Yeraltı Notları, 24 Ekim 2004

Sevgül Uludağ

 

ÖLÜMÜN KIYISINDAN DÖNENLER (6): Atlılar diye bir köy... (*)

ÖLÜMÜN KIYISINDAN DÖNENLER (6)

ÖLÜMÜN KIYISINDAN DÖNENLER (6)

Sevgül ULUDAĞ

 

***  1956’da EOKA’cıların kurduğu bir pusuda babası Şadan’ı, 1974’te Atlılar köyündeki katliamda, annesi Sadiye ve kızkardeşleri Ülkü ile Fatma’yı, Muratağa ve Atlılar’daki katliamlarda ailesinden 30 kişiyi yitiren Mustafa Şadanoğlu, öyküsünü anlatıyor...

Atlılar diye bir köy... (*)

 

Dörtyol’un az ilerisinde bulunan “Şadanoğlu” deri fabrikasında Mustafa Şadanoğlu’yla konuşuyoruz... Sonra onunla Muratağa, Atlılar ve Sandallar köylerine gidiyoruz...

Mustafa Şadanoğlu’nun yaşamı, bu ülkenin tarihi gibi: 1956 yılında babası Şadan, EOKA’cıların kurduğu bir pusuda öldürülmüş... Annesi yedi çocukla yaşam mücadelesinde ayakta kalmak için canını dişine takmış... Babasını kaybettiğinde Mustafa Şadanoğlu henüz dört yaşında, en küçük kardeşi de iki aylıkmış...

Hem çalışmış, hem okumuş... Yaz tatillerinde limanda, inşaatlarda, portokal bahçelerinde ve kendi köyü olan Atlılar’da çalışmış, okul masrafları için para kazanmış... 1974’te Atlılar’daki katliamda bu kez annesi Sadiye’yi, kızkardeşleri Ülkü ve Fatma’yı, teyzesini ve yeğenlerini yitirmiş... Muratağa’daki katliam çukurunda da ailesinden pek çok kişi varmış... Kısacası Mustafa Şadanoğlu’nun Muratağa ve Atlılar katliamlarında 30 civarında birinci dereceden yakını katledilmiş...

Bize Atlılar köyü ve kendi yaşam öyküsünü şöyle anlatıyor:

 

SORU: Kaç yaşındasınız Mustafa Bey?

ŞADANOĞLU: 52 yaşındayım, yani 1952 doğumluyum.

 

SORU: Atlılar nasıl bir köydü? Küçük bir köydü herhalde?

ŞADANOĞLU: Evet, Atlılar küçük bir köy... Genellikle çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşan bir köydü. Yaklaşık 55-60 nüfuslu bir köydü.

 

SORU: Karma bir köy değildi galiba...

ŞADANOĞLU: Sade bir Türk köyüydü.

 

SORU: En yakın köyler hangileriydi?

ŞADANOĞLU: En yakın köy bize Türk köyü olarak yine Sandallar köyüydü, doğumuzda da Limya köyü vardı, Rum köyüydü tamamen.

 

SORU: Sizin kaç kişilik bir aileniz vardı? Kaç kardeşiniz vardı? Anneniz, babanız ne iş yapardı?

ŞADANOĞLU: Biz aile olarak dokuz kişiydik, annem babam ve yedi kardeş idik. Babam 1956’da o dönem İngiliz yönetiminde sivil polis olarak görev yapardı...

 

SORU: Nerede çalışırdı?

ŞADANOĞLU: Mağusa bölgesinde İngiliz polisiydi. 1956’da onu Limya köyünde ona bir pusu kurarak Rumlar şehit ettiler. Ben o zaman dört yaşındaydım, en küçük çocuk iki aylıktı... Annem yedi çocukla birlikte tek başına kaldı.

 

EOKACILAR PUSU KURDU...

SORU: EOKA’cılardı herhalde?

ŞADANOĞLU: EOKA’cılardı. Zaten daha önceden bize büyüklerimizin anlattıkları, babam köyün en ileri gelenlerinden biriymiş, teşkilat, TMT kurulduğu zaman onun içinde görev yapardı fakat Rumlardan da çok tanıdık, arkadaşları olduğu için, İngiliz hükümetinde görev yaptıktan sonra artık ona bir pusu kurup ortadan kaldırmaya çalışmışlar...

 

SORU: Öldürenlerin kim olduğunu öğrenebildi miydiniz daha sonra veya aileniz öğrenebildi miydi? Veya köydekiler?

ŞADANOĞLU: Amcam isim olarak birkaç kişiyi söyledi ama ne kadar gerçek payı vardır bilemiyoruz. Zaten kapalı bir kutu... Büyüklerimiz de bu konuda bize pek konuşmadılardı...

 

SORU: Limyalılar mıydı yapan yoksa başka köyden birileri miydi?

ŞADANOĞLU: Limya köyünde vuruldu fakat o köyden miydi değil miydi bilemeyiz...

 

HEM ÇALIŞTI, HEM OKUDU...

SORU: Anneniz nasıl hayatta kaldı yedi çocukla? 1956’da kaybettiniz babanızı dediniz...

ŞADANOĞLU: 1956, 6 Haziran’dı... Babam o zaman İngiliz hükümetinde polis olduğu için o zaman bir maaş bağladılardı, toplu bir para verirlerdi, annem onunla köyde 30-40 tane koyun falan aldı, bir de maaşıyla, o şekilde geçinmeye çalışırdı. Biz zaten büyüdük sonra köyde köy işleriyle, bahçe işleriyle, başkalarının yanında gündelikçi olarak çalışarak, o şekilde hayatımızı devam ettirdik. Aydan aya annemin aldığı küçük bir maaşla geçinirdik.

 

BABASIZ BÜYÜMEK ZOR...

SORU: O zaman nasıldı babasız büyümek? Hep eksikliğini hissederdiniz herhalde...

ŞADANOĞLU: Muhakkak tabii, babasız büyümek her olayda insanın karşısına kendini çıkarırdı. Örneğin işte çocuklar arasında bile bir oyunda hemen dile getirilir o gibi şeyler. Artı, babanın eve katmış olduğu katkıdan dolayı her türlü, maddi olsun, manevi olsun, bundan mahrum kalıyorsunuz. Bunu her zaman hissedersin... Ariyeten babamız köyde sevilen,  sayılan,  tanınan bir kişi olduğu için...

 

SORU: Adı neydi?

ŞADANOĞLU: Şadan Karaahmet olarak bilinirdi babam... Biz de büyüdük sonra bize “Şadan” çağırırlardı, babamı tanıyanlar bize “Şadan” diye hitap ederlerdi...

 

SORU: Mustafa dedenizin adıydı yoksa?

ŞADANOĞLU: Mustafa benim annemin babasının adıydı, o şekilde.

 

SORU: Öteki kardeşleriniz kız mıydı, erkek miydi?

ŞADANOĞLU: Dördü kızdı, benimle beraber de üç oğlan, yedi kardeştik. En büyüğümüz dokuz yaşındaydı babam vurulduğu zaman, en küçüğümüz de iki aylıktı...

 

ATLILAR VE SANDALLAR BİRARADA

SORU: Sonra okula herhalde Atlılar’da gittiydiniz, yoksa?

ŞADANOĞLU: İlkokulu Sandallar İlkokulu’nda okudum, Sandallar ve Atlılar’ın müşterek bir ilkokulumuz vardı, şu anda müze olarak kuruldu, oraya giderdik. Ve hepimiz, ilkokul bir ve ilkokul son sınıf, hepimiz küçük bir odadaydık, bir öğretmenimiz vardı... Eskiden öyleydi...

 

SORU: Öğretmeniniz köyden miydi?

ŞADANOĞLU: Öğretmenimiz çoğunlukla Muratağa’da Hasan Nihat hoca vardı, rahmetlik oldu... Genelde o bizi okuttu ama Mustafa Can bey de okuttu, Baf tarafından bir öğretmen daha geldi okuttu. Hatırlayabildiklerim bunlar. İlkokulu Sandallar’da bitirdim... Ortaokula Namık Kemal Lisesi’ne gittim. Ortaokulda yurtta kalırdık Mağusa’da, bazan yurtta, bazan dayım vardı, onun yanında kalırdım. Çoğunlukla yurtta kalırdık, yazları köye gelirdik, köy işleriyle ilgilenirdik, üç beş kuruş katkısı olurdu ailemize, çalışırdık...

 

“BABAM ÇOK ŞEY BİLİRMİŞ...”

SORU: Diyelim ki hep şunu duyarız anlatıldığını: işte İngilizler Türkleri polis yazardı ve EOKA’cıların peşinden yakalamaları için gönderirdi, bu defa Rumlar da Türklere düşman olurdu falan... Bu tür bir takım olaylar oldu muydu babanızın yaşamında yani gitsin EOKA’cıları yakalamaya çalışsın falan yoksa, hiç konuşulduğunu duydunuz muydu?

ŞADANOĞLU: Amcamın anlattıkları bunlardı, önceden Rum arkadaşlarıyla beraber bahçelere gelirlerdi, silah gömerlerdi, silah taşırlarmış beraber - polis olduktan sonra bunları bildiği için babam artık kendisine cephe aldılar ve ortadan kaldırdılar. Rumların ne yaptıklarını çok çok iyi bildiği için...

 

SORU: Ortaokuldan sonra ne yaptınız?

ŞADANOĞLU: Liseye devam ettim, yine Namık Kemal’de... Lise son sınıfta mücahitlik dönemimiz de başladı, o zaman askere alırlardı bizi.

 

“ÇOĞU ÜNİVERSİTE MEZUNU ASKER OLURDU...”

SORU: Hangi seneydi askere başladığınızda?

ŞADANOĞLU: 1971’de askere başladık, hem okurduk, hem askerliğimizi yapardık. 1972’de mezun oldum, 1974’e kadar da gönüllü olarak mücahitlik yapardım. Üniversiteye gitmeyi düşünmediydim. Tabii o dönemde üniversite mezunlarının çoğu boştaydı, hatta çoğu üniversite mezunları gelip paralı asker olmuşlardı...

 

SORU: Çünkü iş yoktu...

ŞADANOĞLU: İş yoktu... Onları görünce biz de gitmek istemediydik...

 

“NEREDE İŞ BULURSAK ÇALIŞIRDIK”

SORU: Bu arada herhalde gene hayvancıklarınız vardı herhalde...

ŞADANOĞLU: Tabii, köyde vardı... Onlara yazın bakardık biz, hatta lise çağında limana gider çalışırdık, nerede iş bulursak, inşaatlarda, o şekilde, yaz tatillerinde kendi okul dönemi harçlığımızı çıkarırdık...

 

SORU: Rumca da bilir miydiniz?

ŞADANOĞLU: Çok az...

 

“İZİNLER İPTAL EDİLİYOR...”

SORU: 1974’te ne oldu?

ŞADANOĞLU: Ben 1974’te gönüllü askerdim. 15 Temmuz’da darbe yapıldığı zaman... Aslında şöyle diyeyim: 13’ünde ben izne çıkıyordum, köydeki köy işlerini yapmak için, o zaman hasat zamanıydı, hasat falan çıkarmak için izin almıştım. Bana izin verilmişti ama böyle bir olay olduğu için ben daha gitmeden, aynı gün izin kaldırıldı, kalmak zorunda kaldım.

 

SORU: Mağusa’da neredeydiniz?

ŞADANOĞLU: Mağusa’da kale içindeydim, Sakarya, Karakol, Baykal... Bölgelerdi, kanton, küçük küçük yerlerdi... Mağusa kale içindeydik, harp olduktan sonra hiçbir yere gidemedik, bütün sivil halkı da silah altına aldılardı, biz onlara ders verirdik, silah eğitimi... Bunun yanında nöbetler vardı...

 

ANNESİNİ SON GÖRÜŞÜ...

SORU: Köyle herhalde haberleşmeniz kesildiydi...

ŞADANOĞLU: Tabii... 15 Temmuz’da darbe olduktan sonra köyle irtibatımız kesilmişti... Yalnız bu arada bir günlüğüne açılmıştı, o gün köy otobüsü de gelmişti, annem de gelmişti Mağusa’ya, köydeki ihtiyaçlarını almak için ve bizi de ziyaret etmişti. Benim büyük kardeşim de askerdi, beraberdik. En küçüğümüz Tamer de Karpaz bölgesinde, Mehmetçik’te askerdi, tabii onu göremediydi, bizi gördüydü... O 18 yaşındaydı... Kızlardan ikinci olan kızkardeşim, o da Mağusa’daydı, anaokulu çalıştırıyordu, o da annemle birlikte köye gitmişti, tabii kader, herhalde onu da öyle çekti... Mağusa’daydı, adı Ülkü’ydü, o da 24 yaşındaydı...

 

SORU: 18 Temuz’da son görüşünüz oldu yani annenizi. Adı neydi?

ŞADANOĞLU: Evet... Adı Sadiye’ydi... O zaman 40 yaşlarındaydı... 20 Temmuz başladığı zaman hiçbir haber alamadık, arada bir haftalık ateşkes döneminde, ikinci harekata kadar, bir ara radyodan mesajlar gönderiyorduk, onlar bize gönderirdi, biz onlara gönderiyorduk... İyi olduklarını... Bu arada 23 ya da  24’ünde ateşkes olduğu zaman, köylülerin bir kısmını esir aldıklarını, yaşlılardan bir kısmını bıraktıklarını öğrendiydik... Yaşlılardan öğrendiydik ki köylüleri esir aldılar, bu üç köyden Muratağa, Sandallar, Atlılar’dan... Onlar gelmişlerdi Mağusa’ya kale içine... Onları ziyaret ettiğimizde onlar bize söylediydi erkeklerin esir alındığını... Esirler arasındaki yaşlıları ateşkes olunca bıraktılardı ve onlar Mağusa’ya geldilerdi.

 

“ELBİSELERİMİ YIKAYIP BOHÇA YAPTILARDI...”

SORU: Siz nasıl duyduydunuz köyde olanları? Gidebildi miydiniz?

ŞADANOĞLU: Köye gidemezdik, hiçbirimiz gidemedi... Bayrak Radyosu aracılığıyla mesajlar atıyorduk. Hatta ben köye gideceğim için, izne çıkacağım için, tüm sivil elbiselerimi falan köye gönderdiydim... Onlar bu arada bize bir fırsat bulur gönderirler diye... Yıkadılardı... İkinci harekattan sonra köye geldiğimizde bulduydum, bu giysileri yıkayıp bohça yaptılardı, içine not koydulardı “Biz iyiyik, merak etmeyin iyiyik” diye bir not vardı... Annemin, kızkardeşimin notuydu...

 

SORU: Sonra nasıl öğrendiniz Atlılar’da ne olduğunu?

ŞADANOĞLU: İkinci harekatta öğrendik. İkinci harekat bittikten sonra öğrendik... İkinci harekata kadar yalnız radyodan mesajlaşıyorduk. Bu arada sancaktarlığa, komutanlığa bildirdik ki bu köyde kadınlar yalnızdır, savunmasızdır, bir yolunu bulup koruma altına alınız diye. Bize verdikleri cevap “Biz daha çok tehlikedeyiz, onlar bizden daha güvendedir, nasıl içeri alalım?” diye... Herhangi bir çalışma yapılmadıydı. Maalesef bir çarpışırken, onlar köyde masum bir şekilde, öldürüldüler...

 

“KALTİAMI RADYODAN ÖĞRENDİM, HABERLERDE”

SORU: Hangi gün olduydu Atlılar’ın katliamı?

ŞADANOĞLU: 14 Ağustos’ta, ikinci harekat başladığı zaman oldu. Biz 16’sında öğrendik köyde birşey olduğunu... En büyük kardeşim bir arkadaşıyla fırsatını buldular... O da Mağusa’da askerdi. Yalnız 15’inde Mağusa’ya askerler geldiği zaman biz askerlerle birlikte Maraş bölgesini kontrol altına aldıydık, arazideydim ben. Kardeşim arkadaşıyla bir fırsatını bulup köye gittiler ve buldulardı onları fakat bana söylemedilerdi. 16’sının öğleniydi, ben radyodan öğrendim haberlerde. Öğrendikten sonra büyük bir şok geçirdiydik...

 

SORU: Sonra ne zaman gittiydiniz köye?

ŞADANOĞLU: Ben köye 3-4 gün sonra gittim... Başka bir köylümüz vardı yine, o köydeki hayvanlarımızı, malımızı mülkümüzü toparlamamız için sancaktarlık bize izin verdiydi, köye gönderdiydi bizi. Aşağı yukarı 10-15 gün kadar kaldıydık köyde...

 

ÇUKURDA KADINLAR VE ÇOCUKLAR VARDI

SORU: Ne hissettiydiniz köye gittiğinizde?

ŞADANOĞLU: Ben radyodan öğrendiydim öldürüldüğünü fakat köye gittiğimizde bulduk kendilerini, çukurun içerisinde, üzerileri örtülü - balalarla örttülerdi.

 

SORU: Kaç kişi vardı çukurda?

ŞADANOĞLU: Aşağı yukarı bizim Atlılar’da ya 32 ya 35 kişi...

 

SORU: Peki bunlar hep kadınlar, çocuklar ve yaşlılar mıydı?

ŞADANOĞLU: Kadınlar, çocuklar... Bir tek bir adam vardı, ötekiler hep çoluk çocuk... Bu şekildeydi...

 

SORU: Hepsi Atlılar’dandı...

ŞADANOĞLU: Atlılar’dandı... Yalnız amcamın torunu vardı Limasol’dan, onun torunu ziyarete geldiydi, o vardı, bir de Ali Çerkez vardır, o Lefkoşa’daydı, bizim köyden bir hanım tutardı, onun oğlu da bizim köydeydi. Yabancı olarak o ikisi vardı...

 

AİLESİNDEN 30 KİŞİ ÖLDÜRÜLDÜ

SORU: Sizin anneniz Sadiye dediniz...

ŞADANOĞLU: Annem Sadiye, kızkardeşlerim Fatma ve Ülkü... Fatma 20 yaşındaydı, Ülkü 24 yaşındaydı... Annem, iki kızkardeşim şehit oldu. Teyzem Rahme, amcamın hanımı Fatma, Soncan ve Şükran iki kızı, oğlu Örümsal ve torunu Nazım, bunlar şehit olduydu... Birinci yeğenlerimizdi bunlar...

 

SORU: Muratağa’daki çukurda sizin aileden biri var mıydı?

ŞADANOĞLU: Muratağa’daki çukurda annemin iki kızkardeşi vardı. Annemin kızkardeşi Ayşe teyzemiz, onun iki kızı vardı Cemaliye ve Fatma. Cemaliye’nin yanılmıyorsam 7-8 çocuğu Cemaliye’yle beraber, 3 çocuğuyla beraber Fatma ve beyi şehit oldu... Beyinin adı Erdoğan. Annemin dayısı vardı Derviş, onun hanımı, iki kızı, büyük kızının çocukları vardı, o da iki ya üç çocukla beraber şehit oldu. Başka bir yeğeni vardı annemin Mustafa abi derdik kendisine, o, hanımı ve kızıyla beraber şehit oldu... Annemin kardeşi, kocasıyla beraber... Aşağı yukarı 30 civarı şehidimiz oldu bu iki köyden, bizim aileden...

 

“SEVİNEMEDİK, NETİCEDE ZARAR GÖREN BİZ OLDUK...”

SORU: Ne hissettiniz köye gittiğinizde, o çukuru gördüğünüzde? Neydi duygularınız? Ne yapmak istediniz?

ŞADANOĞLU: Şimdi şöyle - mesela biz Mağusa’daydık, Mağusa kurtulduğu zaman herkes sevindi, ailesine, çoluk-çocuğuna koşuyor, kardeşlerine sarılıyor, sevinç yaşıyordu... Tabii biz uzakta olduğumuz için, köyün esir olduğunu da bildiğimiz için burukluk vardı içimizde. Duyunca da böyle birşeyler olduğunu, dibelik yıkıldık, hiçbir sevinci yaşayamadık, biz savaştık, çarpıştık ama neticede zarar gören yine bizler olduk... Tabii insan sevdiklerini bulamayınca, göremeyince üzülüyor... Çünkü doğup büyüdüğün yerde, köylülerin, kendin, ailen, bütün yaşam boyunca yaşamış oldukların - acı veya tatlı şeyler - hepsi bir anda insanın gözü önünde... Bunların hepsi canlanıyor... Yokluğu da olunca...

 

SORU: Ne yaptıydınız sonra?

ŞADANOĞLU: Aşağı yukarı bir onbeş gün köyde kaldıydık...

 

“HER AN ÇIKIP GELECEKLER GİBİYDİ...”

SORU: Evde ne hissederdiniz? Herhalde bir boşluk...

ŞADANOĞLU: Muhakkak, her an işte kardeşlerini görürmüş gibi, anneni... Akşam olur, sabah olur, oturacan bir yemek yiyecen, onlar çıkıp gelecek gibi hislere kapılır insan... 30 Ağustos’tu sanırım veya 29 Ağustos... Muratağa’nın katliam çukuru bulunmadıydı, onların belli değildi, bizim bulunmuştu. Onları bulduyduk, onları tek tek çıkardıydık, orada da aynı acıları yaşadık gene. Onlar çok korkunçtu, yakılmıştı da cesetler... Mezarlar açılırken ben bizzat oradaydım ama bizim köyün mezarı yeni olduğu için açılmadıydı... Ben Ekim ayının ilk günü terhis olduydum ve Türkiye’ye tahsile gittiydim, bizim köyde mezarlar Kasım ayında açıldıydı... Orada bulunmadıydım, görmediydim...

 

KÖYDEN BİR KİŞİ SAKLANMIŞ...

SORU: Ne olduğunu öğrendiniz mi Atlılar’da? Nasıl olduğunu öğrenebildiniz mi?

ŞADANOĞLU: Şimdi bir köylümüz vardı, o gün, 14 Ağustos sabahı, Piperisterona köyünden bir Rum’un bahçesi vardı, portokallıkları vardı ve biz orada çok çalıştık, gidip bahçeyi sulardık yaz tatillerinde. B... Z...’ydi adı. O gelip o köylüyü almış ve kendi portokal bahçelerinin içine götürmüş, saklamış... Demiş ki “Sen burada kal, bir tarafa gitme, gelip seni tekrar alacağım. Muratağa’da öldürdüler birkaç kişiyi, seni de öldürmesinler” demiş...

 

HANIM ABA’NIN EVİNDE UYURLARMIŞ...

SORU: Köyden birini aldı ve sakladı...

ŞADANOĞLU: Bir tek kişiyi... Tabii onu ne amaçla aldı? Gerçekten korumak amaçlı mı? Yoksa kendi payına mı ayırdı öldürmek için, bilemeyiz... Tabii köylüler de esir olduktan sonra, köyün ileri gelenlerinden Hanım Aba dediğimiz kadının evinde toplanırlarmış, gece hep orada yattıklarını öğrendik...

 

14 AĞUSTOS SABAHI ALMIŞLAR...

SORU: Herhalde büyük bir evdi...

ŞADANOĞLU: Büyük bir evdi, köyün ortasındaydı. Daha güvenilir. Edindiğimiz bilgiye göre hepsi orada kalırlarmış, gece Rumlar gelip devriye yapar, taciz edermiş kendilerini. Onlar hepsi bir yerde kalırlardı. O gün sabahleyin hepsini bulmuşlar, 14 Ağustos sabahı... Ellerinden bağlamışlar kendilerini... Katliam yaptıkları çukur kısmında, bizim ev oradadır, köyün sonundadır. Bizim evin önünden geçip gidilirdi... Kardeşim harekattan sonra geldiği zaman - hani geldiler buldular kendilerini - bütün sepetleri, ekmekleri, hatta küçük çocuklar vardı, onların sütleri bile - herşeyi bizim kapının önüne koymuşlar. Orada buldulardı kendilerini... Aşağı yukarı 700-800 metre uzaklığında bizim evden bir çukur vardı, orada öldürdüler kendilerini...

 

SORU: Zaten orada bir çukur vardı... Ne çukuruydu o?

ŞADANOĞLU: Kamışlık bir yerdi, bölge olarak çukurca bir yer vardı, kamışlık da vardı, görülmesin diye herhalde orayı seçtiler...

 

SORU: Kimlerin yaptığını araştırdınız mı?

ŞADANOĞLU: Söylenenler Piperisterona köyündeki Rumlar’mış...

 

SORU: O köyde EOKA güçlüydü galiba...

ŞADANOĞLU: Evet...

 

TÜRKİYE’DE DERİCİLİK OKUYOR...

SORU: Sonra Türkiye’de ne yaptınız?

ŞADANOĞLU: Ben Türkiye’de okula gittim, Dericilik Araştırma Eğitim Enstitüsü’ne gittim. Üç yıllık eğitimdi, oraya gittim okudum. Dericilik okudum...

 

SORU: Tesadüf müydü bunu seçmeniz?

ŞADANOĞLU: Tesadüf oldu...  Dericiliği seçmem aslında tesadüf oldu. Ben lise çağında atletizmle uğraşırdım ve Mağusa bölgesinde, Kıbrıs’ın meşhur atletlerindendik,  rekorlarımız vardı...

 

SORU: Ne koşardınız?

ŞADANOĞLU: 400, 800, 1500, 3000 metre... Genelde mukavemette koşardım, okullar arasında 400’ü seçerdim, program öyle uyardı diye... Ama 3 bin ve yukarısını koşardım... O zaman Atletizm Federasyonu Başkanı Ayer Kaşif bey vardı, bilmem hatırlar mısınız?

 

SORU: Hatırlarım...

ŞADANOĞLU: Federasyon başkanı oydu ve onun bayağı yardımı oldu, tavsiyesi oldu... “Dericiliğin geleceği parlaktır, sen git oraya” dedi. İstanbul’a gittik, o zaman ilk öğrencilerdendik. Dericilik Enstitüsü yeni açılmıştı. Birleşmiş Milletler’in katkısıyla kurulmuştu Türkiye’deki dericilik sanayisinin gelişmesi için... İlk olarak açılmıştı bu, ilk mezunları biziz...

 

SORU: Üç senelikti?

ŞADANOĞLU: Evet, hem teorik, hem pratik... Dönemin de birincisi geldiydim ben...

 

SORU: Maşallah!

ŞADANOĞLU: Tabii ilk yıl çok zorluk çektiydim ben, bu olaylar beni etkilemişti, sınıfta hoca ders verirdi ama ben...

 

SORU: Başka bir yerdeydiniz...

ŞADANOĞLU: Lisede gördüğümüz dersleri anlamıyordum yani, tamamen etkilenmiştim ama ikinci dönem attıydım, toparladıydım kendimi. Okuldan mezun olduktan sonra okulun tavsiyesiyle yine İstanbul’da iş buldum, orada kaldım, çalıştım, 1988’e kadar çalıştım. 1988 birikimlerimizle gelip burada işyerimi kurdum...

 

SORU: Bu fabrikayı...

ŞADANOĞLU: Evet...

 

DERİ FABRİKASI KURDU

SORU: Bu deri fabrikası mıydı daha önce?

ŞADANOĞLU: Hayır... Soba fabrikasıydı, sandalye-masa, soba fabrikasıydı... Ben kiraladığımda ambar olarak kiraladım, Türkiye’den getirmiş olduğum makineleri kurdum, o şekilde burada başladım dericiliğe...

 

SORU: Şirketinizin adı nedir?

ŞADANOĞLU: “Şadanoğlu Deri Sanayi Ltd.”... 1988’den beri faaliyet gösteririz.

 

SORU: Türkiye’ye ihracat yaparsınız herhalde...

ŞADANOĞLU: İhracatımız tamamen Türkiye’ye... Daha önce 1993-94 yılına kadar içte konfeksiyoncu bir arkadaşımız vardı, ona da veriyorduk deri... O da kapatınca, tamamen Türkiye’ye yöneldik. Bütün çalışmalarımız bu yönde...

 

SORU: Evlisiniz...

ŞADANOĞLU: Evliyim, iki kızım var. Büyük “Sadiye Eylül”, küçük de Ezgi... Eylül Doğu Akdeniz Koleji’ndedir, bu sene son sınıf, bitirecek...

 

SORU: Yani 16 yaşında birşey...

ŞADANOĞLU: 16 yaşında... Ezgi de Doğu Akdeniz İlkokulu’ndadır, bu sene bitirecek...

 

SORU: O da 11 yaşında falan...

ŞADANOĞLU: 10 yaşında...

 

“BEN ÇOCUKLARIMA DÜŞMANLIK AŞILAMIYORUM”

SORU: Onlara ne alıştırırsınız? Ne söylersiniz Kıbrıs’la ilgili?

ŞADANOĞLU: Ben tabii aslında, tabii köye gidiyoruz, mezarlıkları ziyaret ediyoruz veya annemin resimlerini gösteriyoruz ama ben genelde bir düşmanlık aşılamıyorum, günün koşullarında yapılması gerekenlerde, bizimkilerin de bu olaylarda kurban gittiğini anlatıyorum... Bir düşmanlık olarak görmüyorum. O günlerde babam, annem, bütün ailemiz öldürüldü ama benim şahsi düşüncem bugünkü günde, tamamen siyasilerin yapmış olduğu hatalardan dolayı, bizler de zarar gördük ve bunu çekiyoruz çünkü biz bir de şunu öğrendik: Annan Planı’yla ve sonrası gelişen tüm olaylarda, herşey “Mal-mülk” için kavgaymış! İnsan değeri değil, yani insan üzerine yapılmadı, insanlar telef oldu, öldü ama örneğin bizler, ben şahsen birşey beklemiyordum, devletten gidip birşey istemedim... Ama geriye kalan bu şehitlerin bırakmış oldukları geridekilere hiçbirşey yapılmadı... Evet birşey istemeyiz ama, birşey kazanıldıysa, bir devlet kurulduysa, o devletin yapılanmasında şehitler ön plandaysaydı onların da gereği yapılmalıydı diye düşünüyorum... Bunlar yapılmadı ve bugünkü kavga da yani gene Annan Planı’nda mal-mülk...  Andrea’nın veya Ahmet’in Mehmet’in mallarının paylaşımı ne şekilde yapılacak, onları gördük tabii ki!...

 

“HUZURLU BİR KIBRIS ARIYORUZ”

SORU: Nasıl bir Kıbrıs istersiniz çocuklarınız için?

ŞADANOĞLU: Vallahi biz acılar içerisinde büyüdük... Çocukluğumuzu bilmedik, gençliğimizi bilmedik, orta yaşa geldik, onu da halen daha binbir eziyetle yaşıyoruz. Barış içerisinde, kardeşçe, huzurlu bir Kıbrıs arıyoruz yani. Başka birşey aradığımız yok. Bizim yaşadığımız acılar yaşanmasın -  ama bu tek taraflı değil. Karşı tarafın, Rum tarafının gençleri de bu şekilde düşünmeleri lazım ki birlikte olabilelim...

 

KIBRISLIRUMLARA MESAJ

SORU: Kıbrıslırumlara ne mesaj vermek istersiniz, geneline?

ŞADANOĞLU: Genele geçmişten ders alarak geleceğimizi birlikte kuralım ve beraber yaşamanın yollarını arayalım. Zaten bunu ancak biz yapabileceğiz, dışarıdaki güçler, gerek Türkiye, gerek Yunanistan ya da Avrupa ülkeleri veya Amerika bunu sağlayamaz bize. Onlar bazı kriterleri koyarlar ortaya ama burada yaşayacak olan ve içiçe olacak olan bizleriz. Bunu biz başarmalıyız yani, birbirimize kin gütmememiz lazım beraber yaşayabilmemiz için... Çünkü küçük yerdir, ada, Kıbrıs adası, yalnız Rum’un değil, yalnız Türk’ün değil, müşterek, ikimizindir... Burada en iyi şekilde yaşamamızı öğrenmeliyiz diye düşünüyorum...

 

SORU: Benim sormadığım, sizin son olarak eklemek istediğiniz birşey var mı?

ŞADANOĞLU: Bilmem... Bizim Atlılar köyü olarak 1956’da babam şehit oldu, 1958’de yine üç kişi daha köyde öldürüldü... 1956’lardan beri bizim köy Rumların namlusunun ucundaydı hemen hemen. 1958’de de köyümüz üç şehit verdi... Köye karşı bilemem tabii, neden bunlar böyle oldu? Devamlı Rumlar’ın hedefindeydi bizim köyümüz... Hatta ben tabii askerdim, yine bulunamadıydım ama köyün camisi yeni yapıldıydı, 1974’te bittiydi...

 

SORU: Hangi aydı? Hatırlar mısınız? 1974 Temmuzu’ndan önce miydi?

ŞADANOĞLU: Önceydi... Hatta açılışı yapıldığında, köylüler hepsi bir defa namaz kılabildiler içinde ve bu olaylar başladı. Söylemişler yani... “Yani demek isterdiniz köyünüze...” duyardık o şekilde. Belki o da mı onları kamçıladı, yani caminin yapılışı da mı? Bilemiyorum...

 

SORU: Şimdi aileden kim kaldı geriye? Siz kaldınız...

ŞADANOĞLU: Benden başka iki erkek kardeşim var, iki tane de kızkardeşim vardır. Kızkardeşimin bir tanesi Lefkoşa’dadır, bir tanesi Girne’de...

 

SORU: Çünkü onlar köyde değildi...

ŞADANOĞLU: Köyde değildi... En büyük ablamız, Lefkoşa’da Kızlar Yurdu’nda çalışırdı. Adı Emine. Orada çalışırdı diye, orada kaldıydı. Sevilay, Güçsüzler Yurdu’nda hemşirelik yapardı, o da orada kaldıydı. Biz üç erkek askerdik, o şekilde kurtulduk. Birimiz Galatya’daydı, ikimiz de Mağusa’daydık...

 

HEP KADIN VE ÇOCUKLARDI...

SORU: Bütün aileden beş kişi... Atlılar’ın toplu mezarı açıldığında siz Türkiye’deydiniz...

ŞADANOĞLU: Evet... Söylediklerine göre Kasım ayında açılmış, tanınmaz haldeymişler. Hepsi tek tek değil, toplu götürülüp konmuş yani... Beklettiydiler çünkü yeni kokuşmuştu, parçalanırlardı, açılamıyordu yani. Muratağa’nın yakıldıydı cesetler, çöplük diye bir yer vardı, o çöplüğün içerisine gömdüler ve yaktılardı cesetleri, çoğu ceset yanmıştı orada... Onun için o kadar hassas birşey, koku yoktu orada. Atlılar’ın toplu mezarında 10-11 günlük bebek vardı. Daha çok kadınlar-çocuklardı... Bizde köyde esir alınmayan bir erkek vardı, onu da Rum sakladı. Bir tane de yaşlı karı-koca vardı, onları bıraktılardı evde, götürmedilerdi, yürüyemezlerdi, o ikisi kaldıydı. Ötekiler hep kadın ve çocuklardı...

 

SORU: Paylaştığınız için teşekkür ederim...

ŞADANOĞLU: Ben teşekkür ederim...

 

(Devam edecek)

 

(*) Bu yazı dizisi 7 Ekim 2004 tarihinden bu yana YENİDÜZEN gazetesinde yayımlanıyor. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org