Yeraltı Notları, 28 Ekim 2003

Sevgül Uludağ

 

Kukla tiyatrosu...

Annelerimiz eski hırkaları söküp yeni hırkalar örerdi bize – eski giysilerden paltolar diker, kol ağızlarına birer kürk parçası takar, diktikleri elbiselere dergilerden yağlı kağıtlara desenler kopyalayıp süslemeler işlerdi...

Soğuktu, üşürdük – çoğu zaman elektrikli sobayı çalıştıracak paramız olmazdı. Gazyağlı Aladdin sobamız da yoktu... Bu yüzden akşamları battaniyelere sarılır, televizyonda ne varsa onu seyrederdik: Peyton Place, the Man from Uncle, Avengers, The Saint...

Mutlaka sıcak bir çorba olurdu, daha çok mercimek: Diyanisli... Annem harika öyküler anlatırdı mercimek çorbasıyla ilgili: okuluna bir müdür gelmiş, 80 küsur yaşlarındaymış, cildi pırıl pırılmış falan... Adama sormuşlar gençliğinin sırrı ne diye – o da hergün mercimek çorbası içtiğini söylemiş...

Şimdi düşünüyorum da belki de bunlar “züğürt tesellisi”ydi...

Yoksulduk, savaş çocuklarıydık...

Savaş sokağımızdaydı – üst kat duvarlarındaki kurşun delikleriydi... Bir çıkmaz sokaktı savaş: sonu barikatla, kum torbalarıyla bitiveren, varillerin sırıttığı bir ölübölge...

Savaş çocuklarıydık, bu yüzden yumurta, süt, tereyağlı ekmek önemliydi...

Çağlayan İlkokulu’nda yoksul çocuklara dağıtılan birer dilim tereyağlı ekmek ve bir bardak süt çok lezzetli gelirdi bize... Heyecanla beklerdik öğretmenimizin ekmek dilimlerine Blue Band margarin sürmesini... Süttozu bile muhteşem gelirdi o zamanlar – tanıdık bir dost gülümsemesi gibiydi...

Bu yüzden arada bir yediğimiz corn flakes önemliydi.

Bu yüzden oyuncaklar birer kimliğe sahip dostlarımız gibiydi: yılbaşında Gülter ablanın armağan ettiği porselen çay takımı, Irlandalı Irene’in gönderdiği uzun bacaklı Barbie bebek ya da Ahmet abinin Bonn’dan gönderdiği, canlı kanlı Levent bebek, vazgeçemeyeceğim oyuncaklardı... Yakın birer dost gibiydiler...

Ama kendi oyunlarımızı da yaratmasını bilirdik.

Komşumuz Özgül ablanın evinde yapardık bunu: onlar kalabalıktı, ben yalnızdım. Mukaddes, Mustafa, Zehra, Leman, Füsun – tam beş kardeşti onlar – benimse abim ve ablam büyümüşler, alıp başlarını gitmişlerdi. Bu yüzden yalnız büyür, kalabalık ailelere hayranlıkla bakardım... Bu yüzden beş çocuklu bu aile büyülerdi beni...

Bir ayakkabı kutusu alır, kağıttan figürler keser, beyaz bir çarşaf gererdik... Işıkları söndürür, bir el fenerini kestiğimiz figürleri yerleştirdiğimiz ayakkabı kutusuna tutar, onları oynatırdık. Bir kukla tiyatrosuydu bu,

Çağlayan’da, savaşın böldüğü bir çıkmaz sokakta oynatılan bir gölge oyunu...

Belki de çevremizdeki şiddetle başetmenin yöntemini bulmuştuk: savaşla büyüyorduk, barikatlarla, dikenli tellerle, büyüklerin anlattığı binbir savaş öyküsüyle... Savaşta ölenlerin, yaralananların, dağlarda mücahitlik yapanların öyküleriyle... Kurşun sesleriyle... Raşın günleriyle... Karartma geceleriyle... Tüm bunlar çocuk ruhumuzu kızgın birer demir gibi dağlıyordu... Oyunlarımız bu yüzden masumdu: şiddetle başetmenin yöntemiydi yaratıcılık, kahkaha... Savaşın çaldığı masumiyetimizi geri almaya çalışıyorduk. Kuklu tiyatrosu oynatıyorduk... Kendimizi oyunun yönetmeni yapıp olayları kontrol altına almaya, yorumlamaya çalışıyorduk...

Hala aynı çıkmaz sokakta yaşıyorum – hala kalabalıkların cıvıltısını seviyorum... Bir keresinde genç arkadaşım Meş, bu huyumu anlayamadığını ima etmişti – neden ille de kalabalıkları seviyordum? Neden yalnız yemiyordum yemeğimi? Uzun bir öyküydü bu, anlatmaya zaman bulamamıştım... Canyoldaşım bu huyumu olduğu gibi kabul etmişti. Annem bende babamı görür gibiydi: herşey paylaşılmalıydı... Yalnız bir çocuğun kardeş özlemiydi belki... Belki sevgiyi çoğaltmaktı derdim... Belki de bütün özlediğim savaşın dokandığı bir sokakta duvardaki kurşun deliklerine sızıveren kalabalık çocuk kahkahalarını geri getirmekti...

Artık Özgül ablanın oturduğu sarı taştan, mermer döşeli o harika ev yok, yerinde kocaman bir apartman büyümüş... Rum tarafına her geçişimde, önünde balkonu, narin sütunları olan, bahçesinde mutlaka bir kök yasemin ekilmiş eski evlere özlemle bakıyorum... Yoksul çocukluğumda yarattığımız o harika oyunlar geliyor aklıma... Eski bir Kıbrıs’ın, bir karaktere sahip oyuncakların, kendi yarattığımız oyunların gölgesini taşıyorum yüreğimde. Bir kukla tiyatrosunun izlerini...

Belki yaşadığımız günler geri getiriyor bu anıları: gölge oyunlarını, kukla tiyatrolarını, yoksulluğun ortasında çocuk kahkahalarını...

Belki yaşadığımız gölge oyunlarında kimin hangi rolü oynamaya çalıştığını kestirmeye çalışırken, elimde kocaman makas kağıttan kestiğim figürleri düşünüyorum...

Kukla tiyatrosunda sözcükler değişiyor, oynanan roller değişiyor. Daha dün kadar yakın bir yerlerde şu sakallı figür psikolojik savaşı yürüten baş manipülatör değil miydi? Henüz dün kadar yakınlarda şu ekranlarda boy gösteren gözlüklü adam, barışı savunanları yerden yere vurmuyor muydu? Bugün İspanya’da isyanları oynayan adam, 15 yıl önce aynı isyanları oynayanları kendi partisinden kovmamış mıydı?

Şu fotoğraftaki bayrakları kim yazmış masaya?

Kim kesmiş figürleri kocaman bir makasla?

Kim konuşturuyor kuklacıkları?

Kim tutuyor feneri?

Aynı kuklacıklara farklı sözcükleri söyleten, duruma göre rol biçen gölgelerde gizlenmiş esas oyun yönetmeni kim?

Sokağın ortasında ülkücülerin dövdüğü gazeteciye tepki göstermeyenler, hangi replik uyarınca kesilen yayın karşısında feveran ediyor? Gazetecinin hangi partiye ne kadar yakın ya da ne kadar uzak olduğuna göre mi şekilleniyor tepkiler? Dayak atmakla yayın kesmek arasında herhangi bir fark var mı? Her ikisi de gazeteciyi susturmak için yapılmıyor mu?

Prensipler unutulduğunda, geride yalnızca ezbere geçirilecek roller kalıyor elimizde – üstelik bu rollerin dağıtımında hiçbir söz hakkımız da olmamış!

Karpaz’da avdayken karşılaştığı bir göçmenin söylediklerini anlatan arkadaşım herşeyden o kadar emin ki: filancaya falanca talimat vermiş diye sahneye çıkmış... Falancanın talimatı uyarınca filan köyde kitle olarak şu partiye oy verilecekmiş...

Ona “Uçuyorsun!” diyorum...

“Yapma!” diyor...

Bir kukla tiyatrosu bu...

Bir farkla: çocukluğumda oynadığım oyunlar bir çocuk kahkahasının içtenliğini taşıyordu, hesapsız kitapsızdı... Yalnızca savaş denen şiddetin ortasında kendini ifade etmek için vardı...

Bugün artık herşey hesaplı kitaplı...

Yüreğimdeki sızı belki de bundan...

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org