Yeraltı Notları, 29 Ekim 2004

Sevgül Uludağ

 

ÖLÜMÜN KIYISINDAN DÖNENLER (7) - Feslikan kokulu Aşşa...(*)

ÖLÜMÜN KIYISINDAN DÖNENLER (7)

ÖLÜMÜN KIYISINDAN DÖNENLER (7)

Sevgül ULUDAĞ

 

Feslikan kokulu Aşşa...(*)

 

Gazeteci Hasan Kahvecioğlu’nun anılarında Aşşa  feslikan kokusudur... Feslikan, yetiştirmesi zahmetli, kolay kolay yerini sevmeyen, bir kez küstü mü bir daha açmayan, ille de herşeyi - güneşi, toprağı, suyu ve gölgesi - tamam olması gereken Kıbrıs’ın muhteşem kokulu çiçeklerinden...

Hasan Kahvecioğlu Aşşa’yı şöyle anlatıyor:

 

“AŞŞA FESLİKAN KOKUSUYDU...”

“Aşşa’yı ben feslikan kokusu olarak hatırlarım... 1974 yılının hemen öncesinde Sinde’ye nişan olmuştum. 1973’ün Ekim ayında, Söğüda hanımla nişan olmuştuk... Henüz Öğretmen Koleji’nde öğrenciydik ikimiz de... Köy otobüsüyle Lefkoşa’ya gider gelirdik. Mutlaka her gün Paşaköy’den yani Aşşa’dan geçerdik... Paşaköy’ün orta yerinde, siyah giysiler içinde, tipik Kıbrıslı bir yaşlı kadın vardı... Benzin istasyonunda kadın, otobüsün yakıt aldığı süre içinde köy otobüsünün kış mevsiminde çoğu zaman buzlanmış camlarını tıklardı ve o camlar açılırdı... Biz genç ve yeni nişan olmuş görünümümüzle kadının dikkatini çekerdik... Kadın oraya çok hoş biçimde dizdiği paslı tenekelerde feslikan yetiştirirdi... Feslikanlar sürekli onun kontrolündeydi... Akşamüstü geçerken de bunu görürdük, kadın onlardan büyük keyif alırdı, lastiği takar onları suvarırdı... Onlardan keserdi... Bize her gün feslikan çiçeği uzatırdı otobüsün penceresinden kadın... Genç sevgililer, genç insanlar bu duyguyu daha farklı algılarlar... Aşşa katliamı dendiğinde aklıma hemen bu kadın geldi... Bu kadın var mıydı? Bize feslikan veren kadın acaba şimdi ne yapıyor diye düşündüm... Daha sonra ben yollar açıldığında ve Lisi’ye ve Aşşa’ya gittiğimde, bu benzin istasyonunu ziyaret ettim, baktım bakalım... Ama gerçekten her taraf talan edilmişti...”

 

“AŞŞA’YA KAÇSAN SAVAŞ, AŞŞA’DAN KAÇMASAM ÖLÜM...”

Aşşa şiirlerdeydi ve bir filmcinin, Derviş Zaim’le birlikte yarın akşam Ledra Palace’ta saat 8’de gösterilecek Kıbrıs’taki katliamları konu alan “Paralel Yolculuklar”ı çeken Panikos Hrisantu’nun anılarındaydı... “Aşşa’ya kaçsan savaş, Aşşa’dan kaçmasam ölüm...” diyordu anılarında... Panikos Hrisantu, şair/yazar Sezai Sarıoğlu’na, Aşşa’yla ilgili anılarını şöyle anlatıyordu:

“14 Ağustos 1974’teki ikinci çıkarmada izinliydim. Birincideki gibi yine Değirmenlik köyündeki evimde uyuyordum... Yine beni babam uyandırmışı... Yine savaş “başladı” demişti... Yine ilkinde olduğu gibi küfür ederek uyanmıştım. Evdekilere, “Ben dönmemek üzere gidiyorum, siz de kaçın ve dönmeyin” diyerek çıktım. Karamanlis’in; “Gerekirse uçak yollarız” sözleri aklında olan babamın ilk işi Yunanistan uçaklarının gelip gelmediğini anlamak için gökyüzüne bakmak olmuştu. Mahallenin sonuna varınca köyüme veda ettiğimde ölü ve yaralı askerler gelmeye başlamıştı bile. Ölüleri gömüyorlar, yaralıları hastaneye olarak kullandıkları bir eve yerleştiriyorlardı. EOKA-B’ci olan köydeki polisler ise, hamasi nutukları atıyorlardı. Savaştan kaçan askerler, “Türkler ilerliyor, beş kilometre uzağımızdalar” diyorsa da dinleyen yoktu. Bir zaman sonra bir başka asker, “Türkler iki kilometre uzakta” dediğinde babamın arkadaşı olan çok fanatik bir EOKA-B’ci bana; “Ödlek olmayalım, burada kalalım ve savaşalım” demişti. Büyük bir felaketin geldiğini hissetmiştim ama EOKA-B korkusundan kimse köyden ayrılamıyordu. Biraz sonra bir başka asker gelerek, “Türkler yarım kilometre uzaklıkta” deyince, o EOKA-B’ci “Ben hastaneye gidip yaralılara bir bakayım!” diye gitti. Bunu fırsat bilerek bir otobüse on beş kişi binerek köyden uzaklaşmaya başladık. Polis land roverine binerek kaçmaya çalışan başka insanlar kayboldu ve bir daha izlerine rastlanmadı. Yollar otomobilimize binmek için can havliyle koşturan askerlerle doluydu. İşin en trajik yanı, “Kaçmayın!” diye kahramanlık nutukları atan EOKA’cı polisin herkesten önce kaçmasıydı.”

 

“KEBAP KOKULARI İÇİNDE AŞŞA...”

“Böylece Aşşa’ya (Paşaköy) köye vardık. Orada babamı da bulduk... Aşşalılar, “kebap geleneği”ne uyarak kaçan askerler ve siviller için fırınları yakmışlardı bile. Pek çok insan durumun vahametinin farkında değildi. Ben başından itibaren kaygılı olduğum ve olacakları aşağı yukarı sezdiğim için “Buraya da gelecekler, kaçalım” dedimse de sesimi kimseye duyuramadım. Daha önceki çatışmalardan sonra evlerine dönen köylüler, “Burada kalalım, yarın evimize döneriz” diyerek topraklarından uzaklaşmak istemiyorlardı. Çünkü, darbe ve işgal sonrası olanları, daha önceki çatışmalarla karıştırıyorlardı. Bir yandan kebaplar pişerken. bir yandan “kaçalım, kaçmayalım” tartışmaları sürürken ansızın Türk tankları köye girdi. Askerler ve siviller büyük bir panik ve çaresizlik halinde, bağıra-çağıra kaçmaya başladı. Biz, yakına park ettiğimiz otomobilimize binerek hızla uzaklaştık. Büyük bir felaketti, insanlar, kadınlar, çocuklar, can havliyle otomobillere binmek istiyor ama başaramıyorlardı. Akşam üstü İngiliz üstlerine vardık ve küçük bir koruda konakladık. O gün güneş çok güzel batıyordu. Doğanın ironisini görünce, “Doğa insanın acısına katılmaz. İnsanların yaptığı aptallıklara ve çirkinliklere karşı kendi işine devam eder” diye düşündüm. Daha sonra Aşşa köyünde onlarca insanın öldürüldüğünü, meydanının cesetlerle dolduğunu ve ancak üç gün sonra defnedildiklerini öğrendik. O günlerde, “Artık bölünme kaçınılmaz. Ne yapabilirim ki?” diye düşünüyor, kendimi çaresiz bir piyon gibi hissediyordum.Yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Ölümden korkmayan, gözünü budaktan esirgemeyen biri olduğum halde, EOKA-B darbesi ve ardından Türkiye’nin işgalinin ortaya çıkardığı hatalar yüzünden ölmek istemiyordum. Bir ideal için ölmek istersem bu benim kararım olmalıydı, her iki tarafın milliyetçilerinin hataları yüzünden olmamalıydı. Paradoksal bir biçimde iyimserlik içinde olduğum o gece çocuk yapmaya karar verdim ve daha umutlu oldum. Ve orada, insanlığımı yitirmemek, ülkemin başına gelen felaketle mücadele etmek için kendime söz verdim....” (Aktaran, Sezai Sarıoğlu - yakında çıkacak Kıbrıs’la ilgili kitabından...)

 

ADRESSİZ YAZILAR’DAYDI AŞŞA

Aşşa’nın adına ilk kez şair Faize Özdemirciler’in AFRİKA gazetesinde yayımlanan “Adressiz Yazılar”ında rastlamıştım... Pek çok da söylenti vardı Aşşa’yla ilgili...

Köyün erkekleri otobüslere doldurulmuş, Lefkoşa’ya, Pavlides garajına gönderilmiş... Garaj, 20 Temmuz 1974 sonrası esir alınan Kıbrıslırumlarla hıncahınç doluymuş... Burada bulunan görevli Kıbrıslıtürk polisler “Aşşalıları niye getirdiniz? Burası zaten dolu! Onları köylerine geri götürünüz” demişler... Otobüsler köye geri dönmüş ancak köydeki görevli çok kızmış, “Onları buraya niye getirdiniz? Çabuk Lefkoşa’ya geri götürün” demiş... Otobüsler tekrar yola çıkmışlar, bir kez daha Pavlides garajına gitmişler... Bu kez görevli bir polis aralarından genç ve kuvvetli olanları - esirlik koşullarına dayanabilecek olanlardan bir bölümünü - alıp garaja sığdırmaya çalışmış... Geriye kalanlar tekrar Aşşa’ya yani Paşaköy’e gönderilmiş...

Otobüsler Aşşa’ya vardı mı, varmadı mı, vardılarsa sonrasında ne oldu bilinmez... Aşşa’nın tam 84 kaybı var - aralarında 11 yaşlarındaki çocuklardan tutun da 84 yaşlarında yaşlı adamlara dek...

 

AŞŞA BİR ŞİİRDİ...

Aşşa yalnızca bu da değildi, bir şiirdi Aşşa: Kiryakos Haralambidis’in bir şiiri...

“Döl Yatağı: Zifiri karanlıktı Tanrım, sana kalbimin/ En derin acısını söylerken/ Gebeydim- hatırlıyor musun?- küçük Andrikko’ya/ Merhamet diledim, mucizeni gerçekleştir/ Aşşa’ya köyümüze gidelim dedim./ Ve sen Tanrı, o sonsuz bilgeliğinle bana ‘olur’ dedin, bir şartla/ Eve gidişimi bütün kayıplarla değişecektim/ ‘Onların fukara anacıklarına böyle fenalık edemem”// Böylece başka bir teklifte bulundun:/ Bütün tarlalarımız ve ürünlerimizden tamamen vazgeçecektik/ kayıplardan bir kişiyi diriltmen karşılığında./ Yani efendimiz bir canı binlerce toprağa değişmek istedin/ “Sana bırakıyorum” dedin “kimin geriye geleceğini/ Ve karşılığında babanın babasının topraklarını/ Kıbrıs toprağıyla inleyen bir oğlumla değişeceksin”// Anayım ya hazırdım kabul etmeye şartlarını/ Sadece bir parçacık toprağımızı bize bağışlamaya razı olaydın/ Ama ne zaman sen Tanrım fikrini değiştirdin ve bir karşı teklifte bulundun// Gebe bir kadına/ nasıl da merhametsiz davrandın/ ‘Şimdi söyle bakayım/ Sizinkilerden biri yerine bir Türk’ü geri getireceğim/ Bir Türk ananın kayıp oğlunu/ Bir Türk’ün döl yatağından çıkan çocuğu/ Ama sen istersen yapacağım bunu,/ Bütün topraklarınız karşılığında/ Söyle, tamamen kaybetmeye hazır mısın toprağını?/ Başkasını değil, yalnızca bir Türk’ü kurtarmak için’// ‘Hayır, hayır’ diye haykırdım/ Ama nasılsa o ‘hayır’ etimi biçiyor/ Mesarya’da parlak öğle vakti orak gibi/ Ve ağlıyorum, yalvarıyorum sana/ Efendimiz, taşsız ve ödünç bir mezarda bıraktığım oğluna merhamet eyle”

 

“30 YIL ÇOK FAZLADIR...”

Aşşa konusu burada kalmadı... Günlerden bir gün, gazetede çalışan arkadaşlarımdan biri elinde bir broşürle geldi, “Bunu barikatta dağıttılar” dedi. Aşşa Kültür Derneği’nin Türkçe ve İngilizce olarak kaleme aldığı, içine kayıp fotoğraflarını koyduğu bir broşürdü bu... “30 yıl çok fazladır” başlıklı broşürde şöyle diyordu:

“Kıbrıslı Türk vatandaşlarımız,

Aşşa köyü göçmenleri olan bizler, sizlere ve insancıl duygularınıza hitap ederek yardımınızı ve desteğinizi istiyoruz. Eğer samimi olarak birleşik bir vatan hayal ediyorsanız, eğer içtenlikle siz de barış içinde yaşamamızı istiyorsanız ve eğer çocuklarımızın Avrupa vatandaşı olarak büyümelerini istiyorsanız, çağrımıza olumlu cevap verin.

1974 yılının ağustosunda sizin Paşaköy dediğiniz köyümüz, savaşın en büyük facialarından birini yaşadı. Yirmiden fazla köylümüz hayatını kaybetti. 84 köylümüz ise Türk askeri tarafından tutuklandı. Bunlardan sadece birinin akıbeti hakkında bilgimiz oldu. Bu Amerikan hükümetinin çabaları sonucu mümkün oldu, çünkü Andreas Kasabis adlı sözü geçen köylümüz Amerika vatandaşı idi. Yaşları 11 ile 84 yaşları arasında değişen geriye kalan 83 kişi, bugüne kadar hala kayıp, akıbetleri meçhuldür. Bu trajedinin sona erme zamanı geldi. Her kayıp kişimizin akıbeti, inandırıcı delillerle tespit edilmelidir. Eğer insanlarımız hayatta değilse, nereye gömüldüklerini bilmeliyiz. Ceset kalıntılarının ise, dini vecibelerimize göre toprağa vermemiz için, bize verilmesi lazım. Eğer hayatta iseler, ailelerine dönmeleri için hemen serbest bırakılmalıdırlar. Ancak o zaman 1974 yılının yaraları sarılacak ve Kıbrıslı Türkler ile Rumlar arasında uzlaşma ve güven yeniden tesis edilecektir.

Bu trajik sorunu çözmemiz için yardımınızı istiyoruz. Bize tek yardım edebilen sizlersiniz. Kıbrıs Türk toplumunun sıradan insanlar olan sizler acımızı anlayabilirsiniz....”

Onları arayıp Aşşalılardan, bu köyde neler olduğunu anlatmalarını istedim...

 

 

***  Kıbrıslıtürklerle Kıbrıslırumların feslikanla ilgili ortak şarkısı:

 

“Feslikan/Manzurana”

 

Kıbrısıtürklerle Kıbrıslırumların ortak bir şarkısı var: “Feslikan/Manzurana”

Sözlerini İki Toplumlu Barış Korosu’ndaki arkadaşım Salih Öztoprak’tan yazmasını istedim... Feslikanla ilgili ortak şarkımız şöyle:

“Sensin benim canım tatlı sevdiğim/Sen gönlümde açan feslikan çiçeğim/Feslikan asılmış yarin goynuna/Bendo liralar takılmış güzel boynuna/Feslikan ekerken yar saksısına/Usul usul dolandım onun arkasından/Kız seni görünce oynar yüreğim/Canımsın feslikanımsın ben ayrılamam

Psindri vasilica mu ce manzurana mu/Cesu na mehorizes abo ti mana mu/Evka sto parasdiri krifa tu mana su/Ce kame bosbotizis tin manzurana su”

 

 

 

***  Aşşa köyünden Yiannos Demetriou, 1974’te yaşadıklarının kendisini bir gecede büyümeye zorladığını anlatıyor...

 

“Geceden sabaha 20-30 yaş birden büyümüştük...”

 

Aşşa köyünden Yiannos Demetriou, 1974’te yaşadıklarının kendisini bir gecede 20-30 yaş birden büyümeye zorladığını anlatıyor... 1964 doğumlu olan Yiannos’un Aşşa köyündeki dedesi Yiannos Mihail kayıplar arasında...

Yiannos’la röportajımız şöyle:

 

SORU: Yiannos kaç yaşındasın? Neyle uğraşıyorsun?

DEMETRİOU: 41 yaşındayım, borsa komisyoncusu ve yatırım danışmanı olarak çalışıyorum...

 

SORU: Aşşa’da mı yaşıyordun?

DEMETRİOU: 1964’te doğdum, 1974’e kadar Aşşa’da yaşıyorduk... Ailem Aşşalı’ydı, ben Lefkoşa’daki hastanede dünyaya gelmiştim ama hep Aşşa’da yaşadık...

 

3 BİN KİŞİLİK BİR KÖY...

SORU: Nasıl bir köydü Aşşa? Çocukluğundan aklında neler kaldı? Küçük bir köy müydü? Büyük bir köy müydü?

DEMETRİOU: Mesarya’da büyükçe bir köydü, 3 bin kişilik nüfusu vardı. Çok aktif, canlı bir toplumu vardı, ilerici bir toplum diyebilirim Aşşalılar için...

 

SORU: Neden?

DEMETRİOU: Eğitime çok büyük önem verirdi Aşşalılar. Bir çiftçi topluluğunun kültürel mirasına sahip olsa dahi, anne-babalarımızın kuşağı eğitime çok büyük önem verirdi. Savaştan önce dahi herkes hiç olmazsa liseye kadar gidiyordu...

 

EĞİTİME ÖNEM VERİLİYORDU

SORU: Köyde lise var mıydı?

DEMETRİOU: Komşu köyde vardı, Lisi’de (Akdoğan) ... Çoğu insan ya Lisi’ye, ya da Lefkoşa’ya giderdi ortaeğitim için. Köy için “ilerici” tanımını bu yüzden kullanıyorum. O günlerde okullara “duhuliye” ödemek bile gerekirdi... İlkokulumuzda 350-400 kadar öğrenci vardı... Herkes okula giderdi, pek çok alanda aktif bir toplumdu...

 

SORU: Köyde yaşayan Kıbrıslıtürkler var mıydı?

DEMETRİOU: Yoktu, 1950’lerde birkaç aile vardı köyde yaşayan - ne yazık ki 1950’lerde, EOKA kurulduktan sonra 1955-59 yılları arasında köyden ayrılmışlardı...

 

“AFANYA’DA OLAYLAR OLMUŞTU”

SORU: Köyde olaylar olmuş muydu?

DEMETRİOU: Ailemizden duyduğumuz, Aşşa’nın yakınındaki Afanya köyünde (Gaziköy) olaylar meydana gelmişti... Sanırım 1957’deydi... Öldürme olayları olmamıştı ama ateş açma olayları olmuştu Afanya’da... 10-15 kadar Kıbrıslıtürk aile herhalde kendilerini güvende hissetmeyerek Aşşa’dan ayrıldılar... Büyük olasılıkla Mağusa’ya gitmişlerdir. Ailemiz bu olaylardan her zaman mutsuzlukla bahsederdi çünkü ilişkileri normaldi ve köyde olay çıkmamıştı...

 

SORU: Yakınınızdaki köylerde Kıbrıslıtürkler yaşar mıydı?

DEMETRİOU: Yakınlardaki köylerde pek çok Kıbrıslıtürk yaşardı. Afanya (Gaziköy) en yakınıydı, karma bir köydü ama bölünmüş bir köydü. Ayya (Dilekkaya) köyü vardı, Mora (Meriç) vardı, Vadili vardı... Tüm bu köyler Aşşa’nın etrafında bir tür hilal gibi dizilmişti. Büyükbabamın tarlalarının sınırları Türk köylerine dayanıyordu... Büyükbabam kayıplardan biridir ve çok iyi ilişkileri vardı Kıbrıslıtürklerle...

 

SORU: Adı neydi?

DEMETRİOU: Yiannos Mihail...

 

SORU: Aşşa’da ilkokula gittin herhalde...

DEMETRİOU: İlkokul beşinci sınıfı bitirmiştim, 1974’te köyümüzden kovulunca ailem ABD’ye göç etmişti iki yıllığına, sonra 1976’da geriye döndük...

 

CANLI HATIRALAR...

SORU: 1974’ten neler hatırlıyorsun?

DEMETRİOU: Herşeyi çok iyi hatırlıyorum, 11 yaşındaydım... O yaşta olup bitenleri çok iyi hatırlar insan, o günlerden çok canlı hatıralarım var.

 

SORU: Baban ne iş yapardı?

DEMETRİOU: Darbeden bir yıl önce ABD’ye gitmişti, kardeşi orada yaşıyordu, çalışmaya gitmişti babam da. Yani babam yoktu köyde, yalnızca annem ve beş çocuğu vardı...

 

SORU: Beş kardeş miydiniz?

DEMETRİOU: Evet beş kardeştik, ben ikinci en büyük çocuktum... Dört erkek, bir kızkardeştik... En büyük erkek kardeşim 14 yaşındaydı 1974’te. Annem ev hanımıydı, zaman zaman terzilik yapardı, tarlalarda da çalışırdı, ancak zamanının çoğu beş çocuğuna bakmakla geçirirdi. En küçük kardeşimiz beş yaşındaydı...

 

SORU: Herşeyi çok iyi hatırladığını söylemiştin...

DEMETRİOU: Çok iyi hatırlıyorum... Hem darbe, hem işgali... Ama en canlı hatıralarım 14 Ağustos 1974’tendir... Sabahleyin köyün varoşları bombalanmıştı - köyün güneyini, son evlerin bittiği yeri bombalamıştı Türk uçakları...

 

“SİLAHLI GRUP KÖYDE KONTROLÜ ELE GEÇİRMİŞTİ”

SORU: Darbeden neler hatırlıyorsun? Önce darbeden başlayalım istersen... Köyde ne olmuştu? Birşey olmuş muydu?

DEMETRİOU: Pek çok şey oldu... Önce sabahtan radyoda anonslar duyduk, sonra aniden köyde insanlar belirdi, bazılarının elinde silahlar vardı. Çok fazla değildi sayıları ama evimiz onların “karargahının” tam karşısındaydı, bu yüzden pek çok şeyi görebiliyordum. Diyelim ki 20-30 kişiydiler silahlı olanlar ve bunlar aşağı yukarı köyde kontrolü ele geçirmişti. Köyde sokağa çıkma yasağı koymuşlardı, herkes evinde kalmak zorundaydı.

 

“SİLAHINIZ YOKSA SİLAHLI İNSANLARI NASIL DURDURABİLİRSİNİZ?”

SORU: Gece mi yani?

DEMETRİOU: Hem gündüz, hem gece... İnsanlara evlerinde kalmaları söylendi, sokağa çıkma yasağı getirildi... Bir süre ekmeğimiz yoktu... Bir olay hatırlıyorum - kötü bir olay. Darbeden 3-4 gün sonra bir ekmekçi köyde dolaşıyordu, annem küçük kardeşlerime para vermişti ekmek almaları için. Ekmek almak için dışarı çıkan küçük kardeşlerim silahlarla korkutuldular ve koşarak eve döndüler, anneme, ağlıyorlardı. Annem bunun üzerine çok sinirlenmiş, dışarı çıkarak onlara bağırmaya başlamıştı, umurunda değildi... Annemin adı Kiriaki idi... Darbeyle alakası yoktu çünkü, insanların büyük çoğunluğunun alakası yoktu darbeyle...

 

SORU: Ama kimse de onları durdurmaya kalkışmadı...

DEMETRİOU: Bu imkansızdı... Eğer silahınız yoksa, silahlı insanları nasıl durdurabilirsiniz? Pek çok insanın silahı yoktu, silahı olan küçük bir azınlıktı...

 

SORU: Köyden birilerini de almışlar mıydı?

DEMETRİOU: Aldılar... Bazı köylüleri tutukladılar, bazılarını dövdüler... Çok fazla sayıda değil ama gene de köyden tutuklananlar vardı...

 

“SOLCULAR TUTUKLANMIŞTI”

SORU: Bunlar kimlerdi?

DEMETRİOU: Tutuklananlar daha çok sol düşünceye eğilimli kişilerdi... Çok rahatsızlık verici, üzücü bir dönemdi. Çünkü bu çetecilerin bir kısmı bizim köydendiler, bazıları bizim köyden değildi. Tanımadığımız simalar çıkmıştı ortaya... Ama aralarında azınlık da olsa, tanıdığımız, bildiğimiz insanlar vardı... 3 bin kişilik bir köyde pratikte herkesi tanırsınız, bilirsiniz... Çok talihsiz ve tuhaf bir duyguydu... 11 yaşındaydım ve bu insanlardan nefret ettiğimi farketmiştim... Çünkü hayatımızı bozmuşlardı - bütün gün sokakta oynardık onlar gelmeden, 20-30 çocuk toplanıp oynardık. Arkadaşım Hristoforos’un evi de uzakta değildi, 200 metre kadar ötedeydi evi. Birbirimizi tanırdık...

 

SORU: Ne oynardınız?

DEMETRİOU: Sokakta futbol oynardık çünkü zaten sokaktan araba geçmezdi pek... Pirili oynardık, lingiri oynardık, badem oyunu oynardık, geceleri saklambaç oynardık...

 

SORU: Bademlerle ne oynardınız?

DEMETRİOU: Badem toplardık, avucumuzda tutardık - sayıları çift olmalıydı - duvarın kenarına yerde yarım daire şeklinde bir çukur açardık. Bademleri duvara doğru savururduk - eğer çukurda sayıları çift olan bademler kalırsa, o zaman rakibimizden aynı sayıda badem kazanırdık! Hiç badem yemezdik, yalnızca oyundu ilgimizi çeken... Kimi zaman kızlarla da oynardık ama her zaman kızlara karşı oğlanlar olurdu! Böylece oyunu kazanıyorduk... Tüm bunlar bozulmuştu, hayatımız alt-üst olmuştu... Ve korku vardı...

 

SORU: Eviniz nasıldı?

DEMETRİOU: O dönemin evlerindendi... 1959-60’ta yapılmıştı, basit bir evdi...

 

“HAYATIMIZ ALT-ÜST OLMUŞTU”

SORU: Evi kim yapmıştı?

DEMETRİOU: Annemle babam. Babam tuğla örerdi... Kendi elleriyle yapmışlardı evi... Küçük bir bahçesi vardı ön tarafta, arka tarafta avlusu vardı, onun arkasında da bir avlu vardı tavuklar, horozlar için... Tavşanlarımız da vardı... O günlerde insanlar evlerinde ne beslerse böyle hayvancıklar yani... O günler, hayatımızın normal seyri tümüyle altüst olmuştu - herkes huzursuzdu... Yaşlılar aşırı huzursuzdu - bizler çocuktuk, nedenini anlayamıyorduk... Oysa sağduyulu, mantıklı insanlar biliyorlardı ki işgal kaçınılmazdır - darbenin korkunç birşey olduğunu düşünüyorlardı. 1963-64, 1967 olayları yaşanmıştı, insanlar o günlerde olanları hatırlıyordu, o nedenle son derece huzursuzdular, bu huzursuzluğu çok canlı biçimde hatırlıyorum. Ve oldu da...

 

“BÜYÜMEYE ZORLANDIK”

SORU: 20 Temmuz’da ne yapıyordun? Hatırlıyor musun?

DEMETRİOU: Tabii hatırlıyorum, dışarıda uyuyorduk... Şilteleri avluya koyar uyurduk o günlerde... Sabahın çok erken saatinde garip bir ses duyduk, uçakların sesiydi bu, “vuuuuuvvvv” diye... Sonra “buuum, buuuum” diye sesler duymaya başladık, yer sallanıyordu... 11 yaşındaki bir çocuk için bu korkunç bir deneyimdir çünkü bunların neden olduğunu anlayamıyorsunuz. Sonra radyolardan gün boyu haberler gelmeye başladı, Girne’de çarpışmalar, Lefkoşa ve Mağusa’da bombalamalar... Paraşütçülerle ilgili öyküler... Tüm bunlar tümüyle hayatımızı paramparça etmişti - çünkü kendini çaresiz hissediyorsun, olaylar o kadar hızlı gelişiyor ki... Ve bir çocuğun gözünde tüm bunlar deliliktir, neden böyle şeyler oluyor diye düşünürsünüz, anlamaya çalışırsınız ama küçükken anlayabilmek çok zordur neden böyle şeyler olduğunu...  Tüm bunlar tümüyle tasasız bir yaşamı neden yok ediyor? 11 yaşındaki bir çocuğun aklına bunlar gelir, kendi duygularımdan söz edecek olursam... İlk işgal üç gün sürmüştü, sonra ateşkes olmuştu. 11 yaşındaydık, aniden 40-50 yaşında olmuş gibi büyüyüvermiştik... Radyoları dinliyor, gazeteleri okuyorduk, olayları izliyorduk. Geçmişteki tasasız hayatımız silinivermişti, birdenbire geceden sabaha 20-30 yaş birden büyümüştük... 11 yaşındaki çocuklar politikaya duyarlı olamaz - ama derhal büyümeye zorlanmıştık... Belki de en büyük acılardan biridir bu - çocukluğunu yitirmek... Şimdi sorduğunuz için tüm bunlar aklıma geliyor. Bir gecede olgunlaşmak zorunda kalmıştık. Belki de Kıbrıs’ta herkesle konuşsanız, herkes aynı şeyi söyleyecektir. Böylece haberleri izlemeye başlamıştık, radyo dinlemeye, televizyon seyretmeye bütün gece boyunca... Normal hayat tümüyle altüst olmuştu.

 

“EOKA-B ORTADAN KAYBOLMUŞTU”

SORU: Köyün çevresinde ne oluyordu?

DEMETRİOU: Çatışma yoktu, hiç çatışma yoktu. Hiçbirşey... Tek bir el bile ateş edilmemişti! Aşşa’nın çevresi Türk köyleriyle çevrili olmasına rağmen, tek bir ateş açma olayı bile olmamıştı, ne 20 Temmuz’da, ne de 14 Ağustos’ta...  Bir kez işgal başlayınca, EOKA-B ortadan kaybolmuştu - orduya mı gitmişlerdi, ne yapmışlardı bilmiyorum. Ama çok küçük sayıda Milli Muhafız Ordusu mensubu kalmıştı köyde, çok küçük sayıda - çünkü köyümüz hiçbir zaman askeri bir üsse ya da köyün çevresinde barikatlara falan sahip olmamıştı. Türk köyleriyle çevrili olmasına rağmen 50’li, 60’lı yıllarda dahi köyün çevresinde tahkimat yapılmamıştı hiçbir zaman... İngiliz döneminde1 950’li yıllarda Afanya’daki olayların dışında olaylar olmamıştı... Ben ovalara çıktığımda, her yöne birden gidebiliyordum çünkü büyükbabam büyük bir çiftçiydi, çok toprağı vardı... Büyükbabalarımdan biri çobandı, diğeri ise çiftçiydi. Kayıp olan Yiannos Mihail, öteki büyükbabam ise Dimitris Stilyanu idi. Büyük toprak sahibi olan Yiannos Mihail isimli büyükbabamdı. 150 dönüm kadar arazisi vardı, bu arazilerin en büyüğü Ayya’ya (Dilekkaya) yakındı... Tüm komşuları Kıbrıslıtürklerdi. Büyükbabam Türk köylerini ziyaret ederek hayvanları için dirifil alma cesareti gösteren ender kişilerdendi, pek az insan yaparken bunu... Ben 6-7 yaşlarındayken traktörüyle giderdik köylere, kimse ona incitmezdi ve her zaman bu ilişkiden gurur duyardı çünkü olaylar nedeniyle yaşam biçimini değiştirmemişti. Annemin babasıydı Yiannos dedem. Ben de onun adını taşıyorum.

Yani ikinci işgale dek herşey sakindi... O sabah bazı bombalamalar yaşadık, köyün hemen dışında bir yer bombalanmıştı. İki napalm bombası atılmıştı - köyün içine makineli tüfekle ateş edilmiş, köyün varoşları da bombalanmıştı. Uçaklardı bunu yapan, sabahleyin. Köyden birisi ikinci el araba alım-satımıyla uğraşırdı, aslında kendisi Lefkoşa’daydı ama arabalar Aşşa’da dururdu. Uçaklar bunları gördü ve herhalde bunların orduya ait olduğunu sanarak bombaladılar, herşey yanmıştı, yok olmuştu. “Dum dum” diye makineli tüfekle köyün içine de ateş edilmişti ama kimse ölmemişti bu sabah saldırılarında. Uçakların bu saldırısı bir saatten fazla sürmüştü. Bunlar olup biterken evdeydik, henüz uyanırdık, sabah çok erkendi... Büyük kardeşimin küçük kardeşlerimi alarak aşağıya indiğimizi, yere yattığımızı, annemizin de üstümüze yattığını hatırlıyorum. Uçaklar gittikten sonra büyükbabam Yiannos Mihail gelmiş ve “Benimle gelin, yalnız kalmanızı istemiyorum” demişti, çünkü babam Amerika’daydı. Böylece büyükannemin evine gittik, bu ev Afanya’ya (Gaziköy) daha yakındı. Büyükannemin adı Margarita idi... Tüm sabah orada kalmıştık, sonra öğleyin 1.30’da haberleri dinledik, haberlerde Lefkoşa’da, Miamilya’da (Haspolat) şiddetli çarpışmaların olduğu söyleniyordu. Haberler biter bitmez - ki saat ikiye yirmi vardı ya da çeyrek vardı, aniden boru sesleri duyduk, çok gürültü vardı evin dışında, hemen dışarıya koşup baktık, amcamdı... “Çabuk arabaya binin” diyordu, amcamın bir arabası vardı... Bir pikup kamyonetti... 10 kişi kadardık, dışarıya koştuk hep birlikte, arabaya nasıl sığışacaktık? “Beni izleyin çünkü tanklar geliyor” demişti amcam. Amcamın evi, köyün dışına daha yakındı, tankların yakında olduğunu görmüşlerdi. İki araba vardı, arada da bizim arabamız -  arabaya bindik ancak araba bir yere gidemiyordu...  Çünkü önüne ve arkasına park etmiş olan arabalardan ötürü oradan çıkması mümkün değildi. Aniden tanklar köye girmeye başlamıştı...  Aşşa’nın iki anayolu var. Birini ordu kapatmıştı... Büyükannemin evi ise köyün ortasından geçen yoldaydı. Amcam tarlalardan geçip gelmişti, “Beni izleyin” deyip gitmişti, bizim de onu hemen izleyeceğimizi düşünerek böyle yapmıştı, oysa araba çıkmıyordu olduğu yerden... Bizi uyaran amcamın kardeşi olan öteki amcamın arabası tıkamıştı bizim arabayı... Anayola bağlı bir ara yolda çakılıp kalmıştık. Aniden tanklar girmeye başladı köye, beş altı tank geçtikten sonra bunlardan biri durup geri geri gelerek, elektrik direğine çarptı ve böylece elektrik direği devrildi. Tanklar 10-15 metre uzağımızdan geçiyordu... Bir kez çakılıp kaldığımızı kavrayınca arabadan çıktık yan sokağa doğru koştuk. Bir kadın evinden çıkıp “Neler oluyor?” diye sordu... Kimse birşey bilmiyordu... “Tanklar buradadır, Türk ordusu buradadır” dedik. O zaman bize “İçeri gelin, içeri gelin” dedi. Evlerinin arka kapısından çıkıp koşanlar vardı... Aniden bu kadının evinin kapısında 26 kişilik bir grup oluşmuştu. O büyük, eski kapılardandı - mandrezlerde gördüğünüz çiftlik evlerinin kapıları gibi kocaman. Koşarak içeriye girdik, kapıyı kapattık.

 

SORU: Seninle birlikte kimler vardı?

DEMETRİOU: Annem, tüm kardeşlerim, teyzelerimden biri, bazı akrabalarımız...

 

SORU: Büyükannen?

DEMETRİOU: O bulunduğu sokağı bile terkedememişti, giysilerini almaya çalışmışlar ve orada öylece kalmışlardı, yolun öteki tarafındaydılar. Yarımız bu tarafta, yarımız o tarafta kalmıştı...

 

“BEBEK BAYILMIŞTI”

SORU: Büyükbaban neredeydi?

DEMETRİOU: Büyükannemle birlikteydi, sokağın öteki tarafında... Küçük bir odaya 26’mız birden girdik, bunlar daha çok kadınlar ve çocuklardı, yalnızca iki üç tane orta yaşlıca ya da yaşlı adam vardı. Kapıları kilitledik ve o odada üç gün kaldık... Çok tuhaftı... Bir evin arka duvarı vardı, bir başka ev vardı ve bu kapı vardı, mandrez kapısı gibi olan kapı... Ve orayı hiç aramadılar, üç gün boyunca kimseyi görmedik. Evin arkasından gelen sesler duymuştuk bir noktada - annem minik yeğenini tutuyordu kucağında, birkaç aylık bir bebekti bu. Aniden bebek ağlamaya başlamış, herkes de ona bakmaya başlamıştı. Annem bebeğin ağzını kapatmıştı, sesi duyulmasın diye ancak bir süre sonra bebek bayılmıştı... Annem bebeği öldürdüğünü sanmıştı... Sonra bebeğin yüzüne su serpmeye başladılar ve bebek kendine geldi... Üç gün boyunca oradaydık, sonuçta yiyeceğimiz bitmişti, kuyudan çektiğimiz suyu içmek zorunda kalmıştık. Dördüncü günün sabahında, çok erken bir saatte artık oradan çıkmaya karar verdik çünkü artık orada yaşayamazdık. 26 kişiydik, yiyecek yoktu, o odada yaşamak artık mümkün değildi... Bir hayli çocuk... Sabahın çok erken bir saatinde oradan çıktık, büyükannemle büyükbabamı bulduk, evlerinden kaçmışlar, annemin teyzesinin evine gitmişlerdi - bu ev anayolun 60-70 metre ilerisindeydi. Oraya gittik, yine 20 kişi kadardık... Tek başımıza ya da küçük gruplarda kalmak güven vermiyordu bize, insanlar 20’şerli, 30’arlı gruplar halinde biraraya geliyordu evlerde, daha fazla insan olursa, daha fazla güvende olacaklarını düşünüyorlardı. Annemin teyzesinin evi, eski büyük evlerden biriydi. O evde daha çok yiyecek vardı, tavukları vardı, büyük bir çiftçi ailesiydi... Unları da vardı ekmek yapmak için... Şimdi vefat etti, adı Harida’ydı, çocuğu yoktu. 4ncü ya da 5nci gündü. İlk kez bir Türk askeri ya da Kıbrıslıtürk görüyordum. Günün birinde Türk askerleri eve geldiler, onlara Kıbrıslıtürkler eşlik ediyordu. Büyük bir ısrarla Yunan askeri arıyorlardı... “Galamarades” arıyorlardı yani Yunanistan’dan asker arıyorlardı. Onlara burada Yunan askeri olmadığını söyledik, yalnızca kadınlar ve çocuklar vardı. Evi aradılar ve ayrıldılar. Bir süre sonra büyükbabamın arkadaşı olan bir Kıbrıslıtürk onu aramaya geldi, Afanyalıydı... Ona “Dinle Yiannos” dedi, “Merak etme, sen bizim dostumuzsun, ailen incinmesin diye elimizden geleni yapacağız... Gel, benimle yürüyüşe çık, merak etme, kimse sana incitemez” dedi... Büyükbabam onunla gitti, sonra geri döndü... Birkaç gün orada kaldık, neredeyse her gün ev yoklanıyordu. Sonra 8nci gün, kapının tekmelendiğini duyduk, kapı açıldı, Türk askerleri vardı... Onlara bu kez Kıbrıslıtürkler eşlik etmiyordu. İki-üç asker içeri girip bağırmaya başladı, dışarı çıkmamızı istiyorlardı. Ben yalınayaktım, hava çok sıcaktı, senenin en sıcak günleriydi. Eğilip terliklerimi almaya çalışınca, askerlerden biri silahını çevirdi bana... Böylece dışarı yalınayak olarak çıktım... Sokaklar cam kırıklarıyla doluydu...... Herşey yok edilmişti... Sokakta duran arabaların üstünden tanklar geçmişti, yassılaşmıştı araçlar. Cam kırıkları vardı, herşey darmadumandı. Ve bu yıkıntının ortasında yürümemiz gerekiyordu, ben yalınayak yürüyordum. Önümüzde askerler vardı, arkamızda da askerler vardı. Hala birlikteydik... 300-400 metre kadar yürüyerek köyün meydanlarından birine geldik. O zaman kadınlarla erkekleri ayırmaya başladılar. Bu büyükbabamı son görüşüm oldu... O gün büyükbabamla birlikte büyük erkek kardeşim de alınmıştı, 14 yaşındaydı. Meydanda kahvehaneler vardı... Erkek kardeşimi amcalarımdan biri kurtarmıştı çünkü Amerikan yurttaşıydı. Köy meydanında birkaç kahvehane vardı, Aşşa’da bir kilise var, o camiye dönüştürülmüş, oradaki meydandan söz ediyorum. Erkekleri ayırdılar, köyün erkekleri kahvehanelerde elleri bağlı olarak oturuyorlardı, onları gördük... Bu 14 Ağustos’tan 8 gün sonraydı... Ya 22  ya da 23 Ağustos’tu. Erkek kardeşimi alırlarken annem ona “Büyükbabandan ayrılma ve kaygılanma” demişti. Kadınlar ve çocuklar ise yürümeye devam ettiler, köyün öbür ucuna kadar yürüdük. Aşşa’da belki bin kişi kadar geride kalmış, köyden ayrılmamıştı. Köyde bulunan herkesi toplamışlardı, köyün doğusundaki bir mahallede... Her evde 50-60 kişi vardı. Yere yatıp uyuyorduk, evin dışında avluda tek bir tuvalet vardı... Çeşmelerden su akmıyordu, elektrik yoktu, yok edilmişti. Yani tek bir evde 60 kişi, tümüyle kadınlar ve çocuklar... Her gün askerler gelip bakardı. Annelerimiz bize “Askerleri gördüğünüzde ağlayıp bağırmaya başlayın” derdi, bu bir tür “savunma”ydı, belki askerlerin yüreği yumuşar diye... Böylece askerler her geldiğinde çocuklar ağlayıp bağırıyordu...

 

SORU: Askerler neden geliyordu?

DEMETRİOU: Kontrol etmeye geliyorlardı...

 

“KÖYDEKİ KOKU DAYANILMAZDI...”

SORU: Ne yiyordunuz?

DEMETRİOU: Sokağın başına yiyecek getiriyorlar ve “Her evden bir kadın gelip alsın” diyorlardı ya da “İki kadın gelsin köy bakkalına” diyorlardı - un ya da makarna veriyorlardı. Büyük olasılık kadınlar birşey yemiyor, su içiyorlar, çocukları yediriyorlardı... Yani kadınların çoğu pek birşey yemiyordu. Tüm bunlar olurken en kötüsü şuydu: askerler geldiğinde en az 20 kişi vurulmuştu, bunlar ya sokakta vurulmuşlardı ya da askerler evlere girerken vurulmuşlardı. Bu ölüler gömülmeden günlerde öylece duruyordu, hava çok sıcaktı ve köy o kadar kötü kokmaya başlamıştı ki nefes alamıyorduk, ya mendille kapatıyorduk yüzümüzü ya da ekşi ağacından küçük limonlar kesip mendile sarıyor, bunu solumaya çalışıyorduk. Havayı soluyamıyorduk. Günün birinde bir doktor getirdiler ve doktor “Tüm bu insanlar çok yakında koleraya yakalanacak” dedi... “Eğer bu ölüleri böyle bırakırsanız, köylüler koleradan ölecek” demişti. Ordudan bir doktordu... Ölülerin derhal gömülmesini emretti. Hayatımız çekilmezdi, çocuklar sürekli ağlıyor, kadınlar “Bırakın gidelim” diyordu. Böylesi bir çevrede yaşamak mümkün değildi. İnsanlar yalvarmaya başlamıştı, “Bırakın gidelim” diye... O zaman “Tamam” dediler, “Yarın otobüsler getireceğiz ve gideceksiniz...”

 

SORU: Nasıl iletişim kuruyorlardı?

DEMETRİOU: Genellikle askerlere bir Kıbrıslıtürk eşlik ediyor ve çeviri yapıyordu. Ertesi günü köyden ayrılacağımız gece, kahvehanelerden sekiz kişi kaçmıştı... Papazlardan biriyle birlikte kaçmışlardı.

 

“EVİMİZ TALAN EDİLMİŞTİ”

SORU: Kahvehanelerdeki erkekler kaç kişiydi?

DEMETRİOU: Herhalde 50’den fazla, iki kahvehane vardı... Sekiz kişi kaçınca gelip “Madem ki kaçtılar, siz de gitmiyorsunuz” dediler. Böylece köyde bir süre daha kaldık. O günlerden birinde annemle ben evimize gitmek için izin istedik çünkü günlerdir aynı giysileri giyiyorduk... Sabah erken eve gittik, ev talan edilmişti, kapıları kırılmıştı, eşyaların çoğu yoktu. Dolaplar boşaltılmıştı... Bir kısım giysi bulmayı başardık, ben hemen gidip tavucuklarıma ve tavşancıklarıma baktım, onlara su verdim... Ben tavşancıklarımı düşünüyordum! Çünkü onlar benim bir tür evcil hayvancıklarımdı! Annem giysiler topladı... O gün annem bana birşey söyledi, evimizdeyken. Andonis’in babasıyla ilgiliydi bu... Arkadaşlarımızdan birinin babası kayıptır... Bir şirosu vardı - o gün annem ölülerle dolu şiroyu görmüştü, onları gömmeye götürüyorlardı. Ben arka avludaydım ve dışarı çıkıyordum, annem “Geri dön, geri dön!” diye bağırdı. Sonra bize ölülerle dolu şiroyu gördüğünü anlattı... Bu insanların bir kısmı evlerdeydi, böylece annem evlerinden alınarak gömülmeye götürülen cesetleri görmüştü. Beni itti, görmememi istedi, görmedim ben, annem gördü... Geri dönerken ürkütücü birşey yaşadık.

 

“DRULLİ VE LARNAKA’YA GİDİŞ...”

SORU: Sandallarını bulmuş muydun?

DEMETRİOU: Birisi bana ayağıma geçirecek birşeyler vermişti, eve gidince ayakkabı bulup giydim. Geri dönerken askerlerden biri eliyle kafa kesme hareketi yaptı, korkmuştuk ama yanımıza gelmedi. Kaldığımız eve geri döndük. Üç gün sonra da otobüsler ve kamyonlar getirdiler, hepimiz bindik bunlara, yanımızda pek az şey vardı. Larnaka dışındaki Drulli köyüne götürüldük. Burada otobüslerde ve kamyonlarda saatlerce bekledik, Birleşmiş Milletler’le onlar konuşurken... Sonra “sınırı” geçtik ve Larnaka’da bir liseye götürüldük... 28’iydi...

 

SORU: Bu köy neydi?

DEMETRİOU: Drulli terkedilmiş bir köydü ama asker kalmıştı dışında, Birleşmiş Milletler arabuluculuk ediyordu, böylece otobüslerle kamyonların geçmesine izin verdiler. Tepede Türk askerleri vardı. Larnaka’da Teknik Okul’da kaldık, sınıflar insan doluydu. Okulun toplantı salonunda yaşadık, yine yerde yatıyorduk. Birkaç hafta kaldık orada... Sonra kurtulan amcam Mihalakis Yioannu bizi bularak üslerde bulunan Xilofagu’ya götürdü, orada birkaç ay kaldık, sonra da Kasım ayında ABD’ye gittik çünkü babam oradaydı.

 

AŞŞA’DA AMERİKAN BAYRAĞI!...

SORU: Büyük erkek kardeşine ne olmuştu?

DEMETRİOU: Evet, bunu anlatayım... Bir eniştem vardı, annemin teyzesiyle evliydi, İkinci Dünya Savaşı’na katılmıştı... Uzun yıllar ABD’de yaşamıştı - sanırım 1930’lu yıllarda gitmişti Amerika’ya. Amerikan ordusuyla İkinci Dünya Savaşı’na katılmıştı, tabii Amerikan yurttaşıydı. Çok cesur bir adamdı. Türk ordusu köye girdiğinde, evinin dışına Amerikan bayrağı çekmişti. Dışarı çıkıp Türk askerleriyle büyük bir tartışmaya girişmişti, “Ben bir Amerikan yurttaşıyım, evime girmenize izin vermeyeceğim” demişti. 150 kadar insan o eve sığınmıştı! Ve Türk ordusunun evine girmesine izin vermedi, pasaportunu çıkardı, onlara gösterdi “Ben filan filanım vs.” Dedi, sanırım ona saygı gösterdiler. O evdeki insanları dışarıya çıkmaya zorlamadılar.  Aşşa’dan annemin teyzesiyle evlenmişti. Aşşalıları köyden çıkaracaklarında eniştem askerlerle konuşuyordu. Sanırım bizden birkaç gün önce ayrılmışlardı köyden... Köyden ayrılacaklarında köy meydanına gitmişlerdi, orada, kahvehanede erkek kardeşimi ve yeğenlerimden birini gördü. Oradaki komutanla görüşmek istedi. Sonra onu komutana götürdüler... Komutana, “Dinleyin, bu iki çocuk benim akrabalarımdır, onları birlikte götürmek istiyorum” dedi. Komutanla tartıştıktan sonra, kardeşiminve yeğenimin onunla gitmesine izin verdiler! Kardeşim böyle kurtuldu, çünkü sonra kayıp olan grupla birlikteydi, kalsaydı o da kayıplar listesinde olacaktı... Yani komutanı kardeşimi ve yeğenimi bırakması için ikna etmişti.

 

SORU: Büyükbabanı en son ne zaman görmüştün?

DEMETRİOU: 22-23 Ağustos’ta...

 

BİR KAYIP BULUNUYOR...

SORU: Aşşa’dan kayıplar listesinde 84 kişi var...

DEMETRİOU: 84 kişi... Amerikan yurttaşı olan Andreas Kasabis’in - aslında ikinci yeğenimdi - kemikleri bulundu Aşşa dışında, 6-7 yıl kadar önce. Çünkü babası geri Amerika’ya dönmüş ve döndükten sonra kongre üyelerine ve Amerikan hükümetine oğlunun durumunun incelenmesi için sürekli talepte bulunmuştu.  Gidip kemiklerini bulmayı başardılar...

 

SORU: İnsan Hakları için Uluslararası Hekimler Örgütü’nün Uluslararası Adli Tıp Programı’nın yöneticisi Dr. William Haglund kuzey Kıbrıs’a gelerek kazı yaptı ve kayıplar listesinde olan Amerikan yurttaşlarının kemiklerini buldu... Haglund bana röportajında kuzey Kıbrıs’ta kazı yaptığını anlatmıştı...

DEMETRİOU: Aşşa’daki kayıplar arasından bulunup kimliği saptanan tek kişi Andreas Kasabis oldu.

 

SORU: Belki onunla birlikte başkaları da bulundu...

DEMETRİOU: Kasabis’le aynı yerde gömülü iki-üç kişi daha vardı ancak onlar için inceleme yapmadılar...

 

ÇOK DERİNE GÖMÜLMEMİŞLERDİ...

SORU: Yani Amerikan yurttaşını bulup, mezarı yine kapattılar!

DEMETRİOU: Evet... Sanırım çok da derine gömülmemişlerdi. İnsanlar tarlalarını da biçiyor yıllar boyunca... Fotoğraflarını gördüm ben, mezarın bulunduğu yeri gösteren fotoğraflar çekmişlerdi... Tüm iskeleti bulamadılar ama bazı kemikler buldular. DNA’sından kimliğini saptayabilmelerinin nedeni de şuydu: küçük kemik parçaları, bir ağacın köküne yakındı, bu yüzden yeterince nemli kalmıştı kemikler DNA tanımlaması için. Böylece bu küçük kemik parçalarından DNA testi yapabildiler ve orada gömülü olanın Kasabis olduğunu saptadılar.

 

BÜYÜK GRUBUN MEZARINI AÇAMADILAR

SORU: Dr. Haglund’la röportaj yaptım, güneydeki mezarların açılmasını yürüten adli tıp uzmanıydı. Benzer bir öykü anlatmıştı bana, 5-6 yıl önce kuzey Kıbrıs’a geldiğini, Girne bölgesinde kaldığını, kazı yaptığını, kayıp olan Amerikan yurttaşlarını bu kazılarda bulduğunu anlatmıştı...

DEMETRİOU: Aşşa’dan bir Amerikan yurttaşı daha var kayıplar arasında. Bunlardan biri Kyriakos Leondiou idi... O büyük grupla birlikte olduğu için belki mezarı açmadılar... Herhalde büyük grupta olduğu için karmaşıktı o mezarı açmak...

 

SORU: Aşşa’yla ilgili bir broşür dağıttınız... Burada da 84 kaybın olduğunu, ancak bir kişinin bulunduğunu yazıyorsunuz. Aşşa’nın kayıplarıyla ilgili çeşitli söylentiler var. Bunlardan biri Aşşalıların otobüslere bindirilip Lefkoşa’ya Pavlides garajına götürüldüğü ancak orası dolu olduğu için köye geri getirildikleri, komutanın  onları yeniden Pavlides garajına gönderdiği, oradaki polisin aralarından bir kısmını alarak Pavlides garajına yerleştirdiği, geriye kalanı köye geri gönderdiği... Ancak sonrası bilinmiyor... Bu yönde söylentiler var yani...

DEMETRİOU: Bizim de bildiğimiz, duyduğumuz bu yöndeki söylentilerdir...

 

SORU: Peki Pavlides garajından (Okurlara not: Pavlides garajı, Arabahmet’te Kıbrıslırum esirlerin tutulduğu garajdı) güneye dönen Aşşalı var mıydı?

DEMETRİOU: Bu gruptan hayır... Kahvehanelerde bulunanlardan hiçbiri yoktu Pavlides garajında... Bildiğimiz bu...

 

“PAVLİDES GARAJINA GÖNDERİLDİKLERİ KESİN”

SORU: Pavlides garajından geriye dönenler herhangi birşey duyup görmüşler miydi?

DEMETRİOU: Emin değilim... Pavlides garajıyla ilgili söylentileri biz de duyduk ama onları gören oldu mu, bilmiyorum. Ancak Pavlides garajıyla ilgili öykü iyi biliniyor Aşşalı Kıbrıslırumlar tarafından. Farklı kaynaklardan duyduk bunu ve Pavlides garajına gönderildikleri ve geri döndükleri noktası, bizim için konfirme edilmiş bir veridir. Ancak Pavlides garajından sonra ne oldu? Bilinmeyen budur...

 

HERKESE KAYIP KOCASINI SORAN BİR BÜYÜKANNE...

SORU: Büyükannenize ne oldu?

DEMETRİOU: Çok hüzünlü bir öyküdür bu... Büyükbabam ve büyükannemin kardeşi Frangobullos kaybolmuştu - büyükannem hem kocasını, hem de tek erkek kardeşini kaybetmişti. Frangobullos’un dört çocuğu vardı, 15 yaşından küçüktü bu çocuklar. Büyükannem birkaç yıl içinde çökmüştü - son yıllarında tek konuştuğu konu kayıplar konusuydu, sürekli kocasından, erkek kardeşinden söz ediyordu. 1985’te 60 yaşlarındayken öldü - tümüyle kendini yitirmişti, aklındaki tek soru “Kocam nerede? Kardeşim nerede?”ydi... Mesela sokakta birini görür, hemen ona koşar “Kocamı gördün mü?” derdi...

Yıllardır bu konuları düşünmemiştim, konuşmamıştım, belki bunları konuşmamız lazım...

 

İNSANCIL BİR ÇAĞRI...

SORU: Aşşa Kültür Derneği olarak çıkarmış olduğunuz Türkçe ve İngilizce broşürünüzde Kıbrıslıtürklere çağrıda bulunuyorsunuz Aşşa’daki kayıplarla ilgili olarak...

DEMETRİOU: Çok insancıl biçimde bir çağrı yapıyoruz, bu insani bir konudur. Propaganda yapmak istemiyoruz, bu konuyu çözelim, kayıplar konusu çözülürse bu iki toplumun yeniden yakınlaşması yönünde büyük bir adım olacaktır. Kayıplar konusunun çözümlenmesi için Kıbrıslıtürklerle birlikte çalışmak istiyoruz. Şunu söylüyoruz: liderlerimize baskı yapalım, politikanın dışına çıkaralım konuyu, bu konuya tümüyle insancıl bir konu olarak bakalım, bu büyük travmayı aşalım ve yeniden yakınlaşma sürecine  yardımcı olalım. Ana mesajımız budur. Çünkü eğer insanlar konuşmaya ve “Artık kayıplar konusunu çözelim” derse, liderler uzun süre buna karşı koyamaz. Eminim ki sizin ya da benim bildiklerimden çok daha fazlasını bilenler vardır... Tümü değilse bile büyük bölümü bulunabilir, birileri “Şuradadırlar” diyebilir. Bundan eminim... Belki izole durumlar vardır, insanların çeşitli yerlerde öldürülüp gömüldüğü çünkü 83 kişinin tümü de kahvehanelerde değildi. Mesela Amerikan yurttaşı olan büyük grupta değildi, evinde tutuklanmıştı kaynıyla ve iki diğer kişiyle birlikte, kahvehaneye götürülmemişti. Ve Aşşa’da gömülüydüler. Eminim ki insanlar “Yeniden yakınlaşmanın, biraraya gelmenin yolu budur” diye düşünmeye başladıklarında bu küçük bir adım olacaktır ama anlamı büyük bir adım olacağıdır... Çünkü basit, insancıl konuları çözemezseniz, güveni nasıl tesis edeceksiniz? Annan Planı labirentindeki daha karmaşık sorunları nasıl çözeceksiniz? Küçük adımlar, daha sonra atılacak büyük adımların temelini oluşturacaktır. Yeniden yakınlaşmadan uzun süredir söz ediyoruz ancak küçük adımlar bile göremedik. İnsanlar ileriye doğru gidiyor, sanırım politikacılardan birkaç adım da öndedirler. Ancak politikacılar gerçek, somut adımlar atmalıdır ki “Evet, ilerliyoruz, bu trajediyi geride bırakıyoruz” şeklinde hissedebilelim... Böylece insanların birlikte yaşaması için atmosfer de yaratılmış olacaktır. Bu insiyatifi alıp bizimle konuşmana memnun oldum... Propagandayla alakamız yok, bunlar çözmemiz gereken gerçek konular... Bu konuya zaman ayırıp çözüm için ileriye götürmekle bu memlekete büyük bir hizmet veriyorsun, bu cesaret ister... Ledra Palace’ta Aşşalı kayıplarla ilgili broşürümüzü dağıtırken kimi insanlar konuştu bizimle, “Anlıyoruz” dediler, mesela Dohnili bir kişi vardı - Dohni’de ne olduğunu biliyoruz. Bize “Bunu yapmanız iyi birşey, bu konuyu çözmeliyiz” dedi... Yaptığınıza saygı duyuyoruz çünkü bu konuyu tartıştırmanın büyük cesaret istediğini biliyoruz...

 

 

***  Yiannos Demetriou’nun 12 yaşındayken sınıfta yazdığı bir kompozisyon:

“Hayatımdaki en önemli şey...”

 

Yiannos Demetriou şöyle diyor:

“Pek az insanla paylaştığım bir anıyı sizinle paylaşmak istiyorum... 1974 sonrası ABD’ye göç ettiğimizde, 1975 başlarında, altıncı sınıfta öğretmenimiz bir kompozisyon yazmamızı istemişti - 11.5-12 yaşındaydım... “Hayatınızdaki en önemli şey” konusunda bir kompozisyon yazacaktık. O günlerde anılarım çok canlı olduğu için Aşşa’da o 14 gün içinde neler olup bittiğini kaleme almıştım sınıfta. Öğretmenim Edna Murphy, bu kompozisyonu saklamış. 1983’te ABD’de eğitim görmeye Michigan’a geri döndüğümde buluştuk ve bana bu kompozisyonun bir kopyasını getirdi - size bunu vereceğim. Öğretmenim “Bu kompozisyona imzanı atmamıştın, şimdi imzalamanı istiyorum” demişti...  Çok yalındır bu kompozisyon... Bir çocuğun gözünden Aşşa’daki olayları anlatıyor...Öğretmenim bana bu kompozisyonu saklamasının nedenini şöyle açıkladı: ‘Öğretmenlik hayatımda  öğrencilerimin kompozisyonları arasında en iyisiydi ve beni en fazla şoke edici bir yazıydı... Hayatımın dersini aldım bu kompozisyonla’ demişti...”

Kompozisyon şöyle:

Hayatımdaki en önemli şey

“Hayatımda meydana gelen en önemli olay, Türkler tarafından yakalanmamızdı. 14 gün boyunca tutsak kalmıştık. Şöyle olmuştu: 14 Ağustos 1974’te günlerden Çarşamba idi ve saat 1.45 idi.

Ailemle birlikte teyzemin evindeydik ve silah sesleri duyduk. Kardeşim ne olup bittiğine bakmak üzere dışarı çıktı. Korna sesleriyle bağıran insanların seslerini de duyuyorduk. O zaman amcam arabasıyla gelip bize de gitmemizi söylemişti. Arabaya bindik ama hareket edemiyorduk, biri önümüzde, biri arkamızda iki araba park etmişti. Böylece arabadan çıktık ve eski bir eve girdik. O evde 26 kişiydik, odanın büyüklüğü ise sınıfımızın dörtte biri kadardı. Orada günlerce kaldık, yiyeceğimiz pek azdı, suyu ise kuyudan içmek zorundaydık. Dördüncü günü o evden ayrıldık ve annemin teyzesinin evine gittik. Burada yiyceğimiz daha fazlaydı, orada da 5 gün kaldık. Her gün silahlı bir Türk askeri gelip kapıya vuruyor ve bağırıyordu. Beşinci gün gelerek kapıya vurdular, kapıyı kırarak dışarı çıkmamız için işaret ettiler. Sandallarımı almak isteyince asker bana silahını gösterdi, bu yüzden evden yalınayak çıktım. Yürümeye başladık, önümüzde ve arkamızda askerler vardı, ellerinde silahları vardı. Yolda bir arabaya rastladık, kartondanmış gibi duruyordu çünkü üzerinden bir tank geçmişti. Bizi köyün doğusunda bir mahalleye götürünceye kadar yürüdük.

Yerleştirildiğimiz evde 60 kişi kadardık. O evde zorluklar ve korkular yaşadık. Neredeyse hiç yiyeceğimiz yoktu. Evde yalnızca kadınlar ve çocuklar vardı çünkü  kaç yaşında olurlarsa olsunlar, tüm erkekleri toplamışlardı. Büyükbabam da tutuklanmıştı. Sonra köy kokmaya başladı çünkü Türklerin öldürdüğü insanlar gömülmemişti. Günün birinde bir Türk doktor köye gelerek herkesin köyden ayrılması gerektiğini, havanın zehirlendiğini söyledi. O zaman Türkler oradan ayrılmamız gerektiğine karar verdi. Ancak ayrılacağımız günden bir gün önce bazı erkekler tutuklu bulundukları yerden kaçmışlardı. Ertesi günü Türkler çok öfkelenmişler ve o gün köyden ayrılamamıza izin vermeyeceklerini söylemişlerdi. Kaçmamış olan tutuklulara da vuuyorlardı. Aradan bir gün ve bir gün daha geçti. Atmosfer korkunçtu, çok kötü kokuyordu - o kadar ki  o pis havayı solumamak için burnumuza ve ağzımıza mendil koyuyorduk. 14ncü günü otobüsler getirdiler ve tüm insanlar otobüslere bindirildi. İnsanlar herşeylerini köylerinde bırakarak ayrılıyordu - evlerini, arabalarını, eşyalarını, çiftliklerini, fabrikalarını ve sahip oldukları tüm diğer şeyleri... Bu insanlardan biri de ben ve ailemdik. Pek az şey alarak herşeyimizi geride bıraktık. Özgür olunca Kıbrıs’ta dört ay daha kaldık ve sonra da Amerika Birleşik Devleteri’ne geldik...”

 

(Devam edecek)

 

(*) Bu yazı dizisi 7 Ekim 2004’ten bu yana YENİDÜZEN gazetesinde yayımlanıyor. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org