Yeni Çağ Gazetesi'nde Bu Hafta Çıkan Yazısı, 24 Temmuz 2006

Ulus Irkad

 

BÖLGE KAN GÖLÜNE DÖNERKEN

2000 yılında bir grup Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum arkadaşla beraber Tel Aviv ve Hayfa Kentleri yanında, işgal edilmiş Filistin Bölgesi’nde Ramallah, Betlehem ve Kudüs’ü de ziyaret etmiştim. Oslo süreci bir balayı gibiydi. Ateş-kes vardı ama yine de yer yer Yahudi askerlerin ateşine maruz kalıp öldürülen insanlara tek tük rastlanmaktaydı. Ramallah Otel’de bir grup aydın Filistinli arkadaşla da tanışmıştık. Gerçekten işleri çok zordu. Ekonomik olarak hiçbir kaynakları olmayan bunun yanında abluka altında olan yüzbinlerce insan ve yüzlerindeki mutsuzluk da görülür gibi değildi. Her an patlamaya hazır bir özellikleri vardı bu insanların. Nitekim ayrıldığımızdan birkaç hafta sonra bir volkan gibi patlamıştı olaylar. Yine insanlar, ve çocuklar öldürülmeye, yine suçsuz ve mazlum insanların evleri Yahudi Devleti tarafından yıkılmaya başlanmıştı. Buna İkinci İntifada diyorlardı ama Yahudi Devleti’nin artık hiç toleransı yoktu ve gördüğünü vurmaktaydı. Artık çocukları tutup taşlarla kemiklerini kırmak yerine vurmaktaydılar. Her türlü insan hakları da bırakılmıştı. Artık insanların üzerine tanklarla gitmekte ve taş atanlara tank ateşi ile cevap verilmekteydi. Yahudi Devleti gerçekten bir ezen ulus devleti gibi davranmaktaydı ve acımasızdı. 2000 yılında gözlemlediğim kadarıyla çöken Sovyetler Birliği’nden milyonlarca göçmeni taşıyıp işgal edilmiş bölgelere iskan ediyorlardı. Çok enteresandı; bu bölgedeki lüks villaları alan ve üstelik de akıncı birliği gibi sadece görevleri serhat boyunu korumak olan bu göçmenler, verilen toprakları da oldukça milliyetçi ve şövenist bir şekilde korumaya çalışmakta ve geleceklerini buralara dayadıkları için de daha dogmatik bir şekilde savunmaya hazır bir durumdaydılar. Ellerine serhat boyunu korumaya çalıştıkları için silahlar da verilmekteydi ve bu arada herhangi bir Arapla herhangi bir tartışmaya girdikleri anda hemen silahlarını çıkararak ateş etmekte ve böylece de Filistinli onlarca insanın da tepkilerini üzerlerine çekmekteydiler.

İşgal edilmiş bir bölgeye getirilen bir göçmen hem aylık almakta hem de örneğin İsrail tarafında bulunan bir yerde yüzbinlerce sterlin karşılığı sahip olacağı bir villaya veresiye sahip olmakta ve tek görevi olan milis gücü görevini Araplara karşı yerine getirmekteydi. İsrail adeta bir işgalci güçten de beklenmeyen kayıtsızlıkla hareket edip örneğin buldozer ve iş makinelerı ile bahçelerinde hasat yapmakta olan Arapların içine dalarak derhal bahçelerini tahrip etmeye başlamakta ve kısa zamanda orada duvarları yükselmekte olan ve aynı bir cennet haline gelen bir yerleşim yerini inşa etmeye başlamaktaydı. Zavallı aç ve işsiz Arapların birçoğu bu inşaatlarda ister istemez işçi olarak da çalışmaktaydılar. Ramallah’ta bulunduğumuz süre zarfında bir sivil Yahudi istihbarat arabası devamlı olarak kaçacağımız güne kadar bizi takip etmiş, kafile içerisinde en fazla Araplara benzeyen ben olduğumdan dolayı da Havaalanı’nda bir Yahudi sivil polis tarafından durdurularak soruşturulmuştum. Filistin halkının niye bu kadar tepkisel, mutsuz ve asabi olmasını merak edenler olursa muhakkak oralarda birkaç gün yaşamalıdır. Her gün için bu insanlar Oslo süreci devam ederken bile taciz edilmekte işkence görmekteydiler.

Tabi ki gerek Hayfa ve gerekse Tel Aviv’de bir konu daha dikkatimi çekmişti. Yahudi halkı refah ve rahatlık içerisinde olduğundan pek politika ile ilgilenmemekteydi Tabi sol birikim oldukça önemliydi ve solcular barış eylemleri için yüzbinlerce insanı meydanlara çekebilmekteydiler. Ama gene de Filistinli Arapları bu meydanlar bile anlayamıyorlardı. Barış mücadelecileri içinde elbette çok demokrat olan aydınlar vardı. Elbette Filistinlilerin yaşadıklarını eleştirel bir şekilde Yahudi devletine söyleyenler vardı. Ama yine de çeken bilirdi. Uzlaşma için düzenlenen atölye çalışmalarında ortaya çıkan bir gerçekliğe göre Filistinlilerin ezilmelerinden dolayı daha radikal ve daha politik bilinçli oldukları ortaya çıkıyordu. Ezilen uluslar her zaman için daha duyarlıydılar ve Ezenler daha kayıtsız ve daha rahat hareket etmekteydiler. Yahudiler eğer savaşta kazanıyorlarsa o da arkalarında ABD emperyalizminin ve teknolojinin olmasındandı. Grubumuz içinde bir UBP’li beyefendi bir tartışma sırasında Filistinliler için “Onların anavatanı yok, oysa bizim anavatanımız Türkiye var” diye bir yorumlamada bulunmuştu. Herkes kendine bir pay çıkarabilir tabi ki. Örneğin Kıbrıslırum arkadaşlar da kendilerini Filistinlilerin yerine koymaktaydı. Sovyet vatandaşlarının taşınmasını, Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’a nüfus taşımasına benzetmekteydiler, ama hiç olmazsa Yahudi, o taşınanlara villalar yaparken, Türkiye’den Kuzey Kıbrıs’a taşınanlar, ya barakalarda ya da sera bezlerinden yaptıkları gayrı sıhhi gecekondularda kalıyorlardı. Yahudilerdeki rahatlık ve refah da daha fazla Kıbrıslırum arkadaşlara benzemekte, yoksulluk olarak ise Filistinliler Kuzey Kıbrıs’ı andırmaktaydılar.

Ortak benzerliğimiz ise ne bizim ne de Filistinlilerin ve Yahudilerin hala daha çözüm bulamamamızdı ki galiba Annan Referandumu da Oslo sürecine benzemekteydi. Ama inşallah bizde de, oralarda olduğu gibi bir savaş patlamaz. Son zamanlarda bizdeki hükümettekilerin ve Türkiye’nin kayıtsızlığı ile Papadopulosunkileri karşılaştırırsak galiba da bir farkımız kalmadı diyeceğim ama bizdeki solcuların(!) sadece seçim sevdaları ne zaman biter de gerçek bir sol mücadele başlatılırsa, o zaman hem biz hem de Kıbrıslırum vatandaşlar rahat edecek.

Aksi takdirde görecek günler var daha…

copyleft (c) 2001-05 hamamboculeri.org