Yeni Çağ Gazetesi'nde Bu Hafta Çıkan Yazısı, 28 Mayıs 2005

Ulus Irkad

 

SÖZÜ VE YAPTIĞI BİR OLMAK

Cumhurbaşkanlığı seçimleri belli olur olmaz ve halkın büyük bir çoğunluğunun sandıkları boykot ettiği ortaya çıkar çıkmaz UBP’nin başkanı Sayın Eroğlu’nun yaptığı açıklama beni oldukça güldürmüştü. Beyefendi sanki de boykota destek vermiş gibi “Bu oyların hepsi de UBP oylarıdır” demez mi? Şaşıp kalmıştım. O oyların büyük bir oranı statükoyu onaylamayan Kıbrıstürk halkının oylarıydı. Alternatif olarak ortaya çıkanların alternatif olamayacağını, eğitiminden tutun ekonomisine kadar başkalarının davulunun çaldığı bir ülkede seçimlerin ne kadar boş bir eylem olduğunu belirtmekteydi seçim sonuçları. Esasında UBP oylarının büyük bir çoğunluğunun boykota gittiği de söylenemezdi çünkü bu konuda bu partinin nasıl statükocu ve seçimci olduğunu bilmeyen yoktu. Ben şimdiye kadar statükodan nemalanan bir kitlenin öyle büyük bir çoğunluğunun boykot yapacağını da sanmıyorum. Yani UBP’nin çok demokrat bir ideolojisi mi vardı ki kitleleri de bilinçli olacak ve de boykot kararına uyacaktı? Esasında boykota katılan kitlelerin çoğunluğu meydanları dolduran Kıbrıslıtürk kitlelerdi. Artık statükonun can yaktığı ve de 30 yıllık çürümüşlükten usanan kitlelerdi bunlar. Bu kitleler gerçekten dinamik Kıbrıslıtürk unsurlardı. Onu iddia ediyor ve öne sürüyorum. Tabi hangi partiye inanıyor olurlarsa olsunlar statükoya başkaldıran kitlelerdi bunlar. Ve eylemlerini Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında ortaya koymuşlardı. Bu sayı hiç de küçümsenemez. Elli bin Kıbrıslıtürk... YKP de bu oylara sahip çıkmakla yerden göğe kadar haklı. Çünkü YKP’nin dışında boykota katılan olmadı.

Ben esas “Bu koltuktan hayır çıkmaz, bu seçimlerden medet umulmaz” deyip de daha sonra kişisel çıkarları için koltuk hevesiyle seçimlere katılıp inanışlarını bir saatte yıkanlara kırıldım. Bir de radyo ve televizyonlardan papağan gibi sağcısından solcusuna kadar ortaya çıkıp boykotu delmeye çalışanları kınadım. Bu memleketin şartlarına vakıf olanların boykotun ne kadar etkin bir eylem olduğunu bilmemelerine şaşıyorum. Radyolarda, televizyonlarda günlerce boykot ve statüko yıkılsın çağrıları yapan bu arakadaşların sonraları statükonun oyununa gelerek hem de bile bile tuzağa düşmelerine bir anlam veremedim. Kişisellik mi desek, kişisel menfaatler mi galebe çaldı onu bilemeyeceğim ama insanların kendilerini sırf bir koltuk için bu kadar kolay değiştirebileceklerine bir anlam veremedim. Oysa bu ülkenin koşullarını okumak için bir ideoloji sahibi olmak tabi ki gerekliydi de insan çıkıp sokakta bile yürüse bu ülkenin anatomisini ortaya çıkarabilirdi. Ama insan, “Demek ki bazı şeylerin yaşanması gerekiyor” diye de düşünmeden edemiyor. Nitekim seçimlerden sonra ülkeye kimliksiz girişler başladığı andan itibaren bu ülkedeki birçok örgüt ortaya çıkan sosyal olaylardan dolayı başkaldırı indikasyonları içine girmeye başladı. Ortalık süt liman değildi ve halkın da büyük bir çoğunluğunun inanıp da meclise gönderip statükoyu yıkması için görevlendirdiği şahısların ağzından nice inciler dökülmeye başlayınca herkes hanyayı konyayı ve de nasıl bir ülkede yaşadığını anlamaya başladı. Adamlar açıkça ülkeye kimlikle girişlerin yasaklanamayacağını söylüyorlardı. Bu ne demekti? Sosyal olayların kriminal vakaların devam edeceği demekti. Ama bunun, yani kimlikle ülkeye girişlerin statükonuın bir parçası olduğunu da itiraz edenlere muhakkak birilerinin söylemesi gerekiyordu. Meclis’e seçilip getirilenler; özgürlük ve bağımsızlığı getirdiklerinden dolayı, ve de buradaki özgürlük ve demokrasinin de Güney’den daha da iyi olduğunu iddia ettiklerinden dolayı elbetteki bu iddialarını sürdüreceklerdi. Yani anlayacağınız eskilerin yaptığı gibi perdelemeye devam edeceklerdi.

Vakit geçmiş, üç seçim geride kalmış ve Kıbrıslıtürklerin büyük yığınları muştularla kandırılmışlardı. Ha uçak yarın inecek, ha filanca Yunan feribotu veya gemisi limanlarımıza uğradı cinsinden yalanlarla millet zamana oynamaktaydı. Bizim adımıza Recep Tayyip erdoğan ta Rusyalarda Papadopulosla görüşecek ve Sarayönü siyasetçilerinin aynısı olan bizimkiler ise hala daha Lefkoşa’dan ahkam kesmeye devam edeceklerdi. Sıfır- sıfır elde var sıfır bir sonuç yoktu.

Şimdilerde gene muştularla idare edilyoruz ama elde bir sonuç yine yok. Yine insanlar birşeyler bekleme içerisinde. Onlara da öyle söyleniyor. Ama sonuç yok... Güney durmadan hukuksal ve ekonomik adımlarına devam ediyor. Loizidou Davası’nın esas yol gösterici olduğunu ve belirleyici bir unsur taşıdığını görmek istemiyorlar. Uluslararası hukuk neyi belirliyorsa ve de referandumdaki sonuca rağmen Loizidou davası bundan sonraki başvurularda temel olacak. Türkiye’nin yapması gereken Kuzey’deki yönetimi gerçekten Kıbrıslıtürklere devretmektir. Evet süreç uzatılabilir. Evet bir yirmi sene daha işi uzatabilirsiniz. Ama sonuçta sizi bekleyen manzara nedir? KKTC’yi tanıtabilecek misiniz? Tanıtabilmek için Türkiye’nin AB üyeliğinden vazgeçmesi gerekiyor. Bu güç var mı? Peki bugün %60’ları geçen endüstri ihracatı dahil ürünlerini AB’ye ve oradan gelecek turizme bel bağlayan Türkiye bu durumun altından nasıl kalkacaktır. Yapabilir mi? Bana göre yapamaz. Batı herşeyde olduğu gibi etkin bir rol oynayacak. Şimdiki politikalar bu işi yirmi sene daha uzatabilir. Eğer uzatabilirse...

Çözüm: Çözüm uluslararası hukuk gerçekleridir. Ve biran önce siyasal çözüme varmaktır. Gerisi: Gerisi Kıbrıslıtürkler için bir felakettir...

copyleft (c) 2001-05 hamamboculeri.org