Yeni Çağ Gazetesi'nde Bu Hafta Çıkan Yazısı, 26 Aralık 2005

Ulus Irkad

 

DEMOKRATİK DEVRİM VE DEMOKRATİK CUMHURİYET OLMA SINIRINDA KKTC GERÇEĞİ

Herşey okunduğu gibi değil esasında. Yani sen bir şeyi okuyup kendi ideolojine göre daha başka türlü de yorumlayabilirsin. Şöyle de diyebilirsin mesela, Lenin Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkında ayrılmalarına karar verilen ulusların ayrılmaları için hiçbir koşul koymamıştır. Esasında esas anlam sayfalar arasında gizlidir. Çünkü, Lenin veya Marks olsun ayrılacak olan ulusların demokratik bir cumhuriyet altında idare edilmelerini şart koşmuşlardır. Ezen ulustan ayrılacak ezilen ulusun proletaryasını despot ve faşist bir rejime niye devretsinler ki? Bonapartist, faşist veya despot rejimlerin işçi sınıfına yaşam hakkı tanımadıkları şimdilerde bile gerek Türkiye 12 Eylül gerçeği veya Uzak Asya’daki despot yönetimlerden belli olmadı mı? Baskı altında kalan çalışan sınıfların sosyalist mücadele ve uygarlık savaşı vermeleri imkansızdır. Gerek insan veya gerekse çalışanlar özgürlük altında üretici ve yaratıcı olabilirler. Neydi demokratik cumhuriyet? Dil, etnik ayrımcılık, ulus,din ve ırk ayrımı olmayan cumhuriyetler demekti. Şeffaf devlet olgusunun ortaya çıkması ve istediği anda herhangi bir köyün bile kendi self determinasyonunu ilan etmesi demekti. Demokratik cumhuriyetler sosyalizme açık olan cumhuriyetlerdi. Ayrılacak olan ezen ve ezilen ulusların ileride tekrar eşit koşullarda birleşmeleri de Lenin ve Marks için birer öngörüydü. Eşit olan halkların birleşme için herhangi bir sorunları olamazdı. Bir de ulusal sınırlar mevcut olduğu sürece halkların kardeşliği ve sosyalizm mücadelesi verilemeyecekti. Ulusal sınırları koruyan veya bu sınırlar içerisinde mücadele etmeyi düşünen bir sol parti de gerçek bir sol parti olamazdı. Ulusal sınırları koruyup devrim yapmak da sonuçta yenilgi ile noktalanacak veya şövenizme dönüşecek bir hareketti.Demek ki sosyalizmi ayakta tutacak en önemli olgu hem kendi emekçileri hem de uluslararası emekçi sınıflarıyla birlikte kuracağı bağdı. Enternasyonal emek mücadelesi olmadan da bölgesel veya ulus sınırları içerisindeki sınıf mücadelesi de başarısız olacaktı.

Demek ki burjuvaziyi ayakta tutan her türlü değere karşı sosyalistlerin savaş açması gerekmekteydi. Aksi olmazsa sosyalist mücadele başarıya ulaşamayacak veya ırkçı ve milliyetçi değerlere sahip bir sözde emekçi parti olup ortaya çıkacaktı. Lenin “Sosyalizm ve Savaş” adlı eserinde bu konuları ortaya koymaktadır. Ezen Ulus’un sosyalistlerinin kendi burjuvazilerinin ezdiği, ezilen ulusun halkına karşı dayanışma göstermeleri gerekmekteydi. Ezen ulus ezilene karşı savaş açarsa ezenin proleterleri de hemen kendi devletlerine ve egemenlerine savaş açmalıydılar. Bunu yapmazlarsa ve kendi egemenlerinin yanında saf tutarlarsa milliyetçilikten başka bir tutum içinde olamazlardı. Elbette ki kendi ezilen ve sömürülen emekçilerinin de ezilmelerine sebep olacaklar ve sömürücü saflarda olacaklardı. Kendi egemeninin ağzıyla başka toplumlara veya uluslara saldırı düzenleyenlere ne denmeli? Veya kendi egemenlerinin yanlışları yerine başka ulusların veya toplumların egemenlerinin yanlışlarını görüp sadece bunlar üzerinde toplumunu ajite edenlere ne denmeli? Karşı rakip ulusun egemenlerini eleştirmek ve yanlışlarını ortaya koymak öncelikle o ulusun devrimci ve demokratlarının görevi değil mi? Elbette ki şövenizmin binbir türlü çeşidi vardır. Ama kendi egemenine, milliyetçiliğe ve dine savaş açmayan Sosyalistler gerçek Sosyalist değildirler. Kendi egemenini eleştirip ona savaş açanlar, karşı topluma güven mesajı gönderenler de gerçek devrimci demokrattırlar.

Örneğin Türkiye’de benzerini gördüğümüz Kızılelmacı milliyetçilik ne derece solla ilgilidir? Kendi devletini korumaya çalışıp ulusal sorunlarında kendi devletlerini korumaya çalışanlar sadece şövenistlerdir. Türkiye’de gördüğümüz devletçi milliyetçilik ve 1980’lere kadar gelen ve kendilerini halkçı olarak tanıtan Ecevit, Baykal, Mümtaz Soysal ve İlhan Selçuk gibilerin teşhir olmaları bu ince çizgide belli olmuştur. 1980 sonrası ortaya çıkan Kürt ve Kıbrıs Sorunlarında, siyasetleri ile egemenlerin yanında oldukları ortaya çıkmış ve fire vermişlerdir. Esas yüzleri ortaya çıkarak demokrat olmadıkları ortaya çıkmıştır. Devletçi Milliyetçi cephede oldukları ama sınıfsal olarak hiçbir yanlarının olmadığı görülmüştür. Ezilenlerin değil de sınıf yapısının en güçlü mekanizması olan devletten taraf saf tutmuşlardır. Cuntadan yanadırlar...Kıbrıs’ta ezilen Kıbrıslıtürklerin ve yüzlerce senedir hakları çiğnenen Kürt halkının yanında değildirler.

KKTC gerçeğine gelince... KKTC demokratik bir Cumhuriyet mi? Irk, din, dil,ulus ve etnik temele dayanmayan bir yapısı mı var KKTC’nin? KKTC’de Karpaz Yarımadasında bulunan Kıbrıslırumların orada yaşayan Türkler kadar hakları var mı? Her türlü insan hakları bulunmakta mı? KKTC insan hakları alanında dünyada rüştünü nasıl ilan etmiş veya isbat etmiştir? Bir Maronit de KKTC Meclisi’ne seçilebilir mi? Karşı çıkanlar hemen soracaklardır: Güney de demokratik mi? Elbette değil ama demokratik olup olmamak Güney veya Türkiye’nin despot rejimleri olmasına endekslenemez. Kuzey Kıbrıs’ta Türkiye’nin etkin rolünü görmeden analiz yapıp bize gerçekten iktidara geldikleri muştusu verenler ne derece demokrat ve solcudurlar bir açıklayan çıksın da makul ölçüler içerisinde kavram karışıklıklarına gitmeyelim.

Başkalarından hak talep edenlerin öncelikle aynı hakları kendi toplumları içerisinde gerçekleştirmeleri ve demokratik cumhuriyet olma normlarını gündeme getirmeleri gerekmektedir.

CTP’nin vesayet altında seçim kazanması da Kuzey Kıbrıs’ın demokratik bir yapısının olduğunu isbat edemez. Bu öncelikle bilinsin. Gerçek demokrat olmanın koşulu da kendi egemenine karşı çıkmak ve eleştirmek olduğunu da kimse gözardı etmesin. Yoksa demokrat olmak bu kadar da ucuz olmamalı.

copyleft (c) 2001-05 hamamboculeri.org