Yeni Çağ Gazetesi'nde Bu Hafta Çıkan Yazısı, 4 Mart 2004

Ulus Irkad

 

MİLLİYETÇİLİK VE AB MENTALİTESİ NE KADAR UYUŞABİLİR

Son zamanlarda sol mücadeleden geldiğini söyleyen hükümet partilerinden birinde bile milliyetçi söylemleri işitmek bizleri oldukça şaşırtmaktadır ama bu söylemlerin daha seçim öncesinden başladığını söylemek de gerçekçi bir yaklaşım olsa gerek. AKEL veya Papadopulos’un yanlışlıklarını dile getirerek Kıbrıslı Rum örgütleri veya siyasi kurumları hakkında kitlelerde şüphelere neden olmak veya değerlendirmeler yaparken genel ifadelere yer vermek ne kadar mantıki olmaktadır? Kıbrıs Rum toplumunun da diğer toplumlar veya bizim toplum gibi homojen olmadığını algılamak bana göre gerçekçi ve bilimsel bir yaklaşımdır. Kıbrıslı Rumlar arasında da çeşitli gruplar ve partiler bulunmaktadır. Hatta örgütler içerisinde bile çeşitli farklı grupların varlığı bilimsel bir gerçekliktir. EDEK partisi içerisinde bile Annan Planı konusunda Lissarides ve Omiru arasında farklılıkların ortaya çıktığını tüm medya baş haber olarak vermişti. Şimdi ifadelerinizde “Kıbrıslı Rumlar Kıbrıslı Türklere haklarını vermek istemiyorlar” sözünü kullanmak ne kadar doğrudur? Sonra böyle genel ifade ve terimlere sığınarak millyetçilik yapmak ne zamandan beri sol diye bilinen ve emekten yana ağırlığını koyan örgütlerin vazifesi olmuştur söyler misiniz? Burjuvazinin sözcüsü gibi Kıbrıslı Rumların silahlanmasını eleştirmek solun vazifesi mi? Sol öncelikle kendi egemenlerinin silahlanmasını engellesin. Diğer tarafın silahlanmasını da oradaki solcular eleştirsin, bilimsel olan bu değil mi? Nasıl ? O tarafta bu konuları yeterince eleştiren yok mu? Bilmeyenleri kandırın; “Ergadigi Demokradia” adlı örgütün bu konuda yayımlanmış posterleri bile var. İnanmayanlara elimdeki kaynakları gösterebilirim hem de 1990’lı yıllardan beri elimde duruyorlar.

Öte taraftan bir gerçeği daha vurgulayalım: Milliyetçilik solun başvurabileceği bir ideoloji değil. Ezilen ulus ideolojisi bir oranda başka ama Türk Milliyeçiliği ideolojisi bizdeki solun işi olmamalı. Gerçek Kıbrıs Türk Milliyeçiliği ise 30 yıldır bu ülkede tahakküm kuranları hedef alırsa normal olabilir ama taksimi, iki devletliliği, adanın bölünmesini hedefleyen milliyeçilik sadece statükocu gücün hoşuna gider ve bu Kıbrıs Türk kitlelerinin onaylayacağı bir ideoloji değildir çünkü diyalektik Kıbrıs Türk kitlelerinin son 30 senede 1974 öncesinden daha da fazla olduğunu kabul etmektedir ve yaşananlar da bunu göstermektedir. 1974 öncesi adadan göçedenler altı bin(6000), 1974 sonrasında göçedenler ise seksenbinleri (80,000) buluyor.

Bilinmesinde fayda vardır; Milliyetçilik ideolojisi ulus devletler kurulmadan önce de pre-milliyetçi ideoloji olarak ortaya çıkmış , ulus devletler kurulduktan sonra devletin bir ideolojisi olmuş ve daha sonra da resmi ideoloji olarak tahakküm unsuru haline gelmiştir. Milliyeçiliğin esas temelinin bizler ve ötekiler ayrımıyla başladığı ve bu ideolojinin kendinden olmayan muhalif güçleri de muhatap görerek baskı altına aldığı da bilinmektedir. Ulus-devletlerin kurulmasının başka etnik toplumların kanları ve acıları üzerinde olduğunu bu acıları görmezlikten geldiği ve kendi resmi ideolojisini de kurarken bu etnik grupların acılarını görmezlikten geldiği onları anmak istemediği ve birçok günahları olduğunu belirtmek gerekmektedir. Ulus-devletlerin kurulması sırasında genelde bu gibi acıların varolduğu gözardı edilemez. Daha sonraları ulus-devletler kurulduktan sonra varolan hakim milliyetçilik ideolojisinin bu etnik grupları asimile etmeye çalıştığı da belirtilmektedir. Bu yüzden resmi ideoloji haline gelen otoriter milliyetçi ülkelerde kendi tarihleriyle yüzleşmek istemedikleri bilinmektedir. Ulus-devletlerin ideolojisi haline gelen buna resmi ideoloji de diyebiliriz, milliyetçiliğin başka muhalif fikirlere veya etnik grupların kültürlerine saygı göstermediği onları korumadığı belirlenmiştir. Bu yüzdendir ki bilhassa burjuva devrimlerini yapmamış ülkelerde ulusal sorunların ortaya çıkmasına sebep de bunlar olmaktadır. Tabi ki hakim yani egemen milliyeçilik ideolojisine karşı tepki olarak ezilen ulus ideolojisi de ortaya çıkmaktadır. Ama yine bu tepkisel milliyetçiliğin de kendi dışındaki ezilen başka gruplara karşı toleranslı olmadığını bilimadamları vurgulamaktadır(Tabi bilimadamlarına gerek yok Kuzey Kıbrıs’ta biz bunları yaşıyoruz). Önemli olan bu gibi ülkelerin demokratik cumhuriyetler haline gelmeleridir. Türkiye’de son zamanlarda Türkiye’nin demokratik bir cumhuriyet haline gelmesi tartışmaları yapılmaktadır. Demokratik cumhuriyetlerin şeffaf oldukları, toplumun tüm katmanlarının, etnik gruplarının yani ezilenlerinin söz sahibi duruma geldiği bilinmektedir. Demokratik Cumhuriyetler bir sonraki aşama olan sosyalizme kapalı değil açık olan toplum tiplerini de yaratmalıdırlar. Bilindiği gibi burjuva demokratik devrimleri sosyalizme açık devrim tipleridirler.Proleteryaya geniş olanakların, örgütlenmenin sağlandığı toplum tipi de diyebiliriz bu cumhuriyetlere. Demokratik cumhuriyetlerde ırkçılık ve milliyetçilik yasaklanmaktadır. Azınlıklara da en az çoğunluklar kadar yaşam hakkı yasal olarak verilmektedir. İsviçre gibi Batı ülkelerinde ulusal sorunların sona ermesindeki neden burada aranmalıdır.

1789 Fransız ihtilali ulus-devletleri tetikleyen ve de onlara öncülük yapan bir devrimdi. Bu ihtilalle ulus-devletlerin birçok prensiplerine önderlik yapılmıştır. Kapitalizmin gelişmesi de ulus devletlerle olmuştur. Ama bunun dışında ulus-devletler oluşurken eğer burjuva demokratik devrimlerini de yapmışlarsa diğer geri ülkelere, ulus-devlet içerisindeki kapitalist buhranları burjuva demokratik devrimlerini yapmamış olan ülkelere göre daha sorunsuz atlatmışlardır. Örneğin Türkiye gibi bir ülkede demokratik burjuva devrimleri yapılamadığı için bilhassa Soğuk Savaş dönemi oldukça sancılı atlatılmıştır. Türkiye 1960 yılından itibaren üç tane darbe görmüştür. Tabi ki bu tip ülkelerde tarihsel yapılanmaların da oldukça etkili olduğu bir gerçektir. Bürokratik kast rejiminin otoriter yapısı hala daha bugün etkisini korumakta ve AB üyeliği tartışmalarında bile etkili olabilmektedir. Kıbrıs’ta da 1950’lerden başlayan TC kast rejim yansımaları(Kontrgerillacılık) şimdilerde çözüm ve AB tartışmalarında da etkisini göstermekte. Egemen bürokratik kast hem Türkiye’de hem de Kıbrıs’ta mevzi yitirirse Türkiye’deki tüm hegemonyasını da yitirebileceği zannındadır ki öyle de olacaktır. Dolayısıyla Kıbrıs’taki siyasal görüşmeleri bile prestij olarak algılamakta, elli yıldır Türkiye’de kazandığı alanı burjuvaziye bırakmak istememektedir. Şu gerçeği de vurgulamamız gerekmektedir: AB olayı ulus devletlerin yapılanmalarında önemli durumda olan ulusal sermayelerin ulusal sınırlara bağlı kalmadan sınırlarını genişletmeleri ve de sermaye ihraçlarının gerçekleştiği bir duruma geldiğini göstermektedir(Küreselleşme). Lenin “Emperyalizm” adlı eserinde bu olayı açıkça anlatmaktadır. Pek tabi ki bu olay kapitalist dünyada yepyeni bir sosyal,kültürel ve ekonomik değişimi de beraberinde getirmektedir. Bir taraftan bu yapılanma oluşurken toplumlar yepyeni bir dönüşüm yaşamaktadırlar ama uluslararası sosyalist devrimi de bir an önce gerçekleştirme safhasına doğru hızla ilerlemektedirler. Kendi ulus devletlerinin yokolduğu için ağlayan sosyalistlere ne menem sosyalist deneceğini düşünürken Türkiye’deki AB olayını sosyalizmin uluslararası gerçekleşmesi için bir olanak gözüyle gören sosyalistlerin de diğer tip sosyalistlerden daha gerçekçi olduğunu vurgulamalıyız.

Tüm bu gerçekler ortadayken bizdeki seçim sonrasında da bu tip yapılanmaların sancısı görülmektedir. AKP’nin hükümet olması ama iktidar olamaması bizdeki seçimleri ve de seçim sonrası iç siyaseti de etkilemektedir. Hal böyleyken seçim sonrası hükümete gelen ve kendini emekten yana diye niteleyen bir sol partinin analizlerinde bu gelişmeleri görmezlikten gelmesi ve de Türkiye’de yapılan yanlışlıkları tekrarlaması sadece TC’nin ve bizdeki kast rejiminin pozisyonunu kuvvetlendirmekten başka birşey değildir. AB’yle ilgili konuşan bir koalisyon bürokratının Kıbrıs FM’de AB çalışmaları olurken Kıbrıslı Rumlarla işbirliğini reddetmesi, “Bizimle Kıbrıslı Rumlar arasında farklılıklar vardır” demesi, hangi AB normlarına uymaktadır, ve de içerisinde çeşitli kültürlere yer vermeye çalışan bu projenin hangi ilkesinde farklılıkların zayıflık olduğu belirtilmektedir? Bu şekilde açıklamalar yaparken şövenizme kayılmaktadır. Çözüme giderken gerici güçleri değil, soldan ve emekten yana olan güçleri kuvvetlendirmek, milliyetçiliğin ve de şovenizmin her türlüsüne karşı olmak herşeyden önce bir akıl karıdır. Türkiye’deki kast rejimini zayıflatan her politika Türkiye ve Kıbrıs Türk halklarının da menfaatinedir. Milliyetçilik yaparak karşı topluma saldırmak Kuzeydeki ve Güney’deki ilerici güçleri zayıflatır. Gerçek siyasetler militer kastların zayıflaması üzerine kurulmalıdır.

Kuzey Kıbrıs’taki ve Türkiye’deki bürokratik kastı kuvvetlendiren siyasetler sadece bütün ilerici unsurların kaybetmesini sağlar. Politikalara ve açıklamalara çok titiz olunması dileğiyle...

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org