Yeni Çağ Gazetesi'nde Bu Hafta Çıkan Yazısı, 15 Ocak 2004

Ulus Irkad

 

SEÇİM SONRASI DÜŞÜNCELER

Daha birkaç hafta önce bu ülkede daha önce söylenenlere ve de ülke şartlarının açıklığına rağmen bazı partiler seçimlere girdiler. Üstelik kitlelere seçimler hakkında yüzde yetmişlerde zafer muştuları dağıta dağıta geçti seçimler. Koskoca bir halk hareketi, ki tarihi bilenler çok iyi takdir edeceklerdir, mirasyedi hovardalığı ile seçimlerde alınacak sonuçlara bağlandı. Bu ülke, ülke oldu olalı elli bin veya seksen binleri çok zor meydanlara toplayabildi. İnsanlar fazla örgütlenme de istemeden sırf statükoya karşı meydanlara çıktılar. Seçim öncesinde eğer durumlar seçimlere endekslenirse bunun ülke gerçeklerinden ötürü boşa harcanacağını, ülkede müdahaleler olacağını söyleyip durduk. Şimdilerde bizim dışımızda da seçimlere katılıp bunları söyleyenler ve adeta bizi onaylayanlar var. Seçimler bitti ve hükümetin kurulması için Ankara’ya gidildi. Adil, demokratik ve müdahalesiz bir seçim olduğunu seçim öncesinde dünyaya haykıranlar hükümetin oluşması için bir emirle Ankara yollarına düştü. Şimdi sormazlar mı adama “Yahu bu ülke nasıl seçim yaptı?” diye. O halde kendi hükümetini de kurması gerekmez miydi? Kuramazdı çünkü zaten başından beri koşturdukları yer seçimlerden de sorumluydu. Emekli memurlar, eski emekli albaylar veya omuzu yüklü iyi sıhhatte olsunlar Karpaz yarımadası’nı adım adım arşınlıyorlardı. Hatta oradaki hemşehrilerine şunu da söylüyorlardı:

“ Bir tarafta hırsızlar, bir tarafta da vatan hainleri var. Ama siz hırsızları tercih edin. Nasıl olsa hırsız yakalanabilir ama vatan haini vatanı satar ve ondan sonra da vatanı geri alamazsınız?” Hangi vatanı? Kimin vatanını? Bu lafları söyleyenler belli ki burada yaşayanlardan daha da fazla bu vatanı seviyorlar(!). Bu vatan içerisinde yaşayanların değil ama bu sözleri söyleyenlerin vatanı(!) “Mesaj TV” adlı fanatizm aşılayan istasyonlarda da paneller düzenleniyordu. Buradaki tüm muhalefet gerçekten bu fanatizm kafalılarına göre vatan haini olarak niteleniyordu. Ve belli ki militer mentalite Türkiye’de ve de Kuzey Kıbrıs’ta etkin olduğu müddetçe bir ilerlemenin olması da imkansızdır. Nitekim yapılan açıklamalardan ve söylenenlerden Ankara’nın sadece sırf zaman kazanma eğilimi içerisinde olduğu, hatta Mayıs ayını da geçirmeye çalıştığı öğrenilmektedir(Sayın Akıncı’nın Ankara sonrası basındaki ifadeleri). Yani seçim öncesinde ortaya konan görüşler çok somut ve de detaylı bir şekilde değerlendirilmiş olunsaydı şu sırada bu noktada olunmayacaktı. Bana göre de seçime katılan partilerimiz kanserli organı görmek istemeyerek hareket ettiler. Ama siz ne kadar görmek istemiyorsanız da sorun oradadır ve her zaman için karşınıza çıkmaktadır. Sayın Akıncı’nın Ankara’da istenmemesinin en büyük nedeni elbette ki doğrulara parmak basması ve bazı doğruları eşelemesi olmuştur ama buna rağmen Sayın Akıncı da kusura bakmasın, tahlilini seçimlere göre yapmışsa ve de seçimlere katılarak buradaki seçim müdahalelerinin legalleşmesine yardımcı olmuşsa ve de ülke gerçeği önümüzde duruyorsa kendi partisi içerisindeki unsurların da bu hataları vakit geçirmeden değerlendirmesi gerekmektedir. Seçimler sırasında çok oy veya çok milletvekili kazananların ise Sayın Akıncı’dan da daha fazla düşünmeleri gerekmektedir. Çünkü onların da Meclis içerisinde yapacakları kanserli organı göremedikleri için pek farklı değildir. Ülkede söz sahibi olmak için demek ki çoğunluğa sahip olmak da pek fazla mana ifade etmemektedir. Seçim öncesinde yabancı gazetecilere “Bizim ülkemizdeki seçimler en az Güney Kıbrıs’taki seçimler kadar demokratiktir” diyenleri de duyduk.

Şu anda kaderimiz yani ülke kaderi MGK(Milli Güvenlik Kurulu) kararlarına kalmıştır. Hükümetimiz Ankara’dan gelecek izne tabiyken, kaderimiz de Ankara’ya bağlanmıştır. Ben de Sayın Durduran gibi sormak istiyorum: O halde seçimler niye yapıldı? Hani 12 Eylül sonrası Türkiye’de söylenen o hikayeye benziyor işimiz. “Sen tekrar ağa ben de tekrar köylü olacaksaydım bunca haltı niye yedik?” diye bir hikayeydi bu. Seçimler sırasında 30 yılı pek eleştirmedik. Kıbrıs Türkü’nü dizleri üzerinde yıkanların, seçimlerine, ekonomisine, geleceğine, bağımsızlık ve egemenliğine müdahale edenleri pek soruşturmadık. Muhalefet partileri de sağcı ve milliyetçi partilerin sloganlarına sarılarak “Aman bizi bayrak kullanmadık diye eleştirmesinler” telaşı içerisinde hareket ettiler. Bol bol ve yer yer milliyetçi konuşmalar, “Eskiye yani 1974 öncesine artık dönülemez” gibi konuşmalar yapıldı. Loizidou gerçeğine rağmen Kıbrıslı Rumların içimize gelemeyecekleri veya çok az gelecekleri şeklinde konuşmalar ve seçim konuşmaları da dinledik. Bu arada sınır tartışmalarını da yaptı muhalif partiler. Aynen eleştirdikleri sağcı partilerin tuzağına düşerek, AB üyeliğinde şimdiki görülen manzaraların olmayacağı pek söylenmedi. Halka oluşacak olan sınırın sadece idari sınır olacağı, askerlerin olmayacağı, mevzilerin ve barikatların olmayacağı söylenmedi. Şimdiki sınır gibi bir sınırın olacağı hayali verildi ki bu yanlıştı. AB üyesi olunduktan sonra Garanti Andlaşmalarının geçerli olacağı işlendi ama AB üyesi olunduktan sonra AB üyesi bir ülke içerisinde yabancı veya AB adayı bir ülkenin askerlerinin ne arayacağı pek sorulmadı. Hep birbirimizi kandırdık. Esasında Annan Planı da idari ve de geçici sınırlardan bahsetmektedir. Kıbrıstaki bölgesel sınır askerlerin koruyacağı bir sınır olmayacaktır. Bunun çok iyi bilinmesi gerekmektedir. Hala daha Kuzey’de başka bir devletin olacağı ve de ayrı sınırlarıyla ayrı bir egemenliğinin olacağı vurgulanmaktadır. Kuzey’deki devletçiğin Birleşik Kıbrıs’ın bir devletçiği olacağı es geçilerek söylenmektedir. Esasında buradaki andlaşma AB mevzuatlarına göre olacaktır. Kuzey Kıbrıs’ta ayrı bir idari yapı olacaktır ama bu bölge de AB sınırları içerisinde olacaktır. Seçimler sırasında gördüğümüz çifte çifte bayraklar ise AB mevzuatı geçerli olduktan sonra pek görülmeyecek hatta milliyetçi hamasetler bile soruşturulmaya tabi tutulacak, bu arada her söylenecek laftan Avrupa İnsan Hakları Mahkemelerine hesap verme sorumluluğu da geçerli olacaktır.

Seçim sonrasındaki statükodaki yapı hiç değişmeden devam etmektedir. Aynı dogmatik mentalite görüşmelerde bile etkin olmaya çalışacaktır. Kıbrıslı Türkler AB üyeliğinden dolayı elde edilecek gizli silahlarını çok iyi tanımalıdırlar. Örneğin AB seçimlerinde eğer örgütler anlaşır da Avrupa Parlamentosu’na iki üye gönderebilirlerse asıl o zaman Kıbrıslı Türkler bölgede etkin olma olanağını yakalayacaklardır. Kıbrıs Türk halkı bana göre daha son sözünü söylememiştir. Hiçbirşey vermeden verir gibi yapma politikalarına pey verilmemelidir. Mayıs ayını geçirmek Kıbrıslı Türklerin menfaatine değildir.

Örgütler Mayıs ayını geçirmemek için önlemler almalı, şu andaki momenti de kaybetmemeye bakmalıdırlar. Kıbrıs Türk toplumunun tüm unsurlarını da kapsayacak yeni bir örgütlenme modeli ve de fikir cimnastiği yapma olanakları yaratılmalıdır. İş zamana kalmamalıdır. Her geçen günün Kıbrıs Türk halkının aleyhine olduğu çok iyi bilinmelidir.

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org