Yeraltı Notları, 20 Ekim 2004

Sevgül Uludağ

 

ÖLÜMÜN KIYISINDAN DÖNENLER (5)

ÖLÜMÜN KIYISINDAN DÖNENLER (5)

ÖLÜMÜN KIYISINDAN DÖNENLER (5)

Sevgül ULUDAĞ

 

***  Sandallar’ın çobanı Hüseyin Hasan Kuzuli Serinyürek, kadın ve çocukları mağaralara sakladı ama katliama engel olamadı...

 

Sandallar’dan bir çobanın öyküsü...(*)

 

Atlılar-Muratağa-Sandallar köylerine giderseniz, bu köylerde yaşanmış olan felaketi çıplak gözle görebilir, köydeki felaket atmosferini soluyabilirsiniz...

Her yan yıkık kerpiç evlerle dolu... Atlılar köyünün tabelası yerde yatıyor... Ortada o kadar büyük bir yıkım var ki, bu köylerde hala insanların yaşıyor olmasına şaşıyorsunuz... Sanki bu köyler katliam sonrası olduğu gibi korunmuşlar, ne yıkık kerpiç evler temizlenmiş, ne de köyün daha yaşanabilir bir yer olması için çaba harcanmış. Bu köylerde yaşanan iki katliamda, köylerin kadın ve çocukları, yaşlıları öldürülmüş, Muratağa-Sandallar’daki katliam çukurunda bulunan cesetlerin çoğunun elleri arkadan bağlı, başları kesikmiş. Bazı kadınlara tecavüz de edilmiş olduğu söyleniyor... Üstelik katiller bununla da kalmayıp gömdükleri cesetleri yakmaya da çalışmışlar... Ama cesetler fazla topraklı olduğu için yanmamış...

Burası savaşın en korkunç yüzü - yüreği olan bir insan, bu köylere gidip de yaşanmış olanlara baktığında, geride kalanların neden burada yaşamak istemediğini yüreğinin ta derinliklerinde hissediyor. İnsanın bir yüreği varsa eğer, dehşetin yüzünü burada görüyor...

Bu köylerde yaşam daha çok uzun süre eski haline dönemeyecek - şurada burada yeni birkaç ev ya da insanların ölüme götürüldüğü Atlılar’daki son evin karşısında yemyeşil bir sera göze çarpıyor. Yolun başındaki son evin girişine bırakmış insanlar bebeklerin sütlerini, ellerindeki sepetleri... Uzakta bir yerde bir hurma bütün bu acıları görüp yaşamış ve hala hayatta - sessiz bir tanık ya da bir film sahnesinde yönetmenin oraya koyduğu bir ağaç gibi... Savaşın gerçek dehşetini öğrendiğinizde,  bu  tabloda oraya ait değilmişler gibi duruyorlar... Oysa yaşananların hiçbiri bir film senaryosu değil, gerçek. Bu toprakları kana bulayan katillerin çoğu da hala hayatta - yiyor, içiyor, dolaşıyor, belki size ya da bize selam da veriyorlar, gizleniyorlar, çünkü her iki tarafta da onları sorgulayan bir “makam” çıkmıyor...

Sandallar köyünün çobanı Hüseyin Hasan Kuzuli ya da şimdiki adıyla Hüseyin Serinyürek, 14 Ağustos 1974’te ikinci harekat başladığında, köyündeki kadın ve çocukları mağaralara saklamış, kendi aynı mağaranın başka bir bölümüne sığınmış... Evinin avlusunda röportaj yaptığımız yerden bize az ötedeki su deposunu, deponun yanındaki büyük inciri gösteriyor, saklanmış oldukları mağaranın orada olduğunu anlatıyor...Annesi Rahme Hasan köyün bakkalı Emin Aba’yla birlikte köyün içinde başka bir yere saklanmış. Önce Hüseyin Hasan Kuzuli’nin annesi Rahme ve Emin Aba’yı bulan, Muratağa-Sandallar-Atlılar katliamını gerçekleştiren Kıbrıslırum çeteler, Emin Aba’yı öldürmüşler. Buna tanık olan ve çok korkan Rahme Hasan, Hüseyin Hasan Kuzuli’nin eşinin, çocuklarının, kardeşi çocuklarının saklandığı mağaranın yanına gelerek onlara seslenmiş... Yanında silahlı bir Rum varmış... Hüseyin Hasan Kuzuli “Çocuklar tavşancık gibi pıt pıt çıktılar mağaradan” diyor, çünkü duydukları tanıdık birinin, ninelerinin sesiymiş... Hüseyin Hasan Kuzuli Serinyürek, şöyle anlatıyor:

“Kardeşim de sekiz çocuk bir hanım, benim dört çocuk bir hanım... Biz başka delikteydi... Orada, anam gelip çağırınca, tavşan gibi çocuklar pıt pıt çıktılar... O saat ben de saldım çıkayım, Kasım koymadı beni, tuttu. “Kal” dedi bana. Kaldım oraşta ben, bayıldım, hiçbirşey bilmem... Biraz sonra çıktık baktık, kafamızı uzatıp mağaradan... Rumlar hep yayan ve silahlı gezerlerdi... Bir da devamlı silah atarlardı, nereye atarlardı silahları?  Devamlı silah atarlardı tak tuk tak tuk... Çocukları aldılar götürdüler köye, köyden sonra götürdüler oraya, şehitliğin arkasında bir yer vardır. Biz bilmezdik oraya götürdüklerini... Biz de gidip çocukları arardık kuyulardan, nice bulalım diye... Nerede çocuklar? Meğer bu yanda öldürdüler, zibilliklerin içine gömdüler, yaktılar da...”

Katliamdan sağ kurtulan Sandallar köyünün çobanı Hüseyin Serinyürek, hala çobanlık yapıyor... Öyküsünü şöyle anlatıyor:

 

SORU: Hüseyin bey, 1974 öncesi nasıl bilinirdiniz?

SERİNYÜREK: Adım şimdi Hüseyin Serinyürek ama daha önce Hüseyin Hasan Kuzuli olarak bilinirdim...

 

SORU: Kaç yaşındasınız?

SERİNYÜREK: Ben 78 yaşındayım.

 

SORU: Hep Sandallar köyünde miydiniz?

SERİNYÜREK: Doğma büyüme, nenelerimiz, dedelerimiz hep Sandallar’dandı...

 

SORU: Sandallar küçük bir köy müydü, yoksa?

SERİNYÜREK: 150 nüfusu vardı...

 

SORU: Ben şöyle birşey duydum: bir “Turkobullo” denen Rum desteban varmış ve bulmuş sizi ve demiş ki “Rumlar katliam yapabilir” ve siz de gidip herkesi mağaralara saklamaya çalışmışsınız. O siz miydiniz yoksa başka bir çoban mıydı?

SERİNYÜREK: Yani Muratağa’da oldu bu, bizim köy ayrıdır... O köye bağlı değil, bağlıydı ama... Onlara söylemiş ama acaba adam bilir da mı söyledi yoksa tahmin etti da mı söyledi?

 

SORU: Siz ne yaşadınız bu köyde? Ne olduydu bu köyde?

SERİNYÜREK: Daima sıkışınca bizi engellerlerdi, korkuturlardı. 20 Temmuz’da hatta Erenköy’ü bombaladığında, geldi Rum aldı - buradaydık...

 

PİPERİSTERONA’DAN GELİP İNSANLARI TOPLADILAR...

SORU: Kaç kişi aldıydı?

SERİNYÜREK: Köyün hep erkeklerini istediydi alsın... 3-4 kişiydi onlar ama silahlıydılar.

 

SORU: Hangi köydendiler?

SERİNYÜREK: Papazın oğluydu bu, L.... Basıynan geldi... Tanırdık diğerlerini da, gene Piperisterona’dan... Gene onun akrabalarıydı. Geldi bize “Götüreyim sizi buracığa, Alaniçi’ndeki okula da...

 

SORU: Piperisterona’ya yani...

SERİNYÜREK: Evet... Şimdiki Alaniçi... “Götüreyim sizi, komutan size birşey soracak” dedi. Biz aradık binelim, çoluk-çocuk başlayınca ağlamaya, “Hade, gelin siz da” dedi... Çoluk-çocuğu da aldı. Çıktık gittik yola kadar, durdu. “Bayrak kimin evinde var?” dedi bize. Muhtarın karısı Emine’ydi, o dedi “Benim evde var”. Gitti aldı Türk bayrağını, bastan dışarı tutarak bayrağı bizi götürdü Alaniçi’ne okula...

 

SORU: Niçin öyle birşey yaptıydı sizce?

SERİNYÜREK: Artık o kendilerinin şeyi... Bilemem... Piperisterona’nın okuluna gittik...

 

SORU: O okulda da bir gece önce Muratağa’yı da götürdüydüler?

SERİNYÜREK: En evvel bizi aldılar, sonra onları aldılar... Biz gittiğimizde biri yoktu, daha sonra da Atlılar’ı aldılar. Hatta Atlılar’ı alacaklarında biz duyduk şu söylerlerdi “Şöyle yapacayık, böyle yapacayık...” Ama bir tanesi “Atlılar’da silah olabilir” dedi... Bunu söylediler...

 

SORU: Okulda ne oldu?

SERİNYÜREK: Biz okula gittik, bir bas ne kadar sığarsa, o kadar insan, çocuklarla beraber oraya gittik.

 

SORU: Bu köyde insan kaldı mıydı?

SERİNYÜREK: Hiç kimse kalmadıydı, hiç... Tavucuklar hem bulliler kaldıydı... Hiç kimse kalmadı. Gittik oraya, “İnin aşağı” dedi bize, indik okula. Okulda bir haber vermediler bize yani... “Gidin” dediler bize, dışarı çıkacağımızda “Durun” dediler. “Erkekler kalsın da, kadınlar gitsin hem çocuklar” dedi.

 

SORU: Siz o zaman kaç yaşındaydınız?

SERİNYÜREK: 48 yaşındaydım.

 

SORU: Evliydiniz herhalde...

SERİNYÜREK: Tabii ya... 6 tane çocuğum vardı. Karımın adı Emine’ydi... O zaman 19 yaşında kızım vardı nikahlı, adı Seval. Oğlum vardı Mehmet 17 yaşında. 15 yaşında Ertan vardı gene oğlum. 12 yaşında Erdinç vardı, en ufağım 12 yaşındaydı benim. Bize “Köye gideceksiniz” dediklerinde, hep çocuklar saldırdı gitsin, oğlancık, o da kaldıydı yanımda...

 

SORU: Hangisi?

SERİNYÜREK: 17 yaşındaki oğlum Mehmet. “Yahu sen git, gir... Çünkü bunlar öldürecekler bizi” dedim ben.

 

“BİZİ ÖLDÜRMELERİNİ BEKLERDİK...”

SORU: Sezdiydiniz yani birşey...

SERİNYÜREK: Açık konuşmak gerekirsa, bizi öldürmelerini beklerdik. Öyle olunca o çocuk gitti, girdi. O çocuğa yanarım, hala daha yanarım... Çünkü elimnan gönderdim... Halbuki bıraksaydım, o da yanımda kalacaktı, kurtulacaktı...

 

SORU: Ama hiç tahmin etmediniz...

SERİNYÜREK: Hiç, hiç... Biz bunların sağ selim kalacaklarını bellerdik ama bizi da öldüreceklerini bilirdik. Neysa girdik okulun içine, gene tanıdığımız Rumlar geldi... “Ne böyle siz?” dedi... “E güveyinnan oğlun” dedik... “Go gideyim da göresin napacayım” dedi. Gitti, ne söyledilerse, geldi güveyisi, oğlu, iki kişi... Bir bağırma, bir çağırma bize! “Kimdir şikayetçi?” dedi. E kimsemiz seslenmedik biz. “Dönün yüzünüzü duvara, hepinizi vuracayım” dedi. Orada kimse seslenmedi. Nihayet bıraktılar bizi... Koyun makasları var böyle, değneklerin üstüne bağladılar ve çatal yaptılar... 15 yaşında çocuklar geldiler, bunları sokacak bize... 15 yaşında bir çocuğa bir tokat vursan düşer ama birşey söyleyemedik. Epey sıkıştırdılar bizi...  “Atlılar’a gideceksiniz ama silahlı gidiniz...” diye konuşma oldu ve uçaksavarla gittiler Atlılar’a! Mustafa’nın amcası korkudan bir havara çukuru vardı, oraya saklandıydı, çağıra çağıra buldular, onları da alıp getirdiler bize çocuklarıyla. Bizim yanımıza okula getirdiler. Kaldık biz orada, iki gece kaldık biz. Üçüncü gece, “Hazırlanın da sizi götüreceğiz, öldüreceğiz” dediler. E biz hiçbirşey yapamadık. Mustafa’nın yeğeni vardı Hasan, onun alnına tüfek dayadılar vuracak gibi, korkutmak için, kaktırırlardı. Biz hiç seslenmedik. Ama okulda olduğumuz müddetçe şu hiç kaldırmadılar bizi, kardeşim vardı Mehmet, Rüstem bir de Arif... Bunları okuldan aldılar ve dışarı götürdüler. Hiç bilmeyik naptılar, ezgi yaptılar ama görmedik... Girdiklerinde gay ettiler bunlar, hatta okulun içine bile gene gay ettiler. Sonra Karakol kampına götürdüler bizi... Biz belledik ki onlar da bizim gibi insandır, “signomi” dedik “suyumuzu dökeceğiz”... O saat bir çıkıştılar bize! O saat gene “Ne yaparsak yapalım, zaten öldürecekler bizi gayrı” diye düşündük...

 

12NCİ GÜN SERBEST BIRAKTILAR

SORU: Oradan Leymosun’a mı gittiniz?

SERİNYÜREK: Ben gitmedim... Altı gün sonra göyverttilerdi, bu İmam vardı köyde sakallı, Hasan Nihat hoca... Onu göyverttiler, o gitmedi. Kardeşi Osman vardı, Cemal vardı, onlar gitti... Süleyman dayı da gitti... Mağusa’ya gittiydiler. Hoca’ya dediler “Ne gitmedin?”, “Benim çocuklarım bunda” dedi, “Beni da öldürün” dedi. 12nci gün de beni göyverttiler.

 

SORU: Siz nereye gittiniz?

SERİNYÜREK: Ben dedim ki ben köyüme gideceğim, çocuklarımın yanına. “Gidecen ama öldürecekler seni” dediler. Dedim “Öldürsünler...” Çıkardılar bizi Karakol kampından... Biz Atlılar’a geldiğimizde çocukları gördük, “Ne oldu?” dedik, “Aklınıza ne gelirse” dediler bize. En nihayet biz köye geldik, şimdi ne yapacağız biz? Hep saklı... Gece gittik saklandık, urubaları da hep sakladık, giyim urubalarımızı, nice kurtulacayık da...

 

“BEN SAKLADIM İNSANLARI”

SORU: Yani köye geri döndüğünüzde, insanlar saklandıydı mı demek istersiniz?

SERİNYÜREK: Saklanmadıydı, sonra ben sakladım insanları, 14 Ağustos’a düşer o gün artık... Dedik “Be, öldürürlerse bizi, evleri yakarlarsa?...” O zaman ev yakmaları vardı Rumların, hiç olmazsa giyim urubalarını olsun kurtarırdık, bazısı kuyuya attı, bazısı toprağa gömdü, işte oraya buraya gömdüler yani hasılı kelam. İkinci harekatta ben çıktıydım koyunları suvarayım, baktım jetler geldi... Döndük geldik eve, kapadık koyunları, çıktık gittik, saklandık...

 

SORU: Mağaraya...

SERİNYÜREK: Mağaraya...

 

EMİN ABA’YI ÖLDÜRDÜLER...

SORU: Mağaralar nerededir?

SERİNYÜREK: Okulun yanında var, giremen de içine... Su deposu var, incir var, mağaranın içinden incir çıktı... Biz onların içine saklandık... Gavur geldi, iki kişi kocakarı kaldıydı köyde. Biri anamdı, biri de bakkaldı, Emin Aba... Oğlu vardı Ali, lambasuyuculuk yapardı Lefkoşa’da, böyle arabada satardı. Emin Aba, bakkalık yapardı köyde. Anamın evi de oradaydı, dedi ki “Biz de köyün içinde incir var, oraya saklanırık...” İncir mağarasına girdiler, saklandılar bulundular, saklanmadılar bulundular.. Birinin başını ezdiler, o Emin Aba’nın başını ezdiler. Anam getirdi doğru bize...

 

“ANNEM GETİRDİ URUM’U SAKLANDIĞIMIZ MAĞARAYA...”

SORU: Ne?

SERİNYÜREK: Annem getirdi doğru Urum’u alıp saklandığımız mağaraya...

 

SORU: Anneniz getirdi...

SERİNYÜREK: Onu görünce tabii öyle öldürüldü, korkusundan...

 

SORU: Anneniz o Rum’u mağaraya getirdiğinde ne oldu?

SERİNYÜREK: Çocuklar tavşan gibi çıktılar... Annem gelmezden evvel, bir Kasım’cık vardı yolun boyunda, o geldi, mağarayı bulamadı ve ben çağırdım yanıma. Mağara böyle uzundu, iki deliği vardı, biri böyle, biri öyle... “Biz de öteki deliğe saklanalım” dedi, ben girdim, o da geldi girdi...  Kasımcık orada ölü hayvan kemikleri vardı, alıp alıp mağaranın ağzına koyardı...

 

“ÇOCUKLAR TAVŞAN GİBİ ÇIKTILAR...”

SORU: Senin hanımla çocuklar neredeydi? Aynı mağarada, başka bir delikte miydi?

SERİNYÜREK: Aferin, evet. Kardeşi çocuklarım da içindeydi. Kardeşim de sekiz çocuk bir hanım, benim dört çocuk bir hanım... Biz başka delikteydi... Orada, anam gelip çağırınca, tavşan gibi çocuklar pıt pıt çıktılar... O saat ben de saldım çıkayım, Kasım koymadı beni, tuttu. “Kal” dedi bana. Kaldım oraşta ben, bayıldım, hiçbirşey bilmem... Biraz sonra çıktık baktık, kafamızı uzatıp mağaradan... Gavur? Urum? Hep yayan ve silahlı gezerlerdi... Bir da devamlı silah atarlardı, nereye atarlardı silahları?  Devamlı silah atarlardı tak tuk tak tuk... Çocukları aldılar götürdüler köye, köyden sonra götürdüler oraya, şehitliğin arkasında bir yer vardır. Biz bilmezdik oraya götürdüklerini... Birkaç gün geçti, güveyim asker alıp Lapatoz’dan geldi... Katliamdan bir kızım kurtuldu bir de oğlum, çünkü bu köyde değillerdi. Bizi de bulamadı, biz de gidip çocukları arardık kuyulardan, nice bulalım diye... Nerede çocuklar? Meğer bu yanda öldürdüler, zibilliklerin içine gömdüler, yaktılar da... Görmedik kendilerini...

 

SORU: Hiç o yakma kokusunu da mı duymadınız? Görmediniz yani duman birşey...

SERİNYÜREK: Görmedik... Zaten yanmadı öyle... Yansa gene gözükürdü çukur ama yanmadı, bir alevlenip söndü çünkü fazla topraklıydı... Kaldı 19 gün kaldı ölülerimiz orada... Bu Kamil’in hanımı vardı Muratağa’da yolun boyundadır evleri, onun karısını üç çocuğuyla beraber ipe sarıp gömdüler ayrı bir yere, canlı... Ben iyi hatırlarım...

 

“KURŞUN YARASI BULUNAMADI...”

SORU: Canlı olduğunu nereden bilirsiniz?

SERİNYÜREK: Çünkü kurşun yarası bulmadılardı onlarda... Zaten diğerlerinde de yoktu öyle, dozerlerle geçtilerdi üzerlerinden. O şekilde...

 

SORU: Şimdi o toplu mezarda sizin dört çocuğunuz ve karınız vardı... Başka kim vardı aileden?

SERİNYÜREK: Altmış kişidir bizim aileden... Yeğenlerimiz, amcalarımız, annemiz... Hatta Lefke’den Mazlum Arap vardır kaleci, duyarsaydınız, onun annesi de bizdeydi, onu da öldürdüler. O da geldi, tam gidecekti, yollar kapandı, gidemedi. Kaderi onun öyle olduydu.

 

SORU: Çobanları uyaran “Turkobullo” kimdi?

SERİNYÜREK: Piperisterona’nın destebanıydı o...

 

SORU: Tanır mıydınız o adamı?

SERİNYÜREK: Hepimiz tanırdık...

 

“CANLI KALAN RAHMETLİK OLDU...”

SORU: Adı neydi?

SERİNYÜREK: Bişino’ydu adı... Uyarmış... Bilemem, bize öyle birşey gelmedi ama duyarık, ortada söylenir bu... Acaba ne kadar doğrudur? Yoksa herkesin şüphesi mi?

 

SORU: Başka çoban kim vardı bölgede canlı kalan?

SERİNYÜREK: Canlı kalan rahmetlik oldu. Vardılar... Saklanan vardı... O saklananlar kurtulduydu Muratağa’nın...

 

SORU: Yani doğru olabilir uyardığı ve çobanların da saklandığı...

SERİNYÜREK: Belki de uyardı... Zaten nereye gitseydik... Biz inanmadık... Geldi güveyim alsın götürsün beni Lapetoz’a, inanmadık biz gidelim... Halbuki Lapetoz - Boğaziçi - o köyün muhtarları anlaşmış, biz bunları bilmezdik...

 

“KİMSE KİMSEYİ İNCİTMEYECEK DİYE ANLAŞMIŞLAR...”

SORU: Ne konuda?

SERİNYÜREK: Kimse kimseyi incitmeyecek diye... Yani muhtarlar anlaşmış...

 

SORU: Nergisli’de de...

SERİNYÜREK: Bir Nergisli’de (Yenağra) bir de bunda, Lapetoz’da... Evet... Bunlar da öyle anlaştılardı, yani incittirmediler... Birbirlerine incitmediler... Hatta şiroları bunlar Yıldırım’dan aldılar, gömdüler... Şiro sahibine demişler ki “Gidecen, bunları gömecen”, o da demiş ki “Yok, evvela beni öldürün, ben gitmem” demiş... Yıldırım’da Ş... isimli biridir bu... Yıldırım’ın eski adı Milya... Dozerini aldılar ama kendi gitmedi... Sonra aşağıda P... isimli birinin oğlu aldı, K... derlerdi kendine, o aldı, gitti gömdü, sonra da gitti Atlılar’ı gömdü gece 10’da. Biz mağaranın içinden seyrederdik, çıkamazdık, kafamızı uzatır bakardık... Bu şekilde görürdük, buradan geçti gitti şiro...

 

İLK KAÇANLAR KATLİAMI YAPANLAR...

SORU: Sonra hemen kaçtılar mıydı köyden?

SERİNYÜREK: Zaten kaçarlardı, bunu yapanlar ayrı, kaçanlar ayrı... Ne zaman Değirmenlik düştü, bu katliamlar geldi... Zaten bu Piperisterona’da ayırdılar, bu bölgeyi sen öldürecen, şu bölgeyi falan ve ekibi öldürecek diye... Listeleri vardı, kağıt buldular yazılı... Hatta benim kızımın kimlik kartı Milya’da bulundu, Yıldırım’da bulundu...  Hatta Tirgomo yani İskele derler şimdi, oradan G.... diye bir Rum vardı, oymuş bunları kışkırtan... Biz sebebiyet verseydik ve yapsaydı Rum, gam yemezdik ama sebebiyeti gene onlar verdi... Ben ölseydim ve çocuklarım kalsaydı, daha çok memnun olurdum ben... Dört çocuğum gitti. Bir kızım, bir oğlum kurtuldu. Oğlum Akdoğan’dadır, Hasan isminde mannav... Kızım da Lapetoz’dadır. Oğlum polisti Mağusa’da, kızım da evliydi Lapetoz’da, onun için kurtuldular... Onlar da olaydı, onlar da gidecekti...

O çocuklar gitti, benim evim gapgara... Düğün olur, allah yaksın beni, giderim sağım solum, içim ağlar, içim ağlar, birşey söyleyemem. Herkes bilmez senin derdini... Çünkü herkese bakan, Allah versin, çoluk çocuğuynan, ailesiynan ne güzel gider, sen giden, tek başına giden. Benim de şu olacaktı, bu olacaktı den, benim en küçük çocuğum şimdi 42 yaşında olacaktı şimdi yaşasaydı, nasıl söyleyim sana? İşte bu koyunlarla eğleşirim ederim, bir çobancık vardır bekler, giderim gelirim, başka birşey yok... O koyunları ne para için, ne birşey...

 

“ÇOK DEFA GİTTİM O KUYUYA DÜŞEYİM...”

SORU: Bir oyalantı ki iyiden çıldırmayasın...

SERİNYÜREK: Hah! Aferin! Gece olur, hiç uyku girmez gözüme hala daha... Onun yatağı oraştaydı, onun yatağı buraştaydı... Unutulur mu evladım bunlar? Kime söyleyeyim? Benim karıcığım, 25 sene geçindik, yeni nişanlı gibi, sonuna kadar, ne bir tokadımı yedi, ne bir ağır söz işitti... Ölünceye kadar... Son gece sandalyede böyle otururdu, “Hanım kalk yat sen da” dedim, “Yatmaycayım, kalkacayım yoğurayım” dedi. Yoğurdu ekmekleri, saldı, çıkarttı. Kısmet olmadı yesinler... Ama ben o gece yattım, hiç uyku girmedi gözüme, yatırdamadım onu, iskemlide oturdu sabaha kadar... Beyan mı olduydu kendine, neydi artık... Stroncilo’dandı o... Söyle bana, taş bağlayım bağrıma da gideyim denize mi düşeyim? Aha oraşta bir kuyu vardır, allah için çok defa gittim düşeyim kuyuya, çok defa, çok defa gittim düşeyim... Ne kadar sarardı beni, giderdim... Giderdim oraya kadar, ya içinde su azsa ve düşerim kim kurtaracak beni, su çok olsa lok lok lok, boğulun biter ama... Çok defa gittim o kuyuya düşeyim... Bilmem artık... Allah kimsesine vermesin, düşmanıma dahi istemem böyle şey göstersin, çünkü herkes yalan beller bu işi... Sınır açıldıktan sonra biri vardı Alaniçi’nde, çok istedi beni Rumlarnan buluştursun, “Beni bırak yahu” dedim, “Beni bırak...” “Yok” der ille “Gidelim, bunları unutalım...” Ne unutacan? Gitmedim... Tüylerim kabarır yahu, hoşuma gitmez.

Samanlıkta bir kız buldulardı, çıplak... Göstermediler bize... Kimin kızı olduğunu gösterselerdi tanıyacaktık ama göstermediler.... Hiç da söylemediler.  Rumlar aynı günden gittilerdi, devri güne kadar temizlendiler... Biz şu mağaradaydık, traktörlerin üstünde binili, buralardan geçer kestirmeden giderlerdi Güvercinliğe... Biz mağarada o Kasımcıkla saklıydık... Kimisi traktörnan, kimisi eşeğiynan, kimisi davarnan... Davarı koydu giderdi önüne... Böyle kaçtılar hep, aynı gün... İkinci güne kadar kalmadılar, temizlendiler... Yaptıklarını bilirlerdi, yaptıkları katliamı bilirlerdi, onun için direnemediler. Zaten onlar geceden kaçtı... Biz gittik bir Rum bulduk Milya’da, yaşlıydı, haberi bile yoktu ne olup ne bittiğinden. Kaldıydı... Aldıydı asker kendini, götürdü Dörtyol’a, sonra da yollatılar Rum tarafına. Yaşlı bir Rum’du... Ben hiç tercih etmem ama allah sabırlık versin size, allah göstermesin, kimsemize göstermesin tabii, yazıktır gençlerimize...

Rumlar bizi daima engellerlerdi, korkuturlardı... Gene da siz inanırsınız ki geçineceksiniz bunlarnan? Söz veririm size... Öleceğim gerçi ama... Allah versin, geçinsin bütün millet... Ben güvenmem bu gavura, siz güvenirsanız güveniniz. Çünkü ilk geldiklerinde kapılar açıldığında eller hep dışarda, el sallarlardı, şimdi eller sallanmaz... Şimdi ben bir Urum öldüreydim acaba,  özür dilerim yani, seninle açık konuşurum, benim içim rahatlayacağdı, çok efkar ettiydim, hiç olmazsa bir tane olsun öldüreyim diye, sokacaklar beni içeri. Belki rahatlardım... Çünkü bilirdim suçu olmadığını ama... Suçlu gelmez buraya, onlar Leymosun’da bilmem nerde gezerler...Bu katliamları yaptırtan adam ..... köyünün muhtarıydı, nüzül olmuş, şimdi tekerlekli sandalyede gidermiş galiba, dili de ağzına girmez dışarıda kalırmış... O da “Ben bunları bunları yaptım, keşke yapmasaydım, bunları şimdi çekerim” demiş... Nasıl biz unutmayık, o da “Ben bunu yapmasaydım, bunlar olmazdı bana” diyebilir yani...

(Devam edecek)

 

(*) Bu yazı dizisi 7 Ekim 2004 tarihinden bu yana YENİDÜZEN gazetesinde yayımlanıyor. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org