Yeni Çağ Gazetesi'nde Bu Hafta Çıkan Yazısı, 26 Ağustos 2004

Ulus Irkad

 

UMUTLAR KURGULAR ÜZERİNE KURULURSA

Tekrar vurgulamakta hata görmüyorum. Somut koşulların tahlilini yapamazsanız sonuçta belirlediğiniz politikaların iflasını görmeniz sürpriz olmayacaktır. Açıkça yazalım yine: Kuzey Kıbrıs kendi kendini yöneten bir ülke mi? 1983 yılında burada kurulan Cumhuriyet buradaki halkın bağımsızlığının ve egemenliğinin bir ifadesi midir gerçekten? Yani herkes elini vicdanına koysun ve söylesin. Şu anda günlük yaşantılarında bile bu ülkenin yetkililerinden vatandaşlarına kadar herkes bu özgürlük havasını koklayabiliyorlar mı? Ben bu ülkenin en yetkili şahıslarının bu iddiada olsalar bile gerçekleri söylemediklerine inanıyorum. Örneğin geçen hafta bu ülkede Başbakan’ın kendisinin yaşadığı barikat krizi... Ama aynı yetkili yabancı gazeteciler önünde bu gerçeklere, bu yaşanılanlara, bu somut koşullara rağmen çıkıp da “Burada özgürlük vardır ve Güney’dan daha fazla demokrasi vardır” der se, ben bu kişinin samimi olmadığına inanırım. Eğer tahlillerinizi kurulu olan statükonun üzerine yapmışsanız yine yolda kalacaksınız demektir. Çünkü uluslararası hukuk ne diyorsa o olacaktır. Uluslararası hukuk, Kuzey Kıbrıs’taki rejimin menfaati için ne istiyorsa kabul edecek değildir, hukuku ilgilendiren genelde dünyada uyguladığı normlardır ve bu normların Kuzey Kıbrıs’ta uygulanmadığı buradaki hukukun dünyaya ters düştüğü de doğrudur. Referandumda “evet”lerin üzerine yatmak, Girne’de Kıbrısrum tarlalarını bölüşmek bir ayrıcalık değildir, aksine oluşan imajı kısa zamanda tüketmektir. Nitekim de gelişmeler bizdeki hükümetin son zamanlarda bu yüzden bütün sempatiyi olumsuza çevirdiğini göstermektedir. Eylül ayında da AİHM’den çıkacak olan karar kimseye sürpriz olmayacaktır.

Artık Kuzey Kıbrıs statükosu hedef alınıp yaratılan politikaların bile iflasının konuşulduğu bu günlerde hatta Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki Kıbrıstürklerinin haklarının elde edilmesi konusunda mücadele yapılmasının konuşulduğu şimdilerde hala daha eski soğuk savaş metodlarının savunulmasını istemek ne kadar gerçekçiliğe uyar. Referandum sonrası ise “evet”lere yaslanarak hiç uygulanamayacak politikaların peşine düşmek ne menem bir politikadır ki... Gerçek bir dayanağı da yoktur böyle bir politikanın. Türkiye Cumhuriyeti artık Kıbrıs Cumhuriyeti’yle direk ilişkiye geçiyor. Bu ilişkiye geçmenin taktiksel bir dayanağı da olamaz. Ama buradaki uzantıları vasıtasıyle Türkiye Cumhuriyeti hala daha Kıbrıslıtürkleri rehine gibi tutup kendi emellerini gerçekleştirmeye çalışıyor ve Kıbrıslıtürkleri’ne AB dışında ne olacakları belli olmayan yamalama politikaları uyguluyor.

Eski Kıbrıstürk sağ statükocularının ise hala daha “KKTC’yi tanıtmak” diye yırtınmalarının da bir faydası kalmamıştır. AB toprakları diye sayılan tüm Kıbrıs’ta siz AB’ye rağmen başka bir gayrı hukuki devleti araya sokuşturamazsınız. 1960’larda Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yaşamasını savunup her türlü baskıyla veya paramiliter terör gruplarının ölüm tehditleriyle karşıkarşıya kalanların doğruluğu ortaya çıkmıştır. Yanlış eskilere dayanmaktadır. O yıllarda “Geri Cumhuriyete dönün ve haklarınızı koruyun” diyenlerin haklılığı şimdi vurgulanmaktadır.

Eski ekstremist düşüncelerle “İstirdat” Harekatı diye ortaya çıkanların hiçbir haklılıkları kalmamıştır çünkü politikalarının herhangi bir somut doğruluğu da kalmadığı ve 40 yıl sonra bu politikaların doğruluğunu yitirdiğini savunmamız gerekmektedir. Kaybetmişlerdir.

1974 sonrası, önceleri ilerici ayaklarına yatıp statükoya karşı belli bir süre muhalefet yapanların şimdilerde getirecekleri bir çözüm de hala daha statükoya bağlı kalmak olmuştur. Bugün statükoya karşı görünseler bile statükonun bayraktarlığını yaptıkları da açıktır. Seçimleri vatandaşlık ve hayali AB rüyaları dağıtarak aldılar. Gemiler limanlara dayanacak, uçaklar hava alanlarına inecekti. Ama bunun da Kıbrıs Sorunu’nun çözülmesine bağlı olduğunu çok kısa zamanda unutmuşlardı. Halka gerçekleri söylemediler. Halka statükonun tümüyle gitmeden gerçek çözümün gelemeyeceğini açıklamadılar. Medyadaki tartışmalar ve seçenekler tek boyutlu olarak gösterildi. Sanki de memlekette tek seçenek vardı. Siyah ve beyaz iki seçenek sunuldu halka. Örneğin seçimi kazanmak için muhakkak ayrı ayrı seçimlere katılmak gerekiyordu. Bu ülkenin ilericilerinin, demokratlarının, yurtseverlerinin t ek bir yurtsever cephe oluşturarak seçimlere katılması hiç tartışılmadı. Üstelik de ayrı ayrı seçimlere katılmanın edebitayı yapıldı, faydaları söylendi. Ülkenin kaderi seçimlere bağlandı. Oysa seçimlerden çok, ülkedeki özgürlüklerin, sivilleşmenin, demokratikleşmenin ve temel olarak da bağımsızlık ve egemenliğin önemli olduğu hiç söylenmedi,tartışılmadı ve medyadaki sihirbazlar da bu konuları çok güzel çarpıttılar. UBP gidecek, statüko ortadan kaldırılacaktı. UBP gitti ama statükonun hala daha yaşadığı ise ortaya çıktı. Hatta statüko karşıtı gibi gözükenlerin statükonun bir parçası durumuna gelmeleri durumu ortaya çıktı.

Bu kavga tek bir partinin kavgası değildi. Tüm toplumun kurtuluş kavgasıydı. Hala daha da öyledir. Bunu anlayamayanlar bugün sersemleşmiş kafaları ile eski bildik davranışlarına devam ediyorlar. Bu kavga liderlik kavgası da değildi. İki parti liderinin boşu boşuna “Ben liderim”, “Hayır esas ben liderim bakın benim TC pasaportum da var” tartışmalarını ve sadece showlarını izliyor toplum. Seçim öncesinde Kanarya Adalarında Tayyip’le buraya nüfus taşınması dolayısıyla tartışan yiğit lider şu anda Tayyip’in kendisine sağladığı pasaportla seyehat ediyor. Helal olsun!

Bir toplumun kurtuluşu ne seçimlere ne de liderlik mücadelesine bağlıdır. Bu toplum seçimlerle kurtulmuyor. Aksine müdahalelerin en daniskası seçimlerde yaşanıyor. Kurtuluşumuzun toplumsal olduğu ve buna dayalı örgütlenmelerle mücadele edilmesi gerektiğini öğrendiğimiz zaman birşeyler olacak.

Somut koşulların somut tahlili ve hareket lazım bize. Bunu da öğrendiğimizde gerçekten kurtulacağız.

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org