Yeni Çağ Gazetesi'nde Bu Hafta Çıkan Yazısı, 29 Temmuz 2004

Ulus Irkad

 

LOİZİDOU VE AHMET AN DAVALARI

Olayları es geçmemek ve dünya hukuk istemini iyi anlamak gerekmektedir. Loizidou Davası, sırasında kişisel bir başvuru olarak görülse bile dava oturumları sırasında Kıbrıs Sorunu’nun temeline inildiği ve siyasal olarak Türkiye Devleti’nin Kıbrıs’taki statüsünün incelendiğini bilmemiz gerekmektedir. Dolayısıyla şu an Annan Planı’ndan ötürü herşeyin olup bittiğini zannederek mirası tüketme eğilimleri ağır basarken ben bu davaların bir defa daha yakından incelenip dış politikanın ne kadar hassas olduğu konusunda belirleyici olunması gerektiğine inanıyorum. Annan Planı’nın “evet” olarak oylanmasından sonra gerek Türkiye’de ve gerekse Kuzey Kıbrıs’ta çok rehavet içerisine girilmesinin taraftarı değilim çünkü taktiksel bazı hatalar eskiyi de aratmayacak baskıları tekrar Türk ilgililerin üzerinde toplayacaktır. Kaldı ki şu anda ortaya çıkan belirsizlik içerisinde Kuzey Kıbrıs ve Türkiye’nin anti-AB’ci güçleri mevcut statükoyu kemikleştirmek için tekrar atağa kalkmışlardır. Kuzey Kıbrıs’taki ve Türkiye’deki hükümetlerin kayıtsızlığı ise bu güçlere oldukça büyük cesaret vermektedir. Türkiye’deki hükümetin muhafazakar ve milliyetçi pozisyonu ise bu güçlerin ayrı bir dayanak noktasıdır. Annan Planı öncesinde Denktaş’ın sürece iki defa takoz koymasını da iyi okumak mecburiyetindeyiz. Gerek Türkiye’de gerekse Kuzey Kıbrıs’ta ilgililerin oldukça dikkat edilen bir umursamazlık içerisinde rahat olmalarına da ben bir anlam veremiyorum. Güney Kıbrıs’ın mevcut durumun devamı konusunda pasif durmayacağı ve aradan geçen zaman içerisinde Annan Planı’nın oylanması öncesindeki pozisyonuna gelmek isteyeceği de bir gerçekliktir. Kıbrıslı Türk ve Türkiyeli ilgililerin buna fırsat vereceği olanaklar ise oldukça boldur. CTP’nin bu konuda Türkiye’ye bağımlı statükonun devamı konusunda falsolar vermesi ise yine dikkati çekmektedir. Bana göre AİHM’nin Kıbrıs’taki çözümsüzlükten dolayı sonuçlandırdığı iki dava gelecek için emareler vermektedir. Burada karşı olunsun veya olunmasın uluslararası kamuoyu kayda geçmiş yasa ve normları öncelikle kaale almaktadır ve Loizidou ve Ahmet An davaları belirleyici olmaktadır.

Öncelikle Loizidou Kararı’na bir göz atalım:

AİHM, 1996 ve 1998 yıllarında Kıbrıslı Rum Titina Loizidou’nun Türkiye’ye karşı “Girne’deki 10 parsel arazisine el konulduğu” iddiasıyla açtığı mülkiyet davasında, davacıyı haklı bulmuş ve Türkiye’nin kendisine yaklaşık 700 bin dolar maddi tazminat ödemesinde karar kılmıştı.

Ankara, “Loizidou davası” kararını politik nedenlerden ötürü zamanında yerine getiremediği için, hükmedilen 700 bin dolarlık tazminat cezasına her yıl yüzde 8’lik gecikme faizi işletiliyordu. Bir diğer deyişle Ankara’nın Titina Loizidou’ya ödemesi gereken meblağ 1 milyon doları aşmış durumdaydı.

Davanın içeriğine bakarsak bu davada politik terimler de söz konusu olmuştur. Dava sırasında şunlar kaydedilmiştir: Türkiye’nin bir garantör olarak Kıbrıs’a gelmesi ve adayı bölmesi bunun yanında tarım-işgücü altında önceleri belirli bir nüfus getirmesi ve bilhassa 1980’li yıllardan sonra dalga dalga buraya nüfus taşımasının bir savaş suçu olduğu Cenevre Konvansiyonuna ve de protokol maddelerine atıfta bulunularak detaylı bir şekilde bu davada incelenmiş hatta davada “KKTC” yetkilileri de gözlemci bir grup tarafından her dava sırasında temsil edilmiştir. Dava sırasında Kuzey’de toprak üzerine bastırılan enformasyona bağlı bütün kitaplar, yayın organları söz konusu olmuş, incelenmiş ve sonuçta Kuzey’de Kıbrıs Rum emlağına el konulması insan hakları bakımından bir ihlal olarak kayıtlara geçmiştir.

Ahmet An davası da gerek Avrupa gerekse Dünya kamuoyunda büyük bir yankı yapmıştır. Gözlemciler, “20 Temmuz 1974’ten bu yana ilk kez Kıbrıslı bir Türk Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türkiye aleyhine açtığı davayı kazandı”, diye olayı kaydetmişlerdir. Doktor Ahmet An, 1992 yılında AİHM’ye yaptığı başvuruda Türkiye’yi adada işgalci olarak suçladı ve demokratik hakların kısıtlanmasından şikayetçi oldu. Davanın konusu Kıbrıslı Rumlarla temas için Güney’e geçişlerin adadaki Türk makamlar tarafından keyfi biçimde engellenmesi idi. Mahkeme heyeti bir oya karşılık altı oyla Ahmet An’ı haklı buldu. Türkiye bu davanın muhatabının kendisi değil, KKTC makamları olduğunu savunduysa da bu pek de işe yaramadı ve mahkum olmaktan kurtulamadı. Türkiye Ahmet An’a manevi tazminat olarak 15 bin Euro ve dava masrafları olarak da 4 bin 715 Euro ödeme cezasına çarptırıldı. Haber NTV televizyonunda “Kıbrıslı Türk Türkiye’ye karşı AİHM’de kazandı” başlığıyla yayınlandı.

AİHM’nin Ahmet An davası ile ilgili olarak verdiği kararda aynen şöyle deniliyordu:

“Mahkeme, başvuru sahibinin katılmak istediği bütün toplantıların diyaloğu ilerletmeye yönelik olup, adada barışı güvence altına alma ümidi ile, Kuzey’de yaşayan Kıbrıslı Türkler ile Güney’de yaşayan Kıbrıslı Rumlar arasında Fikir ve görüş değiş-tokuşunu amaçlamakta olduğunu göz önünde bulundurmaktadır. Başvuru sahibine bu izinlerin verilmesinin reddi, sonuç olarak onun iki toplumlu toplantılara katılmasına engel olmuş, iki toplumdan insanlarla barış içinde toplantı yapmasının önünü kesmiştir. Buna göre mahkeme, başvuru sahibinin barışçı toplanma özgürlüğü hakkına bir müdahalenin söz konusu olduğu sonucuna varmıştır.”(1)

Loizidou ve Ahmet An davaları, Kıbrıs Türk halkının başkaldırısının tam ortasında harekete hem bir ivme hem de siyasal bir anlam kazandırarak davanın neticelenmesinin hemen akabinde kapıların açılarak iki toplum arasındaki diyaloğun 30 yıllık bir ayrılıktan sonra tekrar başlamasını sağlamıştır.

Ahmet An Davası’nın sonuçlanmasıyla Mahkemenin aldığı şu karar da bizlere Kıbrıs konusunun gelecekte gideceği yer hakkında da mesaj vermektedir:

“...Türkiye’nin “KKTC” makamlarının politikaları ve eylemleri üzerinde gerçekten ayrıntılı bir denetimde bulunup bulunmadığına karar vermeye gerek yoktur. Kuzey Kıbrıs’taki büyük miltardaki askeri birliklerin varlığından açıkça görülmektedir ki, Türk ordusu adanın bir kısmında etkin bir denetim, onun “KKTC”nin politika ve eylemleri için sorumlu tutulmasına neden olmaktadır. Bu tür politika veya eylemlerden etkilenenler, o nedenle Türkiye’nin “yargı yetkisi”ne girmektedir.

Bu yüzden Mahkeme, şikayet edilen hususların, Türkiye’nin “yargı yetkisi”ne girdiğini ve Sözleşme uyarınca Türkiye’nin sorumluluğuna neden olduğu kararına varmıştır.” Denmektedir.

Annan Planı’nın herşeyi kapattığı ve herşeye sıfırdan başlanıldığı düşüncesinde veya hülyasında olanların uluslararası hukukun en ince detaylarına kadar tartışıldığı ve didik didik edildiği bu davaların dosyalarını iyi okumaları ve bir referandumda “evet” kararıyla herşeyin değişemeyeceği prensibiyle rehavetten kurtularak Kıbrıslı Türklerin ekonomik ve gelecekteki menfaatlerini de kollayarak tekrar görüşme ve tartışmalara oturmalarını önerir, Bu planın da değişmez bir tabu olmadığını görerek ona göre hareket etmelerini öneririm.

Görülen o ki Kıbrıslı Türklerin menfaatleri bu görüşmelerde göz önünde bulundurulmamış sadece Türkiye’nin AB üyesi olması hedefi planlanmıştır ki bu her açıdan sakıncalı bir tavırdır.

İlgililerin Loizidou ve Ahmet An Davalarından elde edeceği dersler gelecek açısından da önemlidir.

DİPNOTLAR

(1)Afrika Gazetesi, 22 Şubat 2003,Cumartesi.

(2)Agy,11-12.

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org