Yeni Çağ Gazetesi'nde Bu Hafta Çıkan Yazısı, 5 Şubat 2004

Ulus Irkad

 

KIBRISLI RUM VATANDAŞLARIMIZLA İLİŞKİLERİMİZİ SIKLAŞTIRMAK VE PARAMİLİTERLERİMİZLE SOHBET ETMEK...

Gerçi bu konuda öncüler olmuştur. Ve eğer öncüler 2003 öncesinde çalışmamış olsalardı 2003’deki olgular hüsranla karşılanabilirdi. Ama öncülerin çalışmaları da belli çevreler tarafından devamlı baltalandı. Bu konuda devamlı rahatsız edilenler oldu. Gerek Ledra Palace barikatında gerekse 1997 sonrasındaki Pile’de tutuklanan, soruşturulan ama yine de bildiğinden vazgeçmeyen demokrat ve öncülere buradan sıcak selamlarımı gönderiyorum. Elbette ki bu konuda mücadele veren Ahmet An’ın Avrupa İnsan Haklarında verdiği mücadele alkışlanmalıdır. Ahmet An da Güneyle olan temasları destekleyen ve bu uğurda çeşitli dönemlerde baskı altına alınan bir arkadaşımızdı. 1990’lı yılların başlarında Ledra Palace’da yapılan toplantılarda oldukça büyük emek sarf etmiş ve bu nedenle birçok defalar Barikatlardan kendisine izin verilmeyerek geri de dönmüştür. Tabi ki onunla beraber bizler de bu davranışlarla karşılaştık. Daha sonraları gene iki toplumlu ilişkiler başladığında aynı hakaretler ve aşağılamalar devam etti. Bu konuda çok planlı ve de aşağılayıcı bir şekilde saldırılar en bayağı bir şekilde ayyuka çıkarıldı. Kendisine özel bir sıfat veren bir beyefendi toplumdaki demokratik hakların budanması için kurdurmuş olduğu bir paramiliter örgütle en hakaretamiz saldırıları yapmaya başladı.

Her gün savcılıklara yürüyüşler düzenlenmekte ve demokratik hakların budanması talep edilmekteydi. Baş istenmekteydi. Sevgül Uludağ ve benim resimlerimizle birlikte teşhir edilerek Kıbrıslı Rum dostu ve barışçı olmamız işlenerek kafalarımız istenmekte , benim işten atılmam talep edilmekteydi. Eğitim Bakanlığı benim ve birkaç arkadaşın aleyhine onlarca dava açma eylemleri içerisine girmişti. Bir bakıma eski Eğitim Bakanı bütün işini gücünü bırakmış öğretmenlerin peşine düşmüştü. Kıbrıslı Rumlarla barışı savunanlar cezalandırılmalıydı. Güney Kıbrıs AB’ye girmek için insan haklarını, demokrasiyi isterken birkaç aklı evvel bizdeki demokratik hakların budanmasını talep etmekteydi. Ve aynı kafaların niye Kuzey Kıbrıs’ın dünya kamuoyu tarafından olumsuz olarak tanındığını da devamlı sordukları bilinmektedir. Sol ve demokrat kesimler üzerinde terör estirilmekteydi. Kampanyalarla ve resmi devlet medyasından okunan saatlerce süren bildirilerle üzerimizde terör estirilmekteydi. Öğretmenler mahkemelerden çıkmaz olmuştu. Herkese,her kişiye, her vatandaşa bir kulp uydurularak insanlar elimine edilmekteydi. Aylarca süren ama sonuçlandırılmayan davalar vardı.

Adam radyodan konuşmaktaydı. Efendim hainleri teşhir edecekmiş. Teşhircilik yapacakmış. Teşhirciliği kim yapacaktı? Neydi teşhircilik? Şu boyalı basın gibi insanların gizli bilgilerini kamuoyuna açıklayacaktı. Belgeleri neydi? Nereden geliyordu bilgiler. Biliyorduk... Bu bilgilerin hangi istihbarat kaynaklarından üretildiğini, hangi Babıali medyasının bunlara hizmet ettiğini biliyorduk. Militer oligarşi gene daha önceleri olduğu gibi andıçlar ve de Batı çalışma Grupları gibi kaynaklarla saldırıya geçmişti. Yalan makinesi derin devlet merkezliydi tabi. İstanbul’da çıkan ve sözde solcu olan o dergi şimdi barış ve AB üyeliğini savunan cepheye saldırıya geçiyordu. Düşmanlar üretilmekte ve bu düşmanın yalanlarla diskalifiye edilmesi hedefleniyordu. Ama çalışma durumları, yalanları, çalışma metodları hepsi ama hepsi tarafımızdan biliniyordu. Bu konuda yüzlerce kitabımız vardı. “Bay Pipo”dan tutun, Susurluk ve Kontrgerilla üzerine yazılanlara kadar. Esasında kendileri daha çoktan deşifre olmuşlardı. İletişim araçları tüm hızıyla çalışıyordu. Kişileri karalama kampanyaları ile başlamışlar ama daha sonra AB üyeliğini destekleyen demokrat ve aydınlara karşı bizde ve Türkiye’de cepheyi genişletmeye başlayınca daha hızlı deşifre olmaya başlamışlardı. Şimdi durum artık Kutlu Adalıların veya Mumcuların katledildikleri sürecin aynısı değildi. Banal olarak toplumun gözleri önünde at oynatmaktaydılar. Artık 12 Mart veya 12 Eylülde olduğu gibi darbe de yapamazlardı. Terör mü? Onu da fazla kullanamazlardı. Onun da ipliği çoktan pazara çıkmıştı. Yeşil veya Ağca gibi gizli tetikçileri de etkili olamazdı. Esasında ne yapıyorlarsa daha fazla kendi kendilerini teşhir ediyorlardı. Teşhircilik diyerek soğuk savaş metodları ile kitleler üzerinde terör yaratarak sessizleştirme metodu artık çalışmıyordu. “Sağ-Sol çatışması var” denerek darbe de yapılamazdı. Post Modernist darbeler de etkisizdi. Medyanın hangisi susturulacaktı ki? Ya hangi özel radyo susacaktı. Darbe yapan generallerden biri değil, artık bini özel radyolara gönderilmeliydi. Uydular da susacak mıydı? Ya internetten ne haber? Post Modernist Darbe esasında kendi postmodernizmine yeniliyordu.

Yunanistan’a götüreceğimiz çocuk kafilesinden dolayı yapmadıkları yüzsüzlük kalmamıştı. Mağusa’daki bir parti merkezinden benim ve arkadaşlarımın ellerini ve ayaklarını kıracağı haberi veren o zata selam olsun. Onu hala daha bekliyorum. Gelip ellerimi ve ayaklarımı kırsın. Benim kardeşin arabasını yakanlara da selam olsun. Vallahi hala daha onlardan korkmuyoruz. Uslanmadık... Fikirlerimiz de değişmedi... Daha fazla bilendik. Sakın bundan sonra aynı haltı yemesinler, bu defa daha değişik cevap alacaklar. Ha, o arabayı yakan zatı muhterem de benim kardeşten muskasını alsın. Boynunda yanıklar geçti mi? Teşhirci Beyefendiye de birkaç laf söyleyeyim: Beyefendi, onca saldırıya ve de teşhire rağmen bir türlü terbiye olamadım. Kapılar açıldıktan sonra yüzünün fotoğrafını çekmek isterdim. Kapıların açılmasına memnun oldun mu? Mesela bana ve Sevgül arkadaşa karşı düzenlediğin kampanyaların aynısını niye kapıları açanlara karşı da düzenleyemedin? Esasında Sevgül’ün geçenlerde yazdığı Girit yazısından sonra tepki vermenizi kıskandım. Doğrusunu söylemek isterseniz bana da niye aynı şekilde tepki koymuyorsunuz diye merak ediyorum. Ne söyleyeyim artık alıştırdınız bizi. Ama arkadaşça şunu da söyleyeyim: Mesela artık devlet kasasından başka ülkelere gidip muayene olmaya da kalkılmasın. Yanıbaşımızda “Makarios Hastahanesi” binlerce vatandaşımıza hizmet verdiği gibi sizlere de hizmet verebilir. Bir de şunu merak etmez değilim:

Sizin örgütün üyelerinden herhangi birinin kapılar açıldıktan sonra Güneye gidip gezip gezmediğini, veya milliyetçiliğinden dolayı Kıbrıs Cumhuriyeti Pasaportu çıkarıp çıkarmadığını çok merak ediyorum. Veya şu Mağusa’daki “İkibuçuk Mil” Barikatından geçip de Güney’de alışveriş yapan milliyetçiler var mı sizin gibi? Bir gazetenizde açıklarsanız memnun olacağım. Malum milliyetçilik böyle düzenbazlıkları kabul etmez de...

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org