Yeni Çağ Gazetesi'nde Bu Hafta Çıkan Yazısı, 12 Aralık 2003

Ulus Irkad

 

GERÇEKLER DİLLENDİRİLMELİ

Loizidou Kararı hem Türkiye’ye hem de Kuzey Kıbrıs’a oldukça büyük bir etkide bulundu. Çeşitli TC Televizyon kanallarında da bu konuda birçok programlar izledik. Ama gerek Türkiye’deki gerekse Kuzey Kıbrıs’taki resmi ideoloji çerçevesinde yayın yapanlar veya egemen kesimler şapkayı yere vurmayarak bu kararın büyük bir zafer olduğu yönünde açıklamalar yaptılar. Kararı ertelemeye veya uzatmaya çalışan Türkiye ise sonuçta ilkin 600,000(Altı yüz bin ) Dolar olan cezayı sonuçta iki katı yani 1,200,000 (Bir milyon iki yüz bin) Dolar olarak faiziyle ödemek zorunda kaldı. Sonuçta Kuzey Kıbrıs’a yön verenlerin bu karardan alacakları dersler vardır. Bir kere 1974 yılında savaşla elde edilen mülkün eski sahiplerine ait olduğu ortaya çıktı. Yani bunca senedir ortaya çıkan ve zorla dünyadan izole edilerek korunan statükonun da kalıcı olmadığı ileride bu durumda gerçek sahiplerine verilebileceği mesajı alındı. TC’ deki ve bizdeki egemen kesimler bu durumda da daha fazla telaş etme durumunda kaldılar. Çünkü bu örnekle 30 yıldır korumakta oldukları toprak parçasının her an değişebileceği sinyalini aldılar. Uluslararası hukuka veya AB’nin takip ettiği hukuka göre( Elbette ki AB de uluslararası hukuku takip etmektedir) Kuzey Kıbrıs’taki statükonun kalıcılaşması veya tanınması gibi bir olasılık da yoktur. Kuzey’deki malların global olarak değiştirilmesi olanağı ise katiyetle yoktur çünkü bu da uluslararası hukuka göre oldukça imkansızdır ve kişi hak ve özgürlüklerine terstir. Eğer taraflardan biri çıkıp da “Bu mallar benim iznim dışında değiştirilmiştir” derse orada kişi hakları daha fazla öncelikli olur. Yani anlaşılan bizdeki statükonun artık yaşaması için her halukarda bir olanak kalmamıştır. Önemli olan bir husus da Loizidou Kararının bundan sonraki davalarda emsal olacağı gerçeğidir. Loizidou kararının bizlere daha da öğrettikleri vardır:

Bir kere bu seçim aşamasında şunu da dillendirelim: “Aramıza Kıbrıslı Rumlar gelemez” demek de AB normlarının ve uluslararası hukukun kabul edeceği bir söz değildir. Geçen haftalarda gündemin konusu olan vatandaşlıklar konusunda da bazı muhalifler kitleleri yanıltmaktadırlar. Genelde Türkiye’den getirilen vatandaşların vatandaş olacakları üzerinde fikirler ortaya atılmaktadır. Vatandaş olmanın bir prosedürü vardır. Uluslararası hukukta da böyledir. Genelde silahlı müdahalelerle veya savaş sonrasında taşınan nüfusların yasallığı tartışılmaktadır ve Cenevre Konvansiyonu bu konuda belirleyicidir. Eğer incelenirse Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra gerek bazı Baltık ülkelerinde olsun ve gerekse eski Sovyet federasyonlarında, gerek Rusya’nın taşıdığı, gerekse Faşist Nazi Almanyası’nın İkinci Dünya Savaşı sırasında taşıdığı nüfuslar o ülkelerin kader belirlemesinde uluslarararsı kuruluşlar ve hukuk mercileri tarafından oy kullandırılmamışlardır. Bu demektir ki aradan altmış yıl geçmesine rağmen bu nüfuslar hala daha o ülkelerin vatandaşları olamamışlardır. Vatandaş statüsünü kazanmamışlardır. Kıbrıs müzakerelerinde bana göre Kıbrıslı Rum politikacılar Annan Planı çerçevesinde bu emsali de dile getireceklerdir. Buna BM ve Uluslararası hukuk kuruluşları karar vermişlerdir. Şu anda bizdeki muhalefetin bu yönde bazı açıklamalarda bulunmaları bana göre geçersizdir ve Cenevre Konvansiyonunu da göze almaları gerekmektedir. Cenevre Konvansiyonuna göre silahlı müdahale ile bir ülkeye giren bir ulusal Ordu’nun o ülke halkına etnik temizleme yapıp evlerinden mallarından etmesi, o ülkeye kendi ulusal toplumunu taşıması men edilmiştir. Hele böyle bir ülke Garantör bir ülkeyse ve müdahalesini de Garantör olarak yapmışsa karşılaşacağı müeyyideler oldukça fazladır. Yani olayları ve politik konuları eski İmparatorlukların stratejik planları ile çözmeniz bugünkü dünya koşullarında oldukça zordur ve bu kabul edilemez. Yine Cenevre Konvansiyonuna göre zorla ve savaşla herhangi bir ülkeye giren bir ordu oradaki seçimlere müdahale edemez, oradaki ülke vatandaşlarına asimilasyon uygulayamaz, o ülke vatandaşlarının kimliklerini değiştiremez, bilakis onlara kimliklerinin devamı için kolaylıklar sağlar. Yalım Eralp’ın dediği de oldukça doğrudur: “Siz Karabağ’daki Ermeni Cumhuriyeti’ni tanımayacak ve Üniter bir Azerbeycan için BM’lerde oy da verecek ve bu yönde dış politikalar takip edeceksiniz, kalkıp Kuzey Irak’taki Kürt Devleti’ni reddedeceksiniz ama Kuzey Kıbrıs’a sıra geldiğinde bir zamanlar kuruluşunu onayladığınız bu devletin ikiye ayrılması demek olan başka bir devlet ilanını onaylayacaksınız. O zaman size demezler mi bunu kendinize uygulayın, diye”. Yalım Eralp gibi düşünen oldukça çok Türkiyeli aydın vardır. 1920’li yıllarda Türkiye’de ulusal Kurtuluş Savaşı bittikten sonra Venizelos ve Atatürk arasındaki andlaşmalarla nüfus mübadeleleri olmuş ve insanlar Türkiye ve Yunanistan’dan taşınmışlardır. Buna rağmen bu göçün bile büyük sorunlar yarattığı üzerinde fikir yürüten Türk ve Yunanlı yazarlar vardır ve bugün “ Büyük göçün etkileri” diye her iki ülkede ortak sempozyumlar yapılmaktadır. Yani demek ki artık tarihteki bu kadar acı deneyimden sonra uluslararası hukuk çevreleri insanların kişisel haklarını da düşünerek birçok önlemler almışlar, savaşlarda bile birçok normların insanları koruması gerektiği üzerinde durmuşlardır. Lahey’de son zamanlarda Sırp Liderlerinin binlerce Yugoslav vatandaşının ölümünden dolayı yargılandıklarını duymayan kalmamıştır.

Loizidou Kararı dünya hukuk terimlerini tanımayan ve “Biz fethettik artık birşey değişmez” diyen Türkiyeli politikacı ve militer bürokratlar için de bir ders olmuştur. Dünyaya ayak uydurmak isteyen Türkiye dünya hukukuna saygı göstermelidir. Her aklına gelen politikacı bir başka ülkeye nüfus taşıyarak seçimlerde o ülke vatandaşlarının kaderiyle oynamamalıdır. Gerek hukukçuların gerekse politikacıların Cenevre Konvansiyonunu da iyice öğrenmeleri gerekmektedir. Üzerinde bastığı toprakların başka bir halkın zorla yerinden yurdundan göçettirilerek elde edildiğini herkes bilmeli ve seçimlerde bile ona göre konuşmalıdır. Analizlerini Kuzey kıbrıs’ın Danimarka veya Almanya gibi bir seçim ülkesi olduğu üzerinde yapanlar Loizidou gerçeğini bir defa daha araştırmalıdırlar. Herşeyi bayrak, hamaset ve milliyetçilik olarak görme devri ise çoktan kapanmıştır.

Türkiye’deki ve bizdeki resmi ideoloji bir defa daha kayalara toslayarak uluslararası hukukun ne kadar önemli olduğunu göstermiştir. Önemli olan vakit kaybetmeden en başta vatandaşlık sorunu diye olayları çarpıtanların Cenevre Konvansiyonunu iyice çalışmalarıdır. Aksi takdirde birkaç sene daha havanda su döver ama sonuçta kaybedenler olarak topluma hiç ama hiçbirşey sunamayız.

Zaman geçen otuz yıl gibi hafife alınırsa felaketin büyüğü halka gerçekleri söylemeyenlere ait olacaktır.

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org