Yeni Çağ Gazetesi'nde Bu Hafta Çıkan Yazısı, 5 Şubat 2006

Ulus Irkad

 

ŞİMDİ GÖRÜLENLERE KANMAMAK

1980’li yılların başlarını çok iyi hatırlayanlar bana hak vereceklerdir. O yıllarda Türkiye’de 12 Eylül darbesi olmuş ve bunun Kıbrıs’a da yansımaları olacağını konuşuyorduk. Pek tabi ki 1980 öncesinde evlere baskınlar yapıp kaset, gazete, dergi toplamak modaydı. Hatta bunları bulunduranların kodese konulması da uygulanmaktaydı. Daha şimdilerde olduğu gibi Kıbrıs Cumhuriyeti aracılığıyla AB vatandaşlığını da alamamıştık. Mahkemelere verilmek, en ufak bir suçtan hemen mahkemelerde yargılanmak modaydı. Daha sonra 12 Eylül darbesi oldu. O dönemlerde solcuları da buradan toplayıp Türkiye’deki hapishanelere götürecekleri tehditleri vardı. Eski UBP’li Başbakanlardan Mustafa Çağatay’ın Neriman Cahit Hanım’la Ortam gazetesinde yaptığı(Ölmeden önce Neriman Cahit Hanımla böyle bir ropörtajı vardır) söyleşide 12 Eylül Paşalarının böyle bir eğilimlerinin olduğunu rahmetli Mustafa Çağatay doğrulamıştır ve kendisinin böyle bir olayla karşılaştığını bu söyleşide söylemiştir. Yani 12 Eylül Paşalarının aynen Türkiye’de yaptıkları gibi Kıbrıs’ta da bir darbeyi düşündükleri burada ortaya çıkmaktadır. Daha sonraları bizde de KKTC ilan edilmiş ve o günlerde bu hareketin aynen 12 Eylül’ün bir yansıması olduğunu söylemişsek bile bazı arkadaşlar veya çevremizdeki insanlar UBP’nin bile Kıbrıslı olduğu, ne kadar sağcı veya milliyetçi olsa bile Kıbrıslılığın galebe çalarak Kıbrıs’ta 12 Eylül mentalitesinin yaşayamayacağını söylemişler veya yazmışlardır. Hatta bu yüzden bazı demokrat kesimlerin de KKTC’yi destekledikleri, KKTC’nin Kıbrıslıtürklerin self determinasyonunun bir tecellisi olduğunu iddia edenler de olmuştu. Bu yüzden self determinasyon için aydınlar grupları bile oluşturulmuştur. O dönemlerde demokrat bilinen unsurlar bile daha fazla Halk-Der üzerine saldırı yapmışlar ve onu TKP ile UBP’nin yapacağı bir koalisyona karşı çıktığı suçlamasıyla eleştirirken ,Türkiyeliliği yaşattığı ve hastalıklarının Türkiye’deki soldan ibaret olduğunu iddia etmişlerdir. Bu konuda Sayın Alpay Durduran da UBP ve TKP koalisyonuna karşı olduğundan dolayı eleştirilerden payını almaktaydı. Durduran ve Halk-Der Türkiye’de faşist bir Cunta varken ve de Kıbrıstürk halkının siyasal iradesi engellenirken bu gölge altında UBP ile koalisyonun bir mana ifade etmeyeceğini savunuyorlardı ve haklıydılar. Daha sonraları bilindiği gibi yani KKTC ilanından iki sene sonra 1985 yılında, 12 Eylül mentalitesinin etkisinde veya yansımasında 1985 Anayasası oylanmaya kondu. Bu anayasada idam cezasından tutun, tüm halkın olağanüstü bir esir gibi futbol sahalarına toplanmasına kadar nereye çekerseniz çekeceğiniz anlamda yasalar mevcuttu. Yavaş yavaş Türkiye’deki faşist ve Bonapartist mentalitenin şimdiki günleri hazırlamak için yer kazanmasıydı bunlar. Hala daha olayları gayrı-ciddi zihniyetle kabul edip: “Kıbrıs’ta bir şeycikler olmaz, Kıbrıs’taki en tehlikeli mikrop veya milliyetçilik bile nötralize edilir ve Kıbrıs kültüründe mutasyona uğrar” demekteydiler. İşin kötüsü bu defa da TKP anayasaya “evet” diyordu. 12 Eylülün esas baskıları 1981 yılında kendisini bulmasına rağmen TKP’lilere göre bu anayasa demokratikti. Bu mentalitenin daha sonra Durduran ve ekibini partiden tasfiye edeceği ve TKP’nin rejimle KKTC konusunda flörte gitreceğini de görecektik. Aynı sesler duyulmaktaydı “Kıbrısta bir şey olmaz” diye… Yani Kıbrıslıtürk yavaş yavaş her bakımdan baskılara tepki göstermesin diye aydın ve demoıkrat bilinen bazı kesimler tarafından da kaygısız olmaya sürüklenmekteydi. Hele hele 12 Eylül sonrasında soldan sağa dönme olayları da moda olmaya başlamıştı.

Sonunda yaşadığımız son yirmi yıllık süreçte rejime bel verenlerde ve rejime hizmet edenlerde de yavaş yavaş 12 Eylül mentalitesine dönüş başladığı ve o kendisinde Kıbrıslılık Kültürünün izleri var denilen UBP, DP ve hatta hatta “Ulu önderin” kendisi ve çevresinde nasıl bir acımasızlıkla muhaliflere saldırdıkları, daha üç sene önce UHH diye bilinen örgütün ileri gelenlerinin ve de sempatizanlarının demokrasinin ortadan kaldırılarak insanların mahkemelerde sürünmesi için ilgililere çağrı yaptıkları, bu konuda yürüyüş bile gerçekleştirerek amaçlarını kamuoyu önünde nasıl da koyduklarını gördük. Bizlere yapılan saldırıları bu arada Meclis içerisinde bile bazı UBP’li milletvekillerinin bizim kafamızın uçurulmasını istediklerini yaşadık ve gördük. Yine 2000’li yıllardan itibaren (Gerçi 1990’lı yıllarda da yaşamıştık) devamlı olarak rejime bel verenlerin bizlere karşı saldırıları ta 2000’li yılların ortalarına kadar devam etti ve sonuçta bu mentalite aynen benzerlerini devlet katında gördüğümüz acımasızlıkların benzerlerinin Kıbrıs’ta uygulayıcıları oldular. Kaygısızlık büyüktü. Partilerin bombalanması, muhaliflerin artık kurulan paramiliter terörist sağ örgütlerle tehdit edilmeleri, aynı mentalitenin bir ürünüydü. Bunun yanında başımızdaki “Ulu önderin” rejiminin de Türkiye’nin devlet katlarında görülen bu mentalitenin Kıbrıs’taki gözü kapalı savunucusu olduğunu, sessiz kalarak veya sırasında da savunarak bu mentaliteye arka çıktığını da görmekteydik(Anavatan’a laf söyletmem diyordu). 12 Eylül mentalitesinin bir etkisi de devletin üst katlarında kurulacak gizli paramiliter örgüt veya gruplarla burjuva hukukunu kale almadan, resmi ideoloji dışına çıkacak olanları cezalandırmak olduğunu da buradan yazmakta fayda vardır. Aynısı Kıbrıs’ta da uygulanmakta ve Türkiye’de 12 eylül 1980’den sonra gördüğümüz “Güvenlik Devleti Modeli”nin yaşatıldığını belitmekte fayda vardır. UHH’nın savunuculuğunu kim üzerine almıştı? Saray’dan da destek yok muydu? Şener Levent ve arkadaşları yüzlerce basın cezasına çarptırılmamışlar mıydı? Benim kardeşimin bir kasedi yüzünden senelerce mahkemelerde süründürülmem nedendi?

Şimdilerde bize söylenen şu: her şey değişmiş ve şu anda statükocu olmayan bir Devlet Başkanı ve Başbakan başkanlığında bir demokratik hükümet var. Peki, şunları sormak istiyorum: Statüko veya geçmişte yaşadığımız rejimin temelinin sarsıldığı herhangi bir köktenci yasa, anayasa veya değişim yapıldı mı? Hani ne oldu memura siyaset yapma hakkı? Polisin sivile bağlanması tasarısı ne oldu? Partileri bombalayanlardan ve Kutlu Adalı’yı öldürenlerden ne haber var? Gerçekten demokratikleştik mi yoksa demokratikleşmek Sayın Mehmetali Talat’ın Cumhurbaşkanı, Sayın Ferdi Sabit’in de Başbakan olması mı demek?

Lütfen bir yanıtlayan çıkacak mı? Merak ediyorum. Bunları gördükçe 12 Eylül’de bazı aydınların söylediği Kıbrıslılık kültürü ve şiddet ile mezalimin bu kültür içerisinde terbiyelileştirilmesi teorisi geliyor aklıma ve maalesef acıyla gülümsüyorum…

copyleft (c) 2001-05 hamamboculeri.org