Yeni Çağ Gazetesi'nde Bu Hafta Çıkan Yazısı, 30 Eylül 2005

Ulus Irkad

 

TÜRKIYE CUMHURIYETI’NIN TARIHSEL ÖZELEŞTIRISI

Türkiye’de Ermeni Tehciri üzerindeki Konferans yine erteleme ve tepki dalgalanmaları arasında Bilgi Üniversitesi’nde yapıldı. Osmanlı’dan beri sözde Osmanlı’yı ortadan kaldırmış ama daha sonra resmi ideolojiyi(kemalist Milliyetçiliği) bir din gibi benimseyerek içerisinde yaşayan etnik grup ve halkların kimliklerini, farklılıklarını dikkate almadan onlara tek bir gömlek biçerek demokrasi ve hukuku ilke edinmeyip Bizans ve Osmanlı’nın bir devamı durumuna döndürülen Türkiye Cumhuriyeti ilk başlarda Modernist bir havada, daha sonra ise Bonapartist bir anlayışla şimdilere kadar geldi. TC devleti’nde insanlar, halk ya da ulus için değil, insanlar, ulus ya da halk devlet için vardır.

Şu anda Türkiye’deki rejimin daha fazla Bonapartist bir mentaliteden geldiği yorumları yapılıyor. Mustafa kemal’in Jakoben olmadığı söylenmekte. Yapılan resmi ideoloji eleştirilerinde aşağıda nakledeceğim yorumlar yer alıyor: “Jakobenizm, burjuva karakterdeki tarihsel görevlerin “avamca”, yani geniş yoksul kitlelerin meşrebiyle, gerçekleştirilmesidir. Yoksul kitlelerin bu devrimci yükselişleri ise daima, sonradan Bonapart’ların darbelerinin kurbanı olmuşlardır. Türkiye’deki burjuva devrimi çok karikatür ölçülerde olmakla birlikte, Birinci Dünya savaşı sonunda Osmanlı’nın yıkılışı, Anadolu’da çeteler ve öz savunma biçiminde halk örgütlenme ve direnişlerinin gelişimine yol açmıştı. Kurtuluş savaşındaki gerilla savaşı dönemi, bir bakıma,, Islamiyet’in ilk yükseliş dönemine, veya Fransa’daki Paris san kilotlarının (baldırı çıplakların) Jakoben iktidarı dönemine, veya Ekim devriminin ilk yıllarına benzetilebilir. Eğer tarihsel kişiliklerle paralellikler kurmak kurmak gerekirse, Robespiyer’lerin, Marat’ların, Lenin ve Troçki’lerin, Ali’lerin Türkiye’deki karşılığı, Çerkez Ethem ve silahlı halktan başka birşey olmayan çetelerdir.

Atatürk’ün yükselişi, esasında jakobenizmin ezilmesinin tarihidir. Bu da iki önemli aşamada gerçekleşir. Batılı Emperyalistler’den Londra’da garanti alındıktan sonra, kısa zaman içinde, Ali Fuat Cebesoy, Batı Cephesi komutanlığından alınır, Çerkez Ethem kuvvetlerinin tasfiyesine girişilir ve karadeniz’de Suphi ve arkadaşları öldürülür. Bu bir bakıma, Türkiye’de Jakoben egemenliğine son veren Thermidor adlı karşı devrimdir. Ne var ki henüz, Fransa’da olduğu gibi Cumhuriyet henüz yerinde durmaktadır. Napolyon’un bütün temsili kurumları fesh edip, kendisinin imparator ilan etmesinin Türkiye’deki karşılığı ise, Cumhuriyet ilanıdır. Bir bakıma, Atatürk, Jakobenliğin ve Cumhuriyet’in tasfiyesini şahsında birleştirmek ve bunu birkaç yıl içinde gerçekleştirmek bakımından Napolyon’dan ileridir. Tasfiyenin bu hızla gerçekleşmesi de onun yeteneklerinden z iyade, demokrasi ve kitle örgütlenmelerinin cılızlığı ile devlet ve devletçiliğin güçlülüğünden gelir.

Ne var ki, Imparatorluğun ilanı, Üçüncü Meşrutiyet’in ve Padişahlığın tasfiyesi ve Cumhuriyet ilanı biçiminde gerçekleştirdiğinden, bu biçimsel özellikler onun özünün kavranmasını engellemektedirler. Üçüncü Meşrutiyet’te milletvekilleri iyi kötü siyasi iktidara sahiptiler, Cumhuriyet’te ise onlar, Atatürk tarafından atanan birer basit memurdular.

Atatürk bir Bonapart’tır. Ama Bonapart’ların bir özelliği, öldürdüklerinin tarihsel vasiyetini gerçekleştirmektir. Napolyon, Fransız devriminin, Bismark 1848 devriminin tarihsel vasiyetini, yukardan gerçekleştirmek zorunda kalmışlardır. Atatürk de, öldürdüğü burjuva devriminin tarihsel vasiyetinin bir gerçekleştiricisidir elbette bir Bonapart olarak. Yalnız onlardan temel farkı. Onların bulundukları ülkelerde iyi kötü gelişmiş bir burjuvazi vardı, Türkiye’de ise, Ermeni ve Rum katliamlarıyla ve mübadelelerle tasfiye edilmişti bu burjuvazi. Bu nedenle, Türk Bonapartizmi, burjuvazinin mallarına konan Müslüman taşra bezirganlığının ve ağalığının, politik iktidardan uzaklaştırılmasıdır.

Kalan tek burjuvazi, zaten Rum ve Ermeni burjuvazileri karşısında Türk ulusunu yaratarak kendine bir temel arayan Yahudi burjuvazisidir. Bu burjuvazi ile yaratılmak istenen ulus arasındaki kültürel kopuklukların ortadan kaldırılmasıdır o kıyafet inkilapları. Herkes şapka giyerse kimin Müslüman, kimin “gavur” olduğu anlaşılamazdı.”(1)

Yine yapılan bir başka yorumlama ise şöyle: “Halkın gelenek ve değerler sistemine sırtını dönen Kemalist milliyetçilik, kendi kurguladığı Batılılaştırılmış laik Türk kimliğini temel alan üst-kültürle uyumlu bir ulus yaratmayı amaçlarken, Jön Türk düşüncesine ve oradan da Kemalizme yansıyan Comte’çu Pozitivizmi temel alan laiklik anlayışı ve uygulamasıyla, “eski Islam inancının yerine yeni bir inanç sistemi (bir yeni “din”) yerleştirmeye yöneldi. Gerçekten de, Kemalist laiklik, Islam dininin yerine Türk ulusçuluğunun ‘yeni bir kutsiyet’ olarak yerleşmesine yol açıyordu. Bu laiklik anlayışı, bir yandan pozitivist modernleşme anlayışını yansıtırken, diğer yandan da savaş sonrası iktidara gelen Kemalist elitin kendi iktidarının meşruiyeti için gerekliydi”(2).

“Varsayalım ki, Kemalizm’in örneği olan kapitalist ülkelerde, genellikle burjuva demokrasisi olduğundan, Kemalizm, bir Mao veya Tito’nun bir sosyalist demokrasi hedefi olmamasının aksine, bir burjuva demokrasisi hedefine sahip olmuştur. Bu Serbest Fırka gibi deneyleri; çok partili hayata geçişi mümkün kılmış ve Kemalizm’e Stalinizm’den daha büyük bir esneklik, dolayısıyla da uzun yaşama olanağı sağlamıştır.

Bugün Stalin’in heykelleri yıkılmasına rağmen, Atatürk’ün heykelleri hala ayakta durabiliyorsa, bunun nedeni, kazanan sınıfın tarafında olmanın yanısıra, gösterebildiği bu esnekliktir.

Ne var ki, bu esneklik sınırlarına gelmiş görünmektedir. Genel Kurmay artık kendisini bu kadar uzun ömürlü kılan, Atatürk veya Inönü veya 27 Mayıs’ın gösterdiği esnekliği göstermemektedir. Çünkü Türkiye’de modern sınıfların gelişmişlik düzeyi ve Kürt Demokratik hareketinin yükselişi, bunun toplumsal ve sınıfsal temellerini yok etmiştir. En küçük bir esnekliğin, fiili iktidarın elden gitmesine yol açacağını görmektedir. Bunun sonucu olarak, Batılılaşma ve Demokrasi tarihsel bir hedef olmaktan çıkmakta, bir stratejik ve jeopolitik zorunluluğa indirgenmiş olmaktadır Genel Kurmay’ın Avrupa Topluluğu bağlamında belirttiği gibi. Bir ideal olarak batılılaşma ve demokrasi vurgusunun yerini; demokrasiden hiç söz etmeyen bağımsızlık vurgusu almakta, ve bir zamanlar nasıl sosyalizmi savunmak, her türlü demokratikleşme çabasına karşı, bürokrasinin iktidarını korumanın bir aracı idiyse, Türk Genel Kurmayı i çin de şimdi Bağımsızlık ayni fonksiyonu görüyor.”(3)

Devrimci Türk demokratlarının resmi ideolojiye karşı yaptıkları eleştiriler Türkiye’nin demokratikleşmesine de yardımcı olacaktır.

KAYNAKÇA

(1)Atatürk,http://www.koxuz.org

(2) Niyazi Kızılyürek: Milliyetçilik Kıskacında Kıbrıs, Iletişim Yayınları,Istanbul.

(3)http://www.comlink.de/demir/

copyleft (c) 2001-05 hamamboculeri.org