Yeni Çağ Gazetesi'nde Bu Hafta Çıkan Yazısı, 22 Nisan 2004

Ulus Irkad

 

REFERANDUM VE BİZ KIBRISLILAR

Önümüzdeki 24 Nisan Referandum günü. Belki de siz bu makaleyi okuduğunuz zaman ya propaganda dönemi bitmiş veya sonuçlanmış durumda olacak. Güney’de referandum konusunda bir tepkinin olduğunu daha önceden biliyoruz ama son anlarda birşey değişir mi onu da bilemeyiz. Bütün bunlar niye ortaya çıktı biliyor musunuz? Yani Kuzey’in “evet” Güney’in de “hayır” demesi... Sol partiler arasında bile diyalogsuzluk oluşundan bir de bana göre olayın ideolojik bir analizinin olmamasından. Onu da görmek lazım. Bunu görürken Doğu Bloku ortadan kalktıktan sonra o bölgelerde yükselen milliyetçiliklerin ve de diğer toplulukların kaale alınmamasının oldukça yüksek olduğu gerçeği... Örneğin Sırbistan milliyetçiliğinin, bir Miloşeviç gerçeğinin yaşanmasının esasında pek de boşu boşuna olmadığını da görebiliriz. Ama tüm bu gelişmeleri anlamak için ideolojik analiz yapılmazsa gerçeklere varılama z. Örneğin Yugoslavya’da yaşayan toplumların çok kültürlü zenginlik içerisinde yaşamaları için hiçbir alt yapı veya eğitim kurumu yaratılmamıştır. Oradaki toplumların birbirlerinden nefret etmeleri için her türlü icraat da yapılmıştır. Yalnız son zamanlarda orada yaşayan bu toplumların büyük bir istekle AB üyesi olmak istemelerini de görmeliyiz. Çünkü birlikte yaşamak için onlara en büyük olanağı sadece AB’nin burjuva demokratik devrim normları sağlamaktadır. Dikkat edilirse Sayın Ecevit’ten tutun Baykal veya Perinçek’e kadar bugün anti AB’ci cepheyi oluşturanlar bu gerçeği saklayıp Yugoslavya’da 1990’lardaki boğazlaşma imajını yansıtmaya çalışmakta ve bu gerçekle oynayıp onu Türkiye halkına kendi istedikleri doğrultuda yaymaktadırlar.

Örneğin alın Miloşeviç’i; Miloşeviç hangi partinin üyesiydi? Önceleri Yugoslav Komünist Partisi’nin daha sonra da Yugoslav Sosyalist Partisi’nin...Peki Miloşeviç başa geçtiği zaman bir Sosyalist veya Komünist gibi mi davrandı Bosna’da veya Kosova’da? Hayır, nasıl davrandı? Bizdeki MHP veya Turancı dediğimiz ırkçı ve milliyetçi kişiler gibi davrandı. Sırpların dışında olan ulusal topluluklara ve azınlıklara baskıcı ve ırkçı bir paranoyak gibi davrandı. Onların kültürlerini, yönetim haklarını, kimliklerini tanımadı. Hatta kendi dillerinde konuşmaları ve eğitim yapmalarını bile istemedi. Ne oldu? Bu gruplar veya toplumlar başkaldırdı. Bosna ve Kosova’da yüzbinlerce insanın öldürüldüğü çatışmalar ve cinayetler oldu. Peki Miloşeviç böyle davranmasaydı kaybedeceği birşey mi vardı? Hayır. Ama milliyetçi ideoloji, sizden başkalarını düşman ilan eder ve onları büyük bir paranoya i çerisinde baskı altına almaya çalışır. Zaten bir kere ortaya “biz” ve “siz” tanımlamaları çıktı mı arkası gelir ve büyük bir bencillik içerisinde boğazlaşmalar başlar. Dile ve etniye, ırka bağlı ayırımcılık ortaya çıktı mı bunun karşısında da tepkisel milliyetçilikler ortaya çıkar. Sonuçta bu gibi ülkelerin bölünmesi kaçınılmaz olur. Ülkemizde de ortaya çıkan sorunların temelinde bu gibi yanlışlıklar yatmaktadır. Doğu Bloku ülkelerinde ortaya çıkan bürokratik kast rejimlerinin çökmesi sonrasındaki oluşan millliyetçilikler böyle özellikler taşımaktadır. Ezilen veya esas idare eden ulusun dışındaki azınlıkların ezilmesi bürokratik kast rejimlerinde olmuştu. Bürokratik otoriter rejimlerin ve de bürokrasinin Marksizmin ilkesi olmamasına rağmen azınlıklara karşı tahammülsüz olması tıpkı gerici kapitalist ülkelerde olduğu gibi bir süreç taşımış ve daha sonra bürokratik otoriter iktidarlar çökerken geçmişte yaşam haklarından mahrum olan topluluklar başkaldırmışlardır. Çeçen Sorunu veya daha sonra ortaya çıkan başka ulusal sorunlar aynı karakteri taşımaktadır.

Bizdeki gericilerin dediği gibi federasyonların iflas ettiği gerçeği doğru değildir. Ama gelgelelim ki bizdeki Sol, küçük sol grupların dışında Doğu Bloku’ndaki bu sorunları maalesef pek analiz edememiştir. Türkiye’de 12 Eylül 1980 de ortaya çıkan militer otoriter baskıcı iktidardan dolayı sol ezilmişti ve Doğu Bloku’nun çöküşü sanırım Türkiye Solu’nu hapishanelerde yakalamıştır.Tabi bunun yanında Almanya gibi ülkelerde sürgünde bulunan Türkiyeli solcular ne kadar kısa zamanda toparlanıp olayın vahametini algılayabilmişlerdir onu da Türkiyeli olduğum için bilemeyeceğim. Ama Kürt Sorununun yükseliş göstermesi, 1984 yılında PKK’nın eylemlerine başlaması Türkiye’ye , bilhassa Türk Solu’na ayrı bir etki yapmıştır. 1980 öncesinde okuduğum “Kurtuluş” dergileri Kürt Sorunu üzerinde en iyi analizleri yapan dergilerdi. Bir baskı döneminde eğer Türkiye Solu pasifizme uğrarsa burada ki katalizör rolünün Kürt dinamiğine geçeceğini bu dergiler yazıyordu. Türkiyeli solcu arkadaşlardan bu konulardaki görüşlerini de öğrenmek isterdim. Ben birkaç yıldır bu konularda oldukça büyük emek verip tezler hazırlayan Demir Küçükaydın adlı arkadaştan yararlanmaktayım. Fakat Sezar’ın hakkını Sezar’a vermem gerekirse eski Kurtuluşçu arkadaşların da bu konuda oldukça gerçekçi ve bugünleri haber veren mesajlarının ve de analizlerinin olduğunu belirtmem gerekir(Kurtuluş Dergileri buna örnektir). Kürt ulusal sorununa demokratik bir yol çizen Abdullah Öcalan’ın da tahlillerinin zaman zaman Küçükaydın’la uyuştuğunu görmek de oldukça enteresandır. Kürt Hareketi Sovyetlerdeki iktidar çökerken başlamış ve buna rağmen görüldüğü gibi bugün biryerlere gelebilmiştir. Doğu Bloku’ndaki iktidarların bu yönde de menfi bir şekilde halk hareketlerine etkileri olduğunu görmekteyiz.

Kıbrıs ve Irak sorunlarının da dünyadan etkilendiğini söylemek gerçekçiliktir. Madem ki aynı dünyada yaşıyoruz enternasyonal emek hareketi içerisindeki gelişmeler bizdekileri, bizdekiler de diğer ülkeleri etkileyecektir. Kıbrıs’a geldiğimizde şu anda sol içerisinde gerek güney’de gerekse Kuzey’de yaşananlar da genel dünyadan payını alacaktı. Aldı da. Kıbrıslı Türk emekçilerinin 30 yıllık bir sıkışmışlıktan ve dünyadan izole edilmeden sonra 1998 sonrasında patlayarak sokaklara dökülmesi, barikatların açılması ve de şu anda emek pazarında Kıbrıslı Türk emekçilerin mevcudiyeti Kuzeydeki Türkiye kontrollü otoriter rejimin elimine olmasını getirmiş, sınırlar açılmış ve de her halukar ve şartta ehvenişer olan Annan Planı ile emekçiler arasında bir temas başlamıştır. Tüm somut koşulların tahlil edilmesiyle daha da gerçekçi bir şekilde oluşturulacak örgütlenmeler geleceğin dünyas ı için de bir basamak olacaktır. Ezilen halkların örneğin Kürt ve Kıbrıslı Kürt halklarının bugün AB’ye bağlanmak istemeleri self determinasyonlarını zengin bloklara bağlayıp oradaki zenginliklerden faydalanma isteğidir muhakkak. Ama Avrupalılar Birliği’nin ezilen halklarla ve enternasyonal proleterya ile dayanışma, temas ve işbirliği imkanları tanıyacağını, bürokratik kastın ve statükocuların zayıflamasının emekçilerin hayırına olduğunu buradan belirterek yeni ufuklarda Kıbrıslı Türk, Kıbrıslı Rum, Türk ,Yunanlı ve de Kürt halklarının dayanışmasının da bu gerici blokun zayıflaması ile artacağını da belirterek referandum sonrasında mücadelenin daha da sıkılaşması gerektiğini vurgulayalım.

Bugünün adına yaşasın dünya halklarının kardeşliği diye sözümüzü bitirelim.

copyleft (c) 2001-03 hamamboculeri.org