Yeraltı Notları, 18 Ekim 2004

Sevgül Uludağ

 

ÖLÜMÜN KIYISINDAN DÖNENLER (4) - Muratağa...

ÖLÜMÜN KIYISINDAN DÖNENLER (4)

ÖLÜMÜN KIYISINDAN DÖNENLER (4)

Sevgül ULUDAĞ

 

***  Muratağa’daki katliam çukurunda annesini, dört kardeşini, babannesini, halasını, amcasını ve yeğenlerini kaybeden Hüseyin Akansoy anlatıyor...

 

Muratağa diye bir yer... (*)

 

Kimi zaman yaşamak, ölmekten beterdir... Bütün sevdiklerinizi kaybedersiniz, bir anda hayat anlamsızlaşır. Siz de ölmek istersiniz. Ama hayattasınız ve kaldığınız yerden hayatınıza devam etmek, ayakta kalmak, insanlık onurunuzla yaşamak zorundasınız...

Toplu bir katliam yaşanan Muratağa’da böyle oldu...

Hüseyin Akansoy gencecik bir delikanlıydı, babası çiftçiydi, onun da veteriner olup Muratağa’ya geri dönerek burada çiftliği geliştirme hayalleri vardı... Ama savaş denen o kara bulut adamıza çöktüğünde başına geleceklerden habersizdi - veteriner olmasının artık bir anlam ifade etmeyeceğini, tüm sevdiklerinin, tüm yakınlarının bir katliam çukurunda can vereceğini ve herşeye rağmen hayatta yoluna devam etmesi gerekeceğini...

Onu Kıbrıs’taki ilerici barış hareketinin ön saflarında gördük, öyle tanıdık. Hiçbir zaman Muratağa’daki katliam çukurunda ne kadar çok sayıda yakınının yattığını bilmedik. 36 yaşındaki annesi Emine, 15 yaşındaki kızkardeşi Sezin, 13 yaşındaki erkek kardeşi Mustafa ve 12 yaşındaki öteki erkek kardeşi Erbay, 8 yaşındaki kızkardeşi Sibel, babaanesi Raziye, halası Rasime, halasının kızı Sezay, amcası Mustafa, amcasının eşi Havva ve onların kızları Temray ve Tacay ile oğulları Türker... Tüm bu saydıklarımız Hüseyin Akansoy’un en yakın akrabalarıydı...

Bir insan bu kadar çok sayıda sevdiğini kaybedip nasıl hayatta kalır? Nasıl çıldırmaz? Tüm bu yaşanmış olanları Hüseyin Akansoy asla kaba bir şovenizme, koyu bir kine dönüştürmedi - her zaman barışı savundu. Oturduğu yerden yapmadı bunu, ateşin tam ortasında durarak bebeklerimiz, çocuklarımız, annelerimiz, kardeşlerimiz, babalarımız, amcalarımız ya da teyzelerimiz toplu katliam çukurlarına gönderilmesin diye mücadele etti... Adamızın birleştirilmesi, barışa ve huzura kavuşması, artık çocuklarımızın bizden daha huzurlu, daha rahat yaşaması, günün birinde sırtına dayanacak bir tabancayla mezara gönderilmemesi için ateşin ortasında durdu, gözünü kırpmadan savundu barışı, çok ağır bedeller ödemiş olduğunu göstermeyerek, iki toplumun artık oturup anlaşmasını isteyerek...

Bugün de bunu sürdürüyor...

Öyküsünü bizimle şöyle paylaşıyor:

 

SORU: Daha önce de Hüseyin Akansoy olarak mı bilinirdiniz yoksa gençliğinizde başka bir isimle mi tanınırdınız?

AKANSOY: Özellikle lise dönemimde, hatta üniversiteye gittikten sonra da Hüseyin Rüstem olarak bilirdi beni arkadaşlar, babamın adıyla çünkü Hüseyin’ler çok! Hangi Hüseyin? Rüstem denince çok daha kolay ayırdedilebilirdi. 

 

SORU: Biz hep Muratağa’yı bir katliam çukuru olarak okuduk, Muratağa-Sandallar, Atlılar diye okuduk... Ama bu köy nasıl bir köydü? Nasıl bir yaşantı vardı? Birazcık eskilerden başlayabilir miyiz? Ne zaman doğduydunuz?

AKANSOY: Ben 1956 yılının Kasım ayında doğdum...

 

“BABAM İNGİLİZ ÜSLERİNDE AŞÇIYDI”

SORU: Kaç kişilik bir aileydiniz?

AKANSOY: Annemle babamın ilk çocuğu olarak dünyaya geldim... Annemin adı Emine, babamın adı Rüstem... Özellikle köy yaşamı bilinir, daha fazla çiftçilikle uğraşırlardı, biraz bahçecilik, hayvancılık... Ama buna ek olarak babamın İngiliz üslerinde çalışmak gibi aslında ayrıcalığı diyebiliriz, vardı... Pergama İngiliz üslerinde aşçı olarak çalışırdı.

 

SORU: Nasıl gider gelirdi?

AKANSOY: Arabasıyla gider gelirdi...

 

SORU: Hatırlar mısınız arabasını?

AKANSOY: Tabii... Küçük bir Fiat’çıktı, daha sonra bir Morris’çiği olmuştu. Motora da meraklıydı, çeşitli motorları vardı... Daha sonra dört kardeşim daha oldu, iki kız, iki erkek...

 

SORU: En küçükle kaç yaştı aranız?

AKANSOY: Herhalde on yaş...

 

MURATAĞA’NIN 100 KİŞİLİK NÜFUSU VARDI

SORU: Köy nasıl bir yerdi? Rumca adı nedir?

AKANSOY: Köy Muratağa, ben Muratağalıyım... Rumca’da Maratha ya da Maraha diye bilinir. Küçük bir köy. Bir kere çoluğu-çocuğu, genci-yaşlısı-ihtiyarı, tümünü toplasanız zaten 100 kişilik bir nüfus. Nüfusun bir bölümü de aslında Peristerona köyünden göçmen olarak gelmişlerdi, köyün üst tarafında göçmen evi olarak yapılan evlerde yerleşik insanlardı. Ama aslında köken itibarıyla insanlar Muratağalı, Peristeronalı, yine aile durumundaydı, yakındılar...

 

SORU: Karma bir köy değildi...

AKANSOY: Değildi...

 

SORU: Nüfusu 100 civarında olduğuna göre herhalde aşağı yukarı 10 aileydi...

AKANSOY: Aşağı yukarı 10-15 aile diyebilirsiniz...

 

SORU: Siz herhalde ilkokula orada gittiniz...

AKANSOY: Evet, ilkokulu Muratağa’da tamamladım, ortaokul-liseyi Namık Kemal Lisesi’nde tamamladım.

 

SORU: Gidip gelir miydiniz Mağusa’ya?

AKANSOY: Hayır, yurtta kalırdım. Aslında Mağusa’ya çok yakın bir köy, 10-11 mil kadar, 15 kilometrelik bir mesafe ama gene de hergün sabah gidip gelme problem olurdu, bir de daha fazla hayvancılıkla uğraşıldığı için, bir de kaytarmak için o işlerden büyükler, küçüklere devredilerek o ilişki sürdürülürdü!  Ben büyüdüğüm için artık okula gideceğim, küçükler hayvancılık işlerine bakacaktı, sağım işlerine... Çünkü sabahleyin erken kalkıp anneye babaya yardım etmek gerekirdi, babam da üslerde çalıştığı için genellikle anneme kalırdı bütün bu işler ve de küçükler sabahın saat dördünden kalkıp o hayvanlarla ilgilenmek zorundaydılar...

 

SORU: Küçükbaş mıydı yoksa büyükbaş mı?

AKANSOY: Küçükbaş da vardı, büyükbaş da vardı... Ciddi ciddi varsıl bir aile olduğumuzu düşünüyorum, iyi bir gelirimiz vardı. Özellikle babamın İngiliz üslerinde çalışıyor olması da ek bir katkıydı - dolayısıyla rahat bir yaşam idi...

 

74’TE 17 YAŞINDAYDI

SORU: Sonra ne oldu? 74’te kaç yaşındaydınız?

AKANSOY: 74’te ben 17 yaşındaydım, Namık Kemal Lisesi’ni bitirmiş, üniversite sınavlarına girmiş, üniversite sınav sonuçlarını beklerken artık köyde tabii yaz döneminde ailenin işlerine katkı zorunluluktu, artık okul yok, okul olmayınca, koyunları ovada gütmek, inekleri yemlemek, sabah sağımlara katılmak... Bunlar zorunlu görevler arasındaydı... Tabii nereye kadar? O uğursuz 15 Temmuz’a kadar...

 

SORU: Ne hatırlarsınız o günden?

AKANSOY: 15 Temmuz’da büyük tedirginlikler yaşandığını hatırlıyorum. Babam işe gitmekle gitmemek arasında tereddüt geçirdi, yollarda durum nedir, ne değildir diye sıkıntılar oldu... Çünkü 1963 yılında da ben o zaman 6 yaşlarındaydım, hafızamda yok ama anlatıldığı kadarıyla babam bizi toplamış aile olarak, Mağusa’ya götürmüş. Mağusa’da amcalar, halalar var...  Mağusa daha büyük bir yerleşim yeri, orada sıkıntı olmaz diye düşünülerek... Bu kez de acaba öyle mi yapsak diye birkaç gün düşünüldü, konuşuldu, sonra “Gidelim ama bu hayvanlar kime kalacak? Onlara kim bakacak?” tereddütleri yaşandı, dolayısıyla gene köyde kalınmaya karar verildi...

 

PİPERİSTERONA DİYE BİR KÖY...

SORU: Rumların bulunduğu en yakın köy hangisiydi?

AKANSOY: Birkaç mil ötede Piperisterona dediğimiz köy... Şimdiki Alaniçi köyü...

 

SORU: Peki o köydeki Rumlarla insanların bir ilişkisi var mıydı, bir kavgası dövüşü var mıydı? Gerginlik var mıydı hatırladığınız?

AKANSOY: Kavga-gürültü anlamında hiçbir olay hatırlamam. Öyle bir olay yaşandığını bilmiyorum. Belki ufak-tefek ovalarda arazilerle ilgili sınır anlaşmazlıkları ya da sulamalarla ilgili şeylerle ufak-tefek sözlü bir takım çatışmalar belki yaşanmış olabilir ama onun ötesinde büyük boyutlu birşey olduğunu hatırlamam, aksine iyi ilişkiler vardı. Mesela biz sütümüzü Rum Kooperatifi’ne veriyorduk, arpalar, ekinler hasat edildiği zaman, yine onu değerlendirmek üzere Rum şirketlere veriliyordu. Karşılıklı yardımcı olunuyordu, insanların birbirleriyle ovada balyaları toplarken olsun, ekerken-biçerken-sürerken olsun yardımlaşmaları olduğunu biliyorum. Fakat demek ki için için kaynayan, bizim o dönemde, benim en azından o yaşta tahlil edemediğim etkenler vardı ya da birilerinin dürtüklediği, dürtükleyerek azdırdığı bir takım olaylar var idi, olması gerekir...

 

20 TEMMUZ’DA GERGİN BEKLEYİŞ...

SORU: Sonra ne oldu?

AKANSOY: 15’le 20 Temmuz arasında zaten bu tereddütlerle normal yaşam devam etmeye başlamak üzereyken 20 Temmuz yaşandı. 20 Temmuz’da sabahleyin kalkıldığı zaman radyolardan özellikle Türk askerinin çıkarma yaptığı, Denktaş beyin meşhur konuşmaları, “Adanın dört tarafından indirme bindirme hareketleri yapılıyor, sakin olun” filan diye konuşmaları duyuldu. Elbette, onunla birlikte, bu defa daha endişeli bir bekleyiş başladı - ne olacak diye... Çünkü son derece savunmasız bir ortamda kalıyorsunuz. 100 kişi içinden toplayacağınız, eli silah tutacak kaç kişi olur ki? Eğer size yönelik bir saldırı olursa, orayı savunacak nasıl bir olanağınız olur? Bunlar hep sıkıntı... Kaldı ki insanların elinde olsa olsa, işte av tüfekleri - belki üç-beş tane vardı. Dolayısıyle o gün ikindi vakitlerine kadar, saat 3 civarlarına kadar ne olacak ne kalacak gibi bir endişeli bekleyiş, kulaklar radyolarda, gözler televizyonlarda, ne olup biteceği tartışılırken ya da öyle endişeli bir bekleyiş içindeyken Peristerona tarafından birkaç silah sesi duyduk. O tarafa yönelip baktığımız zaman da üç beş kişilik sivil giyimli insanların ellerinde av tüfekleriyle havaya ateş açarak köye doğru yürüdüklerini gördük. Artık o noktada benim kendi ailem için,  babam “Siz toplanın çoluk çocuk, gidin içeriye bir tarafa” dedi... Avluda uçta, ambar olarak kullandığımız bir yer vardı “Oraya gidin” dedi babam. Orada ne olacak diye beklerken dışarıda hararetli tartışmalar olduğunu duyduk, ben Rumca anlamam, babam Rumca konuşuyor, belli ki tartışıyorlar, bir pazarlık var gibi, tartışmalar içeriye kadar yansıdı... Sonuçta çok uzun sürmedi, direnecek bir durum yok tabii ortada... Babam geldi, “Toplanın kahveye gidiyoruz” dedi. Kahve de köyün üst kısmında. Oraya kadın, çoluk, çocuk, bütün ev halkı olarak yürüdüğümüz zaman, bütün köylülerin kahveye doğru yürüdüklerini gördük. Oraya gittiğimizde de birkaç otobüs ve otomatik silahlı insanlar oradaydı...

 

Pİ KÖYÜNÜN EOKACILARI...

SORU: Hiç tanıdık Rum var mıydı?

AKANSOY: Vardı tabii... Andığım köyden, Peristeronalı değil ama Pi köyünden (Piperisterona) vardı. Pi köyünde fanatik unsurlar olduğunu daha sonra öğrendim, EOKA yanlısı insanlar olduğunu özellikle. Peristeronalılar daha fazla Makariosçu karakteriyle bilinirdi, kendi aralarında da meğer anlaşmazlıklar ve çatışmalar vardı Peristerona ile Pi arasında. Fakat Pi köyünde önemli bir nüvesi vardı EOKA’nın, EOKA-B o zaman. Ve onlar içerisinde tanıdık simalar, bildik insanlar vardı. Tavırları çok sert, çok haşin değildi. “Toparlanın, emniyetiniz için, güvenliğiniz için” gibi yaklaşımlarla otobüslere doldurulduk. Bizim zaten çok fazla çaremiz yoktu, direnecek çok fazla halimiz yoktu. Otobüslere dolduk ve Piperisterona’daki ilkokula taşındık.

 

SORU: Yani kadın-erkek, çoluk-çocuk herkes...

AKANSOY: Evet, herkes...

 

“OTOBÜSLERE BİNDİRİLİP Pİ KÖYÜNE GÖTÜRÜLDÜK”

SORU: Otobüsler bildik otobüsler miydi?

AKANSOY: Köy otobüsleriydi. Köylerden Mağusa’ya gidip gelen, Lefkoşa’ya gidip gelen köy otobüsleriydi. Bizim kendi köyümüzün ayrı otobüsü vardı, biz onlarla pek yolculuk yapmazdık ama... Üzerlerinde Rumca yazılı köyler, şehirler arası seyahat eden otobüsler olduğu belliydi onların. Taşındık. Geceyi o ilkokulda geçirdik.

 

SORU: Başka köyden var mıydı orada?

AKANSOY: Muratağa ve Sandallar köylüleri, iki köyün insanları toplanıp oraya götürüldü. Atlılar köyü, Aloa der Rumlar, o gece getirilmedi, ertesi günü getirildi...

 

“GARAOLOS KAMPI”NA GİDİŞ...

SORU: Sandallar’dan kaç kişi vardı?

AKANSOY: Sandallar daha küçük, yani 40-50 kişi... Aşağı yukarı bu üç köyün nüfusu 200... Galiba 43 kişi biriydi, 51-52 kişi diğeriydi... Toplam 200 kişilik nüfusa sahip üç tane köy orada... Atlılar köylüleri de ertesi gün öğleden hemen sonra bize katıldılar ve zaten ondan sonra da yine otobüslere doldurulup şimdi Gülseren kampı olarak kullanılan, o zaman “Garaolos kampı” denilen Yunan kampı mıydı, Rum Milli Muhafız Ordusu’nun muydu bilemem, oraya götürdüler bizi...

 

SORU: Orada başka köylerden insanlar da var mıydı?

AKANSOY: Gittiğimiz zaman biz ayrı bir yere konmuştuk ama birkaç gün içinde daha büyük barakalara taşınınca, Mağusa’dan insanların, Karpaz tarafından da toparlanıp getirilen insanların olduğunu gördük... Uzun uzun ranza biçiminde yataklar, altlı üstlü insanlar kalıyordu.

 

PİPERİSTERONA’DA TEHDİTLER...

SORU: Davranışları nasıldı? Vurma, bağırma-çağırma, sövme-sayma...

AKANSOY: Piperisterona ilkokuluna götürüldüğümüzün gecesi rahattık, zaten yaz gecesi. Köylüler, Rum köylüler evlerinden hellim getirdiler, patates kavurdular, kola getirdiler, su getirdiler. Orada yediğimizi hatırlarım. Ertesi gün öğleye doğru, sabahla öğle arası işler kızışmaya başladı. O fanatik unsurların etkisi hissedilmeye başlandı. Sözde aldıkları bir takım “istihbari bilgiler” doğrultusunda belli başlı insanları sorgulama hatta tehdit etme, alıp ovaya doğru yürüme ve arkalarından “Sizi vuracağız, konuşmazsanız öldüreceğiz” gibi... Babam da onlar arasındaydı, ben ondan daha sonra öğreniyorum bunları... Hatta gidip geldikten sonra babam tamamen ümidi kesmişti yani “Oğlum bizi öldürecekler, sen bil ki filandan bu kadar alacağımız var, falandan bu kadar alacağımız var” gibi sanki “Ben artık olmayacağım, sen bunları bil, bunları takip et daha sonra” gibi bir anlamda vedalaşma gibi bir olay yaşandı aramızda, onu hatırlıyorum. Daha fazla korkutarak daha çok bilgi alma, sanki ne olabilirmiş gibi, bilmiyorum, öyle bir tavırları vardı. Atlılar köyünden gelenler için orada zannediyorum ufak bir çatışma olmuş aralarında ve onlara çok daha sert davrandılar, dayak atıldığını bilirim insanlara, tüfekle vurmalar oldu. Bu süreç toplam 24 gün sürdü. Yani alınışımızla oradan hareketimiz... Çünkü ikinci harekat başlamıştı, 14 Ağustos’ta, Türk askerinin yürüdüğü noktada, biz de oradan alınıp götürüldük, devam ettik içlere doğru, nereye doğru gideceğimizi bilmiyoruz tabii o zaman. Kamyonlarla bu defa, kamyon, otobüs...

 

SORU: Rumlardan tanıdık görür müydünüz gene?

AKANSOY: Rumlardan tanıdık yok. Gülseren kampı içerisinde tanışıklıklar var. Grup grup alırlar örneğin mıntıka temizliği gibi işler yaptırırlardı, bizim de hoşumuza giderdi o, bütün gün odada kapalı olmaktansa, çık dışarı dolaş falan... Arkadaşlık noktasına kadar götürdüğümüz ilişkiler vardı orada çünkü Yunanistan’da okuyan çocuklardı bizimle ilgilenenler, bu işleri yaptırdıklarının askerlik tecrübesi yoktu, orada bir tüfek astılar omzuna... Genç Kıbrıslırumlardı... Alırdı bizi çıkardık, kavun kabuklarını, karpuz kabuklarını toplardık, izmaritleri toplardık. Bizi alan çocuk kaç kez tüfeği ters asardı omzuna, ben de derdim ki “Şimdi biz kaçacak olsak, sen nasıl tutacaksın bizi?” İngilizce konuşurduk. Gerçekten umurunda değildi, öyle bir derdi yoktu, çok sonra öğrendik ki o çocuklar, hümanist karakterli, bazıları solcu insanlardı, Yunanistan’da okuyan öğrencilerdi ve çok da hoşnut değillerdi bu durumlardan. Limasol’a kadar gittik çünkü onlarla, her noktada görüştük, konuştuk. Karşılıklı üzüntülerimizi paylaştık... Ne olacak endişesini yaşadık birlikte... Orada yani “Garaolos” kampında “Biz kaçsak nasıl tutarsın” dediğimde buna “Keşke kaçabilseniz” dedi “Ama kaçamazsınız ki... Etrafta gavurlar var” dedi. “Gavur” olarak niteledi, “Etrafta katiller var, sizi öldürürler, kaçma şansınız yok” diye de paylaştı duygularını...

 

“MARAŞ’IN İÇİNDEN GEÇTİK...”

SORU: Adı neydi, hatırlar mısınız?

AKANSOY: Keşke hatırlayabilsem... Bir kişi de değil, birkaç kişiydi böyle. Orada doğrusu çok fazla sıkıntı yaşamadık. Belki yemekler içerisinde zaman zaman insanların beğenmediği yemekler çıkardı, domuz mesela... Yeterince su yoktu, yıkanmak problemdi, onu hatırlarım. Birkaç defa bizi çağırdılar gene sözde sorgulama için. Türkçe bilen Rum polisler sorgulamaya çalıştılar. Ben Namık Kemal Lisesi’nde okuduğum için  “Hergün bir müdür” derdi bana - Mustafa Adaoğlu’ndan bahsediyordu, Mustafa Adaoğlu müdürümüzdü ve hergün sabahleyin nutuk atardı okulda. ‘Kahraman Türkler şöyle, bizim ecdadımız böyle’ diye... Namık Kemal Lisesi’nin konumunu bilirsiniz, Maraş’ın girişinde ve her tarafımız Rum. Dinlerlerdi Rumlar bunları aslında! Polis bana “Huseyin, ne anlatırdı bu adam size?” diye sorar, “Vallahi işte yolumuza sağımıza solumuza iyi bakalım, basılmaylım, trafiğe dikkat edelim” derdim. “Hergün bunları mı anlatır size?” derdi polis. Tabii kandıramazsın! “Vallahi benim hatırladığım bu” derdim. Yani o da öyle çok baskıcı ya da işkenceye dönük bir sorgulama değildi. Benim deneyimim en azından böyle değildi. Orada Ayhan Çiftçioğlu da vardı, Mağusa’nın meşhur avukatlarından. Çiftçioğlu karşı çıkardı birçok şeye “Bu uygulamanız tamam değil” falan gibi ve onunla tartışmaları olduğunu biliyorum, belki biraz şiddete yönelik bir tavırları da olmuş olabilir diye öyle anımsıyorum. O 24 günü aşağı yukarı bu tarzda tamamladık, ikinci harekatın başlamasıyla birlikte doldurulduk kamyonlara ve orada Maraş’ın içinden geçerek gittik... Maraş’taki bütün Rumlar da hareket halinde - başlangıçta bunlar kimdir nedir anlamadılar, gidiyoruz. Siyahlar giymiş insanlar onlar, yerlerini terkediyorlar, ne olacağı belli değil. Sonradan sağdan soldan bizim Türk olduğumuzu öğrenenlerden taşlı maşlı saldırılar da oldu, yol boyunca birkaç tartışma yaşandı, birkaç saldırı oldu...

 

“BİZ GARAOLOS KAMPINDA, AİLEMİZ KÖYE BIRAKILDI...”

SORU: Anneniz ve kardeşleriniz neredeydi?

AKANSOY: Ta ilkokuldan ayrıldık... Biz “Garaolos” kampına götürülürken erkekler alındı, çoluk çocuk hep köye bırakıldı. Zaten aslında esas hikaye de o noktada başlıyor. Çünkü biz öleceğimizi düşünürdük, biz belirsiz bir meçhule yol aldığımızı düşünürdük, meğer geride bıraktıklarımızı boşluğun ve karanlığın içine bırakmışız...

 

SORU: Şimdi bir tek babanız ve sizdiniz yani “Garaolos” kampında aileden...

AKANSOY: Babam ve ben... Neden? Çünkü benden sonraki kardeşim kızdı, 15 yaşındaydı, eğer erkek olsaydı, muhtemelen o da bizimle olacaktı ve kurtulmuş olacaktı, adı Sezin’di. Onun küçüğü Mustafa, o da 13 yaşındaydı. O da küçük, o da kaldı. Erbay bir küçüğü - ki oğlumun adı şu anda - o da 12 yaşında ve en küçüğümüz Sibel idi, o da 8-9 yaşlarında... Annem de 36 yaşındaydı... Gencecik, beş çocuk sahibi ama, daha yaşamının baharında bile denemez, öyle bir yaştaydı...

 

“GARANTÖR” İNGİLİZLERİN KAYITSIZLIĞI...

SORU: Yani ilkokuldan onları aldılar, köye götürdüler, siz devam ettiniz...

AKANSOY: Biz oradan devam ettik “Garaolos” kampına. “Garaolos” kampından hareket ettikten sonra dediğim gibi Maraş’ın içinden geçtik, Derinya bölgesi, oradan “Kırmızı köyler” dedikleri köylerden geçtik - önce İskele’ye gittik - tabii İngiliz üslerinin içinden geçişimiz de ayrı bir olay. Çünkü İngiliz polisi Rumlar silahlı ya, onları geçirmek istemiyor, aralarında tartışmalar yaşadılar, sonra güya sakladılar silahları...

 

SORU: Göz yumdu İngilizler...

AKANSOY: Göz yumdu İngilizler ve geçildi... Yani biz orada birşey yapabilir miyiz diye düşündük, aramızda bir fiskos yaptık, burada bir saldırı gerçekleştirip İngiliz üslerine atlayabilir miyiz, bir kurtuluş yolu olur mu diye ama denemedik...

 

SORU: Ama “Garantör”e bakın siz!

AKANSOY: “Garantör” de göz yumdu, esirler geçti üslerin içinden, güya silahsız insanlar, güya masum, güya bir tarafta tarlaya çalışmaya insanlar geçmiş gibi muamele yaptılar ve geçtik...

 

“DOZERLER GÖRÜLDÜ SAĞDA SOLDA, ÇUKURLAR KAZAN...”

SORU: Hiçbir kayıt falan da tutmadılar belki de...

AKANSOY: Hayır... Fakat kayıt biz “Garaolos” kampındayken tutulmuştu. Yani Birleşmiş Milletler geldiler ve isimleri kaydettiler ama oradan geçerken kim eksik, kim fazla diye öyle bir dert olmadı. Neyse, devam ettik, İskele’ye gittik - Larnaka’ya. Türkler toplanmıştı, ilk sadece okullara toplanmıştı ama bize yer yoktu orada, kaldı ki güvenliği sağlayacak durumda değillermiş. Kalamadık orada, devam ettik yola, Limasol’a kadar gittik. Birkaç duraklamamız oldu yol üzerinde, belli korkular yaşandı, dozerler görüldü sağda solda çukurlar kazan... O psikoloji içinde, bizimle ilgili miydi değil miydi...

 

SORU: Belki de Dohni’ydi...

AKANSOY: Kim bilir? Ama işte mesela Kıbrıslırumların farklı giysilerini orada ayırt edebiliyorduk, mesela bir Yunanlı subay geldi bir defasında, müdahale etti, bağırmalar çağırmalar oldu aralarında. Dediğim gibi ben gene anlayamıyorum, belki anlayanlar vardı - unuttum, neydi konuştukları. Limasol’a kadar gittik. Limasol’da önce sahaya götürdüler bizi, o sahada meğer bir gün önce oradan almışlar insanları, orada toplamışlardı Limasolluları.

Limasol’da bir gün önce oradan almışlar insanları, oradan almışlar ve cimnasiyum, okullar bölgesine taşımışlar. Oradan da devam ettik ve orada bizi grup grup - yedişerli onarlı gruplar - dağıttılar odalara. Orada artık o bölgeden gelen insanlar, farklı farklı odalara yerleştirildiler. Cimnasiyoda olanlarla ilkokulda olanlar birbirlerini göremezdi ama ilkokulun içinde olanlar ya da cimnasiyonun içinde olanlar birbirlerini görebilirlerdi. Ben babamla gene aynı odaya düştüm orada, şimdiki eşimin babası ve abisi de aynı odadaydı. Oradan da öyle bir ilişkimiz doğdu, bir hayli olumsuzluğun içinde böyle bir de ilişki olmuş oldu.

 

“SİZİN İÇİN YAŞAM TEHLİKESİ YOK...”

SORU: Onlar Limasolluydu...

AKANSOY: Limasolluydu evet. Benim Salih dayım o zaman, Tezer hanımın babası... Salih dayımla orada tanıştım. Oradaki olay, başlıbaşına başka bir olay. Ama ondan önce, bizi getiren çocuklarla orada vedalaşmamız sözkonusu oldu. Sarıldık birbirimize ve vedalaştık orada. O çocuklar bize “Siz emniyettesiniz burada” dedi bize, “Artık bu saatten sonra siz emniyettesiniz burada, bizim ne olacağımız belli değil” dediler. Ben onu hala merak ediyorum o çocuklar ne oldu diye, keşke bir temas olabilse... “Siz burada emniyettesiniz artık, sizin için yaşam tehlikesi yoktur ama bizim ne olacağımız belli değil” dediler ve öyle ayrıldık.

Okullar bölgesindeki yaşam, bir kamp yaşamı sonuçta. Günden güne değişen uygulamalar yaşadık. Bir gün çok iyi olduk, çok çok iyi günümüz oldu - sanki işte toplanmışsınız gençler grubu ve bir yere kampa gitmişsiniz gibi, telle çevrili bir yerde kalırsınız. Ertesi günü pencere boyuna kadar kalkamazsınız - “Gatse gado!” “Oturun” demek yani... Sürekli oturacaksınız, yatacaksınız, kalkamazsınız yukarıya yani, öyle bir uygulama. Ve orada bulunan insanlar şuna yordular: “Bugün EOKA’cılar günüdür!” EOKA’cıların nöbeti devraldığı gün, gerçekten böyle bir uygulama yaşanıyor çünkü. Yemeğe çıkıp gidip gelme, tuvalet ihtiyacını giderme bile büyük sorun oluyor o günlerde. Ama işte Makariosçulara nöbet geldiği gün, muazzam bir rahatlık vardı. Kamp yaşamı, kamp yaşamıydı elbette ama bu ikisi arasında çok büyük farklar vardı, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Orada geçirdiğimiz bir bayramı da hatırlarım, insanlar soğuk suyla yıkanıyordu tuvaletlerde, banyo yerlerinde, bir hayli sıkıntılar çektiklerini hatırlarım, namaz kılacaklar... Dolayısıyla yetersiz su olanakları falan...

 

“KATLİAM SÖYLENTİLERİ FISILDANMAYA BAŞLANDI...”

SORU: Ne kadar kaldınız Limasol’da?

AKANSOY: 72 gün. Çünkü grup grup çıkıyorlardı, biz beşinci grupta çıktık oradan. Bizden evvel çıkanlar da vardı. Üç-beş gün farkediyor belki... Ama ben 72 gün kaldım orada, toplam 96 gün esir olarak muamele gördüm. Oradan çıktıktan sonra da Lefkoşa’ya geldik... Mücahitler Sitesi olarak bilinen yere götürüldük. Bize beşer Kıbrıs Lirası verdilerdi galiba ve tabii oraya gelmeden önce kampta kulağımıza gelen ve bizim köylerde katliam yapıldığına dönük haberler, söylentiler vardı. İnsanlar fısıldaşırlardı, zaman zaman tabii bizim kim olduğumuzu bilmeden söylendiği için biz bunu öğrenmiş olduk ama bizim oralı olduğumuzu öğrenenler hemen durumu düzeltmek için inkar ediyorlardı. Dolayısıyla öyle miydi, değil miydi, insan bütün olumsuzluklar içinde mutlaka birşey umut ederek yaşar. Ben hep “İnşallah öyle değildir” noktasında, öyle bir beklenti geliştirdim. Öyle denk geldi, babam rahatsızlığını ileri sürerek bir ay erken tahliye edildi oradan. Vardı öyle uygulamalar, belli yaştan ve rahatsızlığı olan insanlar için...

 

“YAŞAYAN KİMSE KALMADI AİLEDEN...”

SORU: Hangi aydı?

AKANSOY: Eylül ayında önce babam gitti... Ben Ekim’de geldim... Ben de o büyük beklentiyle geldim. Babam işte orada, belki kardeşlerimi de, ailemi de görebilirim beklentisiyle geldim. Çünkü orada söz verdirdiydim kendisine, “Baba, gittiğin zaman mutlaka ama mutlaka, ne olursa olsun durum, belki tek kişi bile kalmamış olabilir, ama mutlaka bir vesileyle haber gönder...” demiştim. Çünkü Birleşmiş Milletler aracılığıyla belli düzeyde haberleşme mümkün olabiliyordu - gelmedi yani, hiçbir haber gelmedi. O da aslında bir işaretti olumsuz sonuca dair ama buna rağmen belki bir kişi olsun hayatta kalmıştır beklentisi içindeydim - Lefkoşa’ya geldiğim zaman, belki kardeşlerimden biri olsun hayattadır diye, öyle bir beklentiyle geldim. Babam, gözlerini kaldırıp gözlerime baktığı anda hıçkırmaya başladı, ağlamaya başladı. Ama birkaç dakika evvel, o zaman Salih dayım olan kayınpederime anlatmış durumun ne olduğunu, o da aldı şöyle beni kucağına, “Bil ki durum iyi değil Hüseyin, yaşayan kimse kalmadı aileden” dedi. Ne kadar hazırlasanız da kendinizi böyle birşeye, gene de bunu kabullenebilmek zor. Ama yapım itibarıyla, karakterim itibarıyla ben çılgınca kendimi oraya buraya atabilecek bir insan da değildim. O yeisimi, o üzüntümü bile gösteremedim, dışa vuramadım. Sürekli o acıyla birlikte yaşamak zorunda kaldım ve bunu yansıtmamak gibi bir tavır geliştirdim. Nitekim çok genç yaşta hem şeker hastalığına, hem tansiyon hastalığına yakalandım. Onlara bağlıyorum, bir şekilde ödüyorsunuz bunu... Yani bu tavrım o kadar belirgin ve netti ki, daha sonra üniversiteyi bitirip buraya geldiğim zaman, bir iş istediğim zaman burada devletimden, “Geldiğin yere git” dendi bana. Çünkü zararlı bir mahluktum, ya da öyle değerlendiriliyordum görüşlerimden, politik tavrımdan ötürü... Ve ben bir şehit çocuğu olduğumu, bütün ailemi yitirdiğimi asla gündeme getirmedim, asla bunu basamak yapmadım. Bu Şehit Aileleri ve Malul Gaziler Derneği diye ortaya çıkan insanlara asla sempatiyle bakmıyorum, bu olayı sömüren insanlara asla sempatiyle bakmıyorum - yoksa yakınlarını yitiren ve bir arayış içinde olan insanları elbette anlarım. Onlara bakış açım elbette farklı ama belli noktalarda bu ilişkileri kullanarak adeta bu insanların acılarını sömürerek, bunun üzerine oturarak, hem politika yapan, hem de bunu ekmek parası haline getiren insanlara şiddetle karşıyım ve asla sempati duymadım. Hiçbir zaman da öyle bir yakınlığım olmadı.

 

“KARANLIK ÖYLE KOYU Kİ...”

SORU: Köye gittiğinizde ne hissettiniz?

AKANSOY: Yola çıktık Lefkoşa’dan, babam arabasıyla aldı beni, bir de amcamın oğlu da vardı bizimle birlikte. O da hem annesini, hem babasını kaybetmiş. Onun çünkü 100 kişilik bir köy, 50’si birinci dereceden akrabamızdır, diğer 50’si de belki ikinci kuşaktan akrabamızdır. Yani benim amcam, halam, ninem, önemli oranda çok yakın çevrem katledildi orada. Amcamın da iki erkek çocuğu hayatta kaldı, birisi mücahit olduğu için, daha büyük olanı, benden bir yaş büyüktü Hasan - o mücahit olduğu için Mağusa’daydı ve kurtuldu. Diğeri de İsmail, işte ben 17 yaşında, o da 16 yaşında. O da bizimle birlikte olduğu için kurtuldu. O da bizimle birlikteydi tabii, onu da aldık ve köye gittik. Yol boyunca ağzımızı bıçak açmadı, hiç tek bir kelime ettiğimizi hatırlamıyorum. Nasıl bir köy bulacağız diye, giderken düşüncem oydu. Ne oldu yani köyün hali şimdi? İnsansız bir köy, nasıl bir yerdir? Nasıl bir yere gidiyoruz? Nasıl geçecek yani günler, bundan sonraki yaşam nasıl olacak? Hep bunları kurgulayarak kafamın içerisinde gittim. Orada Hasan’ı bulduk, terhis edilmiş herhalde işte kardeşi gelecek, onu biraz teselli eder diye... Gerçekten anlatılabilecek gibi değil... Yattık geceleyin, garip bir durum... Yani zaten gecenin karanlığı var ama, kafamın içi boşaldı adeta... Karanlık öyle koyu ki... Ve bunu nasıl kaldıracağım, nasıl yeneceğim bu duyguyu, nasıl başedeceğim bununla diye sürekli kurguladım kendimi. Fakat sonuçta bilemiyorum, insanda gene galiba belli oranda bir güç oluyor, bulunabiliyor. Zaten çok uzun da sürmedi yani, Mağusa’dan akrabalarımız geldi gitti, sürekli bizimle birlikte olmaya çalıştılar, yalnız bırakmamaya çalıştılar - mümkün olduğunca daha kalabalık bir ortam içinde olmamızı sağlamaya çalıştılar. Çok da uzun sürmedi. Esirlikten geldiğimde, Veteriner Fakültesi’ni kazanmışım... Çünkü Veteriner Fakültesi’ni çok istedim, sırf evde hayvanlarımız vardı, çok severdim ben onları, uğraşmayı da isterdim ve geliştirmeyi de isterdim. Bir çiftlik oluşturmak düşüncesi vardı kafamda. Tabii biz insanları bile bulamadık, bırakın hayvanları...

 

“BİYOLOJİ ÖĞRETMENLİĞİNE YÖNELDİM...”

SORU: Bazan birşeyi çok istersiniz ve öyle bir anda gelir ki, işe yaramaz gibi olur...

AKANSOY: Yaramadı gerçekten. Ondan sonra yaramadı... Daha sonra epey sıkıntılı günlerden sonra ben eğitim alanında master yaparak başka bir alana yönelmek zorunda kaldım. Biyoloji öğretmenliğine yöneldim.  Ana bilim dalı biyoloji olduğu için, Girne Amerikan’da hem kolejde, hem üniversitede biyoloji öğretmenliğini sürdürdüm - 5-6 sene öyle bir işteydim...

 

SORU: Köye zarar verildi miydi, evlere falan, yoksa?

AKANSOY: Evlere girilip de zarar verme kastıyla birşey yapılmadı. Evlerden soygun oldu, yani eşyalar taşındı falan. Ama Rumlar tarafından yapıldığını zannetmiyorum, bulgularım da o yönde değildir. Bu daha fazla Türklerin ganimet aşkından kaynaklanan bir olay oldu... Talan yaşandı, gene Türkler bakımından yaşandı. Neden Rumlar tarafından değil? Çünkü, Rumların aslında çok fazla gecikecek vakti yoktu. İkinci harekat başladığı anda, sabahın çok erken saatlerinde toplamışlar köylüleri. Zaten çok uzak değildi götürüp katliam yaptıkları yer de.

 

SORU: Gene köyde miydi?

AKANSOY: Gene köyde, yani köyün yaklaşık birbuçuk iki kilometre kadar dışında. Oraya götürdüler, yapacaklarını yaptılar ve hemen kaçtılar. Neden, çünkü asker yürümeye başladı. Harekat başladı ve asker yürür. Yani o riski göze alamazlardı, uzun boylu vakit harcasınlar orada.

 

RUM ÇOBANIN UYARISI

SORU: Köyde tam ne olduğunu öğrenebildiniz mi?

AKANSOY: Elbette orada tam ne olduğunu öğrenemezsiniz... Biraz araştırmaya çalıştım. Örneğin Peristerona’da özellikle destebanlık yapan, bizim “Turkobullo” diye bildiğimiz - desteban demektir zaten - Rum’un çıkıp katliamdan bir gün önce ovadaki Türk çobanları bulup, “Dikkat edin, yarın katliam yapma hazırlıkları vardır” diye uyardığını öğrendim. Bu uyarıyı alıp da bunu köye yansıtma yeterince olmadı. Bu yansıtılmadı köye...

 

SORU: Belki herkes sadece kendini mi kurtardı?

AKANSOY: Muhtemelen öyle bir duygu gelişti... “Herkese söylersek, herkes saklanabilir, bu kez aranır, kim ortaya çıkar, belli olmaz”  gibi bir duygu gelişti. Bizim köyde böyle bir durum yaşandı. Fakat Sandallar köyünde o çoban gezdi sakladı herkesi orada...

 

SANDALLAR KÖYÜNÜN ÇOBANI İNSANLARA HABER VERDİ...

SORU: “Turkobullo” değil de köyün çobanı yani...

AKANSOY: Köyün çobanı. Haber verdi, herkes saklandı, mağaralara girdiler. Bizim oralarda çok mağaralar vardır ve yeni, çocukların açtığı mağaralardır bunlar.. Yani Rumların bunu bilmesi ve çocukları yakalayabilmesi asla mümkün değildi. Eğer oralara sığınabilme şansları olsaydı bir gün bile, insan ne açlıktan ölür ne de susuzluktan. Kurtulmuş olacaklardı. Gene öyle zannediyorum, özellikle annelerin o koruyucu yanları ağır bastı, çocuklarını etraflarından kaçırmama duygusu, hep birlikte toparlandılar ve dolayısıyla giderken de hep birlikte gittiler.

Sandallar’da yerleştirdi çoban herkesi ve kendisi çocuklarından başka bir yere girdi, ailesinden başka bir yere girmek durumunda kaldı ve evin köpeği ele verdi ne yazık ki insanları ve buldular... Evin köpeği mağaranın başında durup havlayınca orada insanlar olduğu tesbit edildi...

 

SORU: Yani çobanın ailesi...

AKANSOY: Çobanın ailesi katledildi, kendisi başka bir tarafa girdiği için kurtuldu.

 

SORU: Atlılar?

AKANSOY: Atlılar’la ilgili çok fazla bildiğim birşey yok ama o insanların da bir gece önce ovaya kaçtıklarını biliyorum, saklandılar ovada... Sonra...

 

SORU: Herhalde hayvancıklarına bakmak için döndüler...

AKANSOY: Döndüler geldiler ve harekatın başladığı gece ne yazık ki köyde bulundular. Yoksa gene geceden kaçıp saklanma şansları olmuş olsaydı muhtemelen orada da herkes kurtulacaktı...

 

SORU: Muratağa-Sandallar aynı çukurdaydı...

AKANSOY: Aynı çukurdaydı...

 

SORU: Atlılar...

AKANSOY: Atlılar ayrı çukurdaydı...

 

KATLİAMA KARŞI ÇIKAN RUMLAR OLABİLİR...

SORU: Muratağa-Sandallar’ın çukurunda kaç kişi vardı?

AKANSOY: 88 kişi. Yani şu anda orada yapılan şehitlikte 88 kişinin isimleri var. Gayrıresmi olarak - bunu kanıtlayabilme şansım yok - ama gayrıresmi olarak bize söylenen 90 kişi olduğu o çukurda...

 

SORU: Yani iki kişi fazla...

AKANSOY: İki kişi fazla... O insanların kim olduğu bence meçhul. Tahmin yapabilirim ama...

 

SORU: Ne tahmin edersiniz?

AKANSOY: Ben tahmin ederim ki orada bu katliama karşı çıkan Rumlar olması gerekir diye düşünüyorum. Ama bunu doğrulayabilecek bir veri yok elimde, öyle bir şahidim yok...

 

“SUÇLULARIN TAKİPSİZ BIRAKILMASI BENİ RAHATSIZ EDER”

SORU: ALITHIA’da da yazdım, katliamlar konusunda... Dohni’yi yazdım... Belki bu da yazılınca, belki birileri civar köylerden okuyup duyan ortaya çıkar...

AKANSOY: Mümkün... Ben mesela Panikos Hristantu’yla konuştum (Panikos Hristantu, kayıplar ve katliamlar konusunda Derviş Zaim’le birlikte belgesel bir film yapan Kıbrıslırum film yönetmeni - S.U.) - Balikitre’den de katliamdan kurtulan genç bir insan - şimdi Kıbrıs Havayolları’nda çalışan pilot Petros’u da getirmişti. Onunla birlikte getirmişti, görüştük, konuştuk... Panikos bana ne düşündüğümü sordu, “Affeder misin bu insanları?” diye. Ben gerçekten birçok anlamda çok rahat bir insanım ama bu olay affedilecek bir olay değil. Bu noktada ben üstelik ırkçı da davranmadım hiçbir zaman. Hiçbir işimde genellemedim. Rumlar şöyle yaptı, böyle yaptı gibi söylemlerin her zaman karşısında oldum. Çünkü bunun ırksal bir temeli olduğuna inanmam. Bu tür olaylar yaşandığı zaman, ne yazık ki böyle nahoş olayları yapacak insanların her toplum içinde olduğuna inanırım. Nitekim bizde de yaşandı bunlar. Bütün Türkleri kötü ilan etmenin ya da bütün Rumları kötü ilan etmenin akıllıca bir tavır, davranış olduğunu düşünmem. Dolayısıyla bu genellemeden uzaklaşarak ama spesifik olarak da bu insanların ceza almadan - en azından mahkeme önüne çıkarılmadan, takipsiz bırakılması da beni ciddi biçimde rahatsız eder. Mutlak surette 1 gün hapis yatacaksa, 1 gün hapis yatacak ama  mutlaka bu davranışının bir cezaya tabi olduğunu bilmesi gerekir ve herkesin bunu bilmesi gerekir. Yani ben “O insanlardan intikam alınsın, o insanlar asılsın, öldürülsün” anlamında söylemiyorum bunu...

 

SORU: Sanırım Güney Afrika’da şöyle yaptılar... “Gelin, yazılı olarak itiraf edin işlediğiniz suçları veya tanık olduğunuz olayları...” dediler...

AKANSOY: Bu bile bir rahatlama sağlar...

 

“SANKİ YAPANIN YANINA KALIR GİBİ BİR DURUM GELİŞTİ...”

SORU: “Eğer gelip itiraf etmezseniz ve sizi tanıyanlar varsa ve gelirler ve ifade verirler, o zaman hapse gireceksiniz... Gelin, toplumun önünde özür dileyin, itiraf edin suçlarınızı yazılı olarak ki herkes bilsin, belgelensin bunlar geleceğe yönelik - o zaman genel bir af vardır size, yeter ki itiraf edin. Ama aksi halde hapse gireceksiniz...” dendi... Böyle bir süreç... Tabii her toplum kendi sürecini yaratır...

AKANSOY: Ben her iki toplum açısından da bu sürecin yetersiz kaldığını, hatta hiç üzerine gidilmediğini görüyorum. Bu, rahatsız edicidir gerçekten. Yani sanki yapanın yanına kalır gibi bir durum gelişti ve yaptıklarıyla çekip gidecekler gibi bir durum oluştu.

 

SORU: Tabii ki Muratağa-Sandallar ve Atlılar kuzeyde kalmış olduğu için ortaya çıktı, aksi halde örneğin Dohni gibi, Alaminyo gibi çıkmayabilirdi... O nedenle Türk olsun Rum olsun farketmez, kayıplar gizlendiği zaman, cinayetler gizlenir. Cinayetler gizlendiği zaman, katiller gizlenir... Ve tarihin eksik parçalarıdır bunlar. Tam olarak ne oldu? Kim emir verdi? Nasıl karar verildi? Çünkü Muratağa-Sandallar’da öldürülenlerin çoğu kadın ve çocuklardı, değil mi?

AKANSOY: Evet... Minik bebekler de vardı, yaşlı insanlar da vardı... Benim amcam örneğin, “Caraolos” kampına bizimle birlikte geldi, yaşlıdır, belli bir yaşın üzerindedir diye oradan köye geri gönderildi ve böyle bir sonla karşı karşıya kaldı. Adı Mustafa’ydı...

 

KAYIP PARÇALAR BULUNMAZSA YAŞAM ESKİSİ GİBİ OLAMAZ...

SORU: Ondan sonra herhalde bir daha Muratağa’da yaşam eskisine dönmedi... Sizin yaşamınız da herhalde asla eskisine dönmedi...

AKANSOY: Dönmedi... Elbette dönmedi... Muratağa’da da bundan sonra yaşamın eski haline dönmesini hiçbir biçimde mümkün görmüyorum. Nasıl ki bizde de, bende de kırılan parçalar, biraraya getirilmesi bile zor, bırakın eskisi gibi olmasını, biraraya getirilmesi bile zor hale geldi. Çünkü kayıp parçalar var... O kayıp parçaları bulamadığınız sürece, eskisi gibi olamaz hiçbirşey...

 

SORU: Ne isterdiniz?

AKANSOY: Bütün bunların olmamasını isterdim elbette...

 

ANNAN PLANI BİR UMUTTU

SORU: Hayır yani, geleceğe dönük ne istersiniz göresiniz Kıbrıs’ta? “Sınırlar” açık olduğu halde, gene da hala birbirimizi anlayamıyoruz, bir türlü çözemiyoruz sorunumuzu, “birlikte” olduğumuz halde...

AKANSOY: Ben özellikle Annan Planı’nın ortaya çıkışıyla gerçekten umutlanmıştım. Annan Planı’nın mükemmel bir plan olmadığı herkes tarafından bilinir, herkes tarafından kabul edilir. Mutlaka artıları ve eksileri vardı, bir taraftan da götürdüğü birşeyler vardı, insanların tam olarak tatmin olmadıkları bir hayli taraf vardı ama sonuçta benim anlayışım içerisinde en optimumu idi. Bu gerçekten bu koşullarda olabilecek en iyisiydi. Yeniden birşeyleri yaratmanın ilk adımı olabilirdi. Belki toplumların yeniden biraraya gelmesi ve geleceği karanlıktan kurtarmak adına birçok şeyin affedilebileceği, birçok şeyin unutulabileceği, birçok şeyin belki kasıtlı olarak geri plana itilebileceği bir süreci başlatacaktı. Çünkü inanırım ki önümüzde güzellikler olacaktı. Hedefler olacaktı, oralara ulaşmak için bir çaba ortaya konacaktı ve insanlar durup geride ne olup bittiğiyle değil, artık kendime ve çocuklarıma nasıl bir gelecek hazırlayabilirim tatlı endişesi içinde hareket edeceklerdi. Bunu kaçırmış olmanın da ayrıca derin üzüntüsü içindeyim. Ve büyük oranda umutsuzluk da, aşağıdan yukarıya doğru yavaş yavaş bünyemizi kaplayan bir umutsuzluk da yerleşmeye başlıyor. Bu çok hoş değil elbette, bunu ifade etmek de hoş değil çünkü hala yapılacak birşeyler var, hala mücadele yolları açıktır, bundan da geride durmayacağız, o bir tarafa. Ama gelin görün ki o koşulları yeniden yakalayabilmek de çok kolay olmayacak, bunun da bilinci içerisindeyiz. Dolayısıyla ne olsun isterdim bu saatten sonra? Ben tarafların yaptıkları hataları çok rasyonel biçimde kabullenmelerini beklerim ve isterim. Bu başarıldığı anda, sorun çok daha kolay çözülecek diye düşünürüm. Yoksa tüm bunları inkar ederek ve suçu hep karşıdakine yükleme telaşı ile bir yere varılamayacağına inanırım. Artı, bir de karşılıklı egemenlikler de taslayarak bir yere varılamayacağına inanırım. Galiba herkes - herkes derken o belirli klikler, belirli çevreler - bu adanın ortak insanları olduklarını unutuyorlar, sık sık unutuyorlar üstelik. Yani o bilinçten uzak davrandıklarını görüyorum, bu da ayrıca benim için bir üzüntü kaynağıdır. Ne olur bu saatten sonra? Umut etmek isterim ki iyi birşeyler olsun. Yani işte, “aklıselim” der eskiler... Herkes aklıselime dönsün ve mümkün olan, yapılabilecek olan, elde edilebilecek olanın sonuçta hep bu adada olduğunu, bu sürecin insanlara sürekli birşeyleri kazandırarak ilerleyebilmesine katkı sağlamanın esas olduğunu kavrasınlar ve o yönde adım atsınlar. Bugün kaybettiğiniz arsalar ve tarlalar, yarın geri döner size başka şekilde ama esas olan bu ülkede çatışmalardan uzak, kavgalardan uzak ve bu tür olayların bir daha yaşanmayacağı koşulları yaratacak o ortamı sağlayabilmektir. Benim oğlum şu anda 24 yaşında, genç yaşta evlendim dolayısıyla kocaman bir oğula sahibim şu anda. Çocuğum kendini bildi bileli, babası gibi, iki toplumlu etkinliklerin içerisinde, bu mücadelenin başarıya ulaşabilmesi için muazzam bir çaba ortaya koyuyor ve çok kez de “Sen nasıl bu yolları bu şekilde yürürsün” diye bir karşı koyuşla karşılanır. “Çünkü senin ninen, amcaların, halaların öldürüldü, katledildi Rumlar tarafından, sen nasıl bu tavırlar içinde olursun?”... O da, “İşte tam bu nedenden ötürü bu tavırlar içerisindeyim çünkü benden sonra kimsenin amcası, teyzesi, ninesi öldürülmesin” der.  Ne Türk ne Rum hiçbir çocuk, benim oğlumun yaşadığı yalnızlığı yaşamasın... Yapayalnız çünkü... Anne tarafıyla ne varsa... Ama baba tarafıyla hiçbirşey yok... Böyle bir ortam yaşıyor. Bunu ne bir Türk çocuğunun, ne bir Rum çocuğunun yaşamasını kimse arzu edemez. Aklı başında hiç kimse arzu edemez. İnşallah bu koşulların bir daha yaşanmayacağı... Ütopik mi oluyor acaba, en azından bu bizim umudumuzdur....

 

“ONLAR CANLI GİBİ DURUYOR”

SORU: Hiç rüyalarınızda görür müsünüz annenizi? Kardeşlerinizi?

AKANSOY: Çok rüya gören bir insan olduğumu söyleyemem ya da gördüğü rüyaları hatırlayamayan bir insanım belki de. Sürecin başında daha sık oluyordu bu tür şeyler... Şimdi zaman zaman rüya görmeme çok gerek yok ama oğlum sürekli anılarımı anlattırır. Çok rahat bırakmaz beni, sürekli amcalarını sorar, ne yaparlardı, ne ederlerdi, nasıl davranırlardı, yürüyüşleri nasıldı, koşmaları nasıldı... Yani dolayısıyla çok da kopamadım ben... Onları 74’teki halleriyle, o boylarıyla, giyimleriyle, o yüz biçimleriyle hep hatırlıyorum ve aramızdaki ilişkileri anlatıyorum - zaman zaman kavgalı, zaman zaman coşkulu, zaman zaman küs, tartışmalı... İşte, yaşamın kendisi... Hele hele köy koşulları çok daha bir cıvıl cıvıl. Onları anlattıkça oğlum büyük keyf alır! Rüya görmüyorum, onlar canlı gibi duruyor.

 

(Devam edecek)

 

(*) Bu yazı dizisi 7 Ekim 2004 tarihinden bu yana YENİDÜZEN gazetesinde yayımlanıyor. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org