarın altındaki bir el ateş etti. O silah sesini duyarkenden başladılar üzerimize obir dört tanesi taramaya, kalkan düştü, kalkan düştü... Mesafe buradan kapı kadar bir yerdi, yani bir hamlede kalkıp da alaman elinden silahı... Saldırsan, olmaz... Yani 25 metre uzaktan ateş ederlerdi, biz de yarım ay şeklinde toplu otururduk. Orada bir bağırma, bir çağırma...

 

“NEFES BİLE ALMAZDIM BEN...”

SORU: Sizin ailenizden kim vardı?

SUAT KAFADAR: Benim ailemden babam içindeydi, kardeşim içindeydi, teyze oğullarım vardı, amca oğullarım vardı, hemen hemen bütün hısım akraba... Bir kan bağın var, hepsiynan hısım akrabaydık. O esnada ben altta mı kısıldım, nasıl oldu, bir baktım, silahlar sustu. Biz canlı... Ama iki kişi yaralı kaldıydı, bir tanesi işte amcamın oğluydu, Aydın, diğeri de Susuzlu Niyazi Çavuş, o da yaralı kaldıydı. Onların tabii yaraları çok fenaydı, birinin ayağı koptuydu üzerinden, koptu kaçtı... İnlerlerdi bunlar... Ama ondan önce ben bunları duyarım, Rumlar kaçacağında dedi “Gidelim alalım şiro, gelelim dozerle gömelim kendilerini”, öbürü “Olmaz” dedi, “Geç saatlarını alalım” dedi, biri dedi “Beytambal galsın, gel kaçalım, biri görmesin bizi... Gidelim bir dozer getirelim gömelim kendilerini” falan. Onlar kaçtı, o yaralı iki arkadaş... Rumlardan bir tanesi dedi “Be, bak da canlı varsa kafasından vur kendini kalkmasın” dedi. Duyarım ben. Geldi, birkaç el duydum ki attı. Bir arkadaşın beyni yarıldıydı, beyni üstüme döküldüydü, başımda beyin dururdu, belki de ondan derim... Ama nefes bile almazdım, hiç nefes bile almazdım ben... Diğer arkadaş ağzından kan geldiydi, inilerlerdi... “Kaçtılar?” dedim ben, “Kaçtılar!” dedi, tekrar bir emin olmak için. Kalktığımda bir baktım oradaki duruma, hiç bakmadım yani aman bu da filanıdı da, ağlayım da durayım da bakayım... Kalkarkenden yüz metre sıkıldım, bir dağın üzerine çıktım, başımda bir dağ vardı, onun üzerine çıktım...

 

SORU: Onlar yoktu orada...

SUAT KAFADAR: Yok, onlar kaçtıydı...

 

“KOŞTUM KAÇTIM, BİR DAĞIN ÜSTÜNE ÇIKTIM...”

SORU: Gittilerdi şiro bulsunlar...

SUAT KAFADAR: Evet... O iki yaralı da oradaydı, bir tanesi “Beni da kaçır” dedi, neyini kaçırayım, ayak yok üzerinde. 100 metre gitsem, kan kaybından ölecek. Bıraktım kaçtım, yüksek bir dağın üstüne çıktım, beklerdim akşam olmasını bakayım dozer gelirse gömsün kendilerini. Gelmedi, görmedim. Oradan biraz daha uzaklaştım...

 

SORU: Saat kaçtı bu olay olduğunda?

SUAT KAFADAR: Bir civarı birşey. Orada epeyi bir zaman bekledikten sonra akşam oldu, daha emin bir yere çekildim ve yattım, orada sindim kaldım.

 

SORU: Ne hissederdiniz?

SUAT KAFADAR: Hiç hiç, hiç kendimi bilmezdim. Kalktığım gibi orada ne var diye bakmadım, yüz metre kaçıp...

 

“SEKİZ GÜN SEKİZ GECE DAĞDA KALDIM...”

SORU: Temel kendini kurtarma içgüdüsü...

SUAT KAFADAR: Evet... Hiç aman da bu babamdı, bu da kardeşimdi, durayım da bakayım, hiç... Gece, bütün gece ağacın üzerine çıktım ve saklandım, bekledim bekledim, sabah oldu. Ertesi gün bütün gün o ağacın üstünde kaldım. Gündüz yürümezdim, etraf hep insan dolu. Asker, sivil halk, çoban, dağlarda hep insan. Biz sanki de kasaptık, üzerimiz hep kan... Ben beş yerden yara aldıydım, iki tane sıyrık kolumdan geçti, bir tane dizimden geçti, bir tane iki kemiğin arasına girdi, başımdan bir sıyrık geçti. Düşünebilir min? Hep sıyrık? Deriyi alır giderdi, eti... O şekil. Olay yerinden kurtulduktan sonra sekiz gün sekiz gece dağda kaldım. Oradan Mutluyaka’ya sığındım, Türk köyüydü Mutluyaka ama tabii onlar da Rumların kontrolündeydi.

 

SORU: İlk kimi gördüydünüz Mutluyaka’da, hatırlar mısınız?

SUAT KAFADAR: Orada bir arkadaşım vardı Besim... Muhtarın oğluydu. Onu gördüydüm.

 

“RUMLAR BİRŞEY YAPMASIN DİYE GÖZCÜLÜK YAPARLARDI...”

SORU: Sizi görünce ne yaptıydı?

SUAT KAFADAR: E şimdi o arkadaşla beraber, o da askerdi o zaman dağda. Dağdaydı o da. Ben bilmezdim ki o da dönemedi geri. Ama köye gireceğimde bir çoban buldum, Rumca konuştum, adam kaçmaya başladı, Türkçe konuştum, adam durdu. Dedim “Yahu böyle böyle birisi var köyde, köyde mi?” Baktım, daha lafımı bitirmeden yanımda bulundu. Meğer bunlar korkarlardı ve evlerden takip ederlerdi Rumlar birşey yapmasın kendilerine diye...

 

SORU: Gözcülük yaparlardı...

SUAT KAFADAR: Evet! Geldi yanıma, aldı beni, olayı anlattım kendine. Götürdüler bir eve sakladılar beni çünkü Rumlar gelirdi oraya, kontrol ederdi kendilerini. Bunun babası giderdi Limasol’a, izin verirlerdi kendine, köylüye yiyecek getirsin. Muhtardı. Limasol’a gidince yiyecek getirsin hastaneye gittiydi ve Ayhan Halit’i ve Ayten Berkalp’ı bulduydu. “Böyle böyle olay oldu, filan oğlan geldi yaralı, bu bu oldu” dedi onlara. O köyde de biri vardı, Moni’de çalışırdı ve beton çöktüydü, beli kırıktı neydi, alçıdaydı. Ona gelip bakarlardı Kızılhaç... Ona bahane güya bakacaklar ona, Kızılhaç dayandı oraya, attılar bizi ambulansın içine, battaniyeleri örttüler, oradan aldılar bizi doğru Ağrotur’a. Orada o zaman Ziya Rızkı’ydı sorumlu, üsler bölgesinin sorumlusu oydu. Bana dediler ki gittiğimde “Buna anlat olayı”, ona anlattım. Oradan bizi buraya kara yoluyla getirmediler, havadan... Çünkü Rumlar devamlı beni isterdi, görgü şahidini ortadan kaldırmak isterlerdi. Korkardı bizimkiler de, Ziya Rızkı burayla temasa geçince, telsizleri falan vardı, tüm radyolarda  yayımlandıydı işte katliam oldu, filan kurtuldu gibisinden. Rumlar da duyduydu, bizi ortadan kaldırmak isterler. Hiçbir yere bırakmazlardı bizi çıkalım, o zaman polisler vardı, onların koruması altındaydım ben. Ararsam yola çıkayım, “Yok yok gel buraya yanımıza, kaçma bir yere” der bırakmazlardı. Temasa geçtiler, gizli yoldan bizi helikopterle Dikelya’ya indirdiler. Orada da yetkililer bizi geldi aldı, karşıladı, olayları anlattık kendilerine... O günden beri yaşantımızı böyle sürdürürük.

 

“NASIL OLUR DA KAFAYI ÜŞÜTMEDİM, ŞÜPHELENİRİM...”

SORU: Şimdi dönüp baktığınızda ne hissedersiniz?

SUAT KAFADAR: Nasıl deyim artık? Bir daha böyle şeylerin yaşanmamasını dilerim, yaşanacak şey değil bunlar. Ne bileyim, Allah bir daha böyle şeyleri bize göstermesin. Çok kötü birşey... Ben kendi kendimden şüphelenirim, nasıl olur da kafayı üşütmedim... Her gören böyle yapar... “Bu kadar olay başından geçtikten sonra senin akli dengen yerinde olmasın lazım” derler, çoğuyla bu konuyu çok tartışırım.

 

“BEN BARIŞ İSTERİM, ŞEHİTLERİMİZİ ALALIM İSTERİM”

SORU: Ne istersiniz olsun? Dohni’yle ilgili ne görmek istersiniz? Elbette konu yalnızca Dohni değil, bütün Kıbrıslıtürk olsun, Kıbrıslırum olsun, bütün katliamlarla ilgili ne görmek istersiniz bu memlekette? Çünkü siz, bir tür sembolsünüz... Ölüme gittiniz ve ölümden döndünüz ve hiçbir insanın tanıklık etmemesi gereken çok insanlık dışı birşeye tanık oldunuz ve bununla bu kadar sene yaşadınız. Onun için ne istersiniz? Gerçekten yüreğinizden geçen nedir?

SUAT KAFADAR: Şimdi bak, ben barış isterim, barıştan yanayım. İkinci, bu olay olup bittikten sonra, bu aşamadan sonra, biz da bu cenazelerimizi diyeyim, şehitlerimizi, iki tarafın da orada anlaşmalarıyla, şehitlerimizi almak isteriz. En azından biz de diyelim ki burada bir mezarı var ve gider ve orada anarız. Şimdi bize burada bir anıt yaptılar ama orada birşey yok. Kara taşın karşısına geçer... Tamam, ona da bir saygımız var, anmak için de oraya gideriz. Ama nerede orada bir şehitlik olsun. Bunu, iki tarafın da yetkililerinin anlaşması gerekir ki bu mezarlar açılıp şehitlerimiz verilsin. Hatta bu iş için biz de girişim yaptık. Bir komite kurduyduk, ilk önce öncülüğü biz başlattık ve yarı yolda kesildiydi, bilmem ne olduydu... Ben bunu çok isterim. Ben bunu çok isterim. Bir daha da bu olayların yaşanmaması lazım. Barış... Atatürk ne dedi? “Yurtta sulh, cihanda sulh... Barış...” Budur.

 

“ŞEKER SUYA MI DÜŞTÜ DEDİLER!...”

SORU: İkinci otobüsten haber yok...

SUAT KAFADAR: Duymadım da mesela şayialar çıksın da densin filan yerdedir, falan yerdedir diye... Bir liste geldi elimize mesela bu kayıplar için uğraşırken, mezarlar için. Bir liste verdiler bize, filan yerde var bir kişi, filan yerde var iki kişi... Benim hanımın babası mesela 63’te kayıptır... Yoldan aldılar kendini, gitti, akibeti belli değil... Gene Taşkent, Dohni... Adı Mustafa Mehmet, amcası da Behçet Mehmet... İki tane çobandı bunlar, yolun kenarındaydılar, akibetleri belli olmadı 63’ten beri. Mesela eniştem vardı Hasan, o da öyle. Otobüsle giderdi, onun da akibeti belli değil. Tabii yolda aldıydılar kendini. Bir liste gönderdiler, filan yerde bu kadar, filan yerde şu kadar, açılacak bunlar, bilmeyiz ne dereceye kadar doğrudur, açılacak, göreceğiz. Kan vermeye de gittik, verdik de. En sonunda olmaz bu iş dediler, bekleyin... Şimdiye kadar bekleriz.

 

SORU: Kim dedi olmaz diye?

SUAT KAFADAR: Kayıplar Komitesi’nde çalışan kişiler kimseydi...

 

SORU: Türk tarafından öyle dediler yani...

SUAT KAFADAR: Evet, olmaz dediler, acele etmeyiniz, bekleyiniz, şeker suya mı düştü falan...Ne diyelim?

 

“EV BİLE ALMADIM, ANNEM VERDİ EVİMİ...”

SORU: Üç çocuğunuz var...

SUAT KAFADAR: Evet, iki tane de torun bekleriz. Bir oğlandan, bir kızdan. Gerçekten bazı yerlere giderim, kendimi tanıtırım, “Tamam yahu gel otur” derler, “Noldu beni daha önce hiç görmedin mi?” derim, “Ben filanım yahu...” Çoğu bakan var mesela beni bilmez, ilgilenmez insanlar, umurlarında değil.

 

SORU: Peki devlet hiç ilgilendi mi sizinle ondan sonra?

SUAT KAFADAR: 19 seneden sonra bir maaş bağladılar bana 3 bin lira, çıka çıka 600-700 milyon...

 

SORU: Döndükten sonra direk bu köye mi yerleştiydiniz, Taşkent’e?

SUAT KAFADAR: Evet. Ev bile almadım, annem verdi bana evimi. İş istedik, iş yok. Bir odacılık bile olmadı... Ben zaten amacını bilirim, niçin olmadığını. Çünkü “komonist” idik, onun için olmazdı! Olmazdı işimiz!

 

FEHİME KAFADAR: Üç tane çocuğumun birini bile hükümet işine koymadılar... Ama zamanında Denktaşçılar diyelim, ilkokulu bitirdi, bu köyden, aldılar işe... Tamam bizimkiler de ilkokul mezunuydu, alsalardı, Suat’ın gaziliğine göre...

 

SORU: Şimdi çocuklar ne iş yapar?

SUAT KAFADAR: Rum tarafında işlerler!  Ne yapacaklar? Ekmek parası...

(Devam edecek)

 

(*) Bu yazı dizisi 7 Ekim 2004 tarihinden itibaren YENİDÜZEN gazetesinde yayımlanmaya başladı. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org