Yeni Çağ Gazetesi'nde Bu Hafta Çıkan Yazısı, 9 Eylül 2004

Ulus Irkad

 

GÖRÜLEN KÖYÜN MİNARELERİ

Esasında toplum mühendisliğine şimdi ihtiyacımız var. Şu anda ümit tacirleri buradaki halk hareketinden ötürü haklı olduğumuz safsatasını devamlı olarak yaymaktadırlar ama toplumun çoğunluğunun bu umutlara karnı artık tok. Belli ki bundan birkaç ay önceki gibi değil durumlar. Hani uçakların ve gemilerin hava ve deniz limanlarına gelişlerinden söz ediyorum. Daha bundan birkaç sene önce Türkiye’de hükümetin mevcudiyetinin tartışıldığı o günlerde dışa karşı katı ve anlayışsız imajların nerelere patladığını da konuşmak lazım. Ege Denizi üzerindeki it dalaşları hikayeleri de belleklerden silinmedi. Bu it dalaşlarında silah kullanılmasa bile hem Yunanistan’ın hem de Türkiye’nin onlarca uçak kaybettiklerini de okuyorduk gazetelerden. Ve o günlerde yapılan yorumlarda Türkiye militer bürokratik kastının ateşten bir serseri topa benzediğini iddia ederek AB’nin bu yüzden Türkiye’yi kontrol altında tutmak istediğini de okumaktaydık. Sonraları Ecevit döneminde bile bu imajlar yine değişmemişti. Hükümetler vardı ama esas egemen mentalite hükümetlere de boş verip hala daha politikaların belirleyicisi olmaktaydı. Bu egemen mentalitenin esas Susurluk’un gerisindeki suçlu olduğunu söylemeye de ihtiyaç yok herhalde. Susurluk’un gerisinde 12 Eylül Adaleti’nin ve getirilen Türk-İslam İdeolojisi’nin olduğunu reddetmek gerçeklere arkanızı dönmek değil mi bir oranda? 12 Eylül Adaleti solcu avlamak için adaletin paramiliter milliyetçi birimler tarafından da yerine getirilmesini öngörüyordu. Susurluk’u yaratan da aynı birimler ve mentalite olmamış mıydı?

Geçenlerde Türkiye basını Ergenekon’u tartışmaktaydı. Ergenekon adlı Kontrgerilla Hücresi’nin 1960 yılında Kıbrıs’ta dönemin Türk Alay Komutanı Turgut Sunalp tarafından kurulduğunu çok yazdık. Bunun yanında 1962 yılında öldürülen Avukatların da mahkemeleri sırasında İçişleri Bakanı Yorgacis’e Bayraktar Camisi’nin bombalanması konusunda adı geçen kişinin ve himayesindeki bazı personelin de sorumlu olduğunu söylediği mahkeme kayıtları ile Yorgacis’in mahkemeye verdiği kasetlerde bulunmaktaydı. Avukatlar bu yüzden Bayraktar Camisi’nin bombalanması’nı “Cumhuriyet” gazetesinde(Bu gazetenin Türkiye’deki Cumhuriyet Gazetesi ile ilişkisi yoktu) açıklayacaklarını yazmışlardı ve o sayı çıkmadan evlerinde öldürüldüler. Yorgacis’in onları öldürenlerle işbirliği yaptığını söylemeye bile gerek yok. Zaten mahkemedeki kasetleri ortaya çıkardıktan sonra suçlananların kurtulduğu bir ortam da hazırlanmıştı. Tabi ki karşı casusluk mekanizması çalışarak avukatlar toplum içerisinde vatan haini olarak tanıtıldılar. Daha sonraları yayımlanan Kontrgerilla veya Özel Harp Talimnamelerinde bu konuların nasıl olacağı açık açık tüm detaylarıyla yazılmaktadır. Okuyucularımıza tavsiyem 1996 yılında Türkiye’de yayımlanan Susurluk veya “Kontrgerilla” konusunda yazılan kitapları birbir okusunlar, görecekler ki Kıbrısla bu konular arasında oldukça büyük ilişkiler vardır. Şimdi bu konuları okuduktan sonra 1963-64 veya daha sonraları gerek Türk ilgililerinin veya Kıbrıs’taki ilgililerin zemzem suyunda yıkanmadıklarını göreceklerdir. Gerçi şimdiye kadar resmi olarak açıklanmasa bile “Geçici Merhale Planı” adlı bir planın varlığı artık ortaya çıkmıştır. Çok enteresandır bu plana baktığınızda Kıbrıslı Türk ilgililerin de taksime hazırlık yaptıkları ve bu konuda her türlü aracı da kullanmak için seferber olduklarını anlayabilirsiniz. İşte bu yüzdendir ki aradaki derin ilişkilerden dolay ı bu güçlerin sıkı bağları olduğunu ve sıkıştıklarında birbirlerinin yardımlarına koştuklarını da anlayabilirsiniz. Geçenlerde yine New York görüşmeleri sırasında Türkiye’de bazı komutanların aynen 12 Eylül’de olduğu gibi darbeye hazırlık yaptıkları ve esas amacın da Kıbrıs Konusundan ötürü buradaki liderliği rahatlatmak ve de çözüme engel teşkil etmek olduğunu anlayabilirsiniz. Hatta Danışman olan eski solculardan şimdilerin nasyonal solcusu Mümtaz Soysal’ın askeri komutanların o anlarda bir bildiri yayınlayacaklarını gülerek söylediğini nakletmekteydi makale. 12 Eylül 1980 darbesinin Kıbrıs’taki işbirlikçi egemenlere ne kadar rahat nefes aldırdığını da buradan daha iyi anlayabiliyorsunuz.

Kıbrıs’ta Ecevit, Baykal , İlhan Selçuk ve Mümtaz Soysal gibi sözde solcuların Türkiye’deki militer bürokratik kastın birer emireri olarak çalışmaya başladıklarından sonra Kıbrıs Türk halkının bu liderlere karşı artık güven duymadığını yazmak gerçekdışı değildir. Zaten Ecevit’in Kıbrıs Türk halkını görmezden gelerek demeçleriyle buradaki egemen kesime destek vermesi hatta despot lideri “ulu önder” olarak nitelemesinden sonra artık mirası tüketmeye başladığını da söylemek gerekmektedir. Ne kadar büyük bir talihsizlik örneğidir ki bir zamanlar “Muassır Medeniyetler Seviyesi” diye ortaya çıkanlar bugün hem Türkiye’deki halkın hem de Kıbrıstakilerin önünde sadece bir takozlama misyonu almış durumdadırlar. Elbette ki AKP’nin de yanlışları vardır. Biz ilericiler ve demokratlar bu partinin de eleştirisini yanımızda taşıyarak öne koymaktayız ama bunun yanında muhafazakar ve sağcı b ir partinin yanında modernizmin savunucuları olarak ortaya çıkanların şimdilerde bu anlayışın da gerisinde kalması dikkatten kaçmamalıdır. Samimi veya samimi değil, bu partinin diğerlerinden farklı olarak AB’yi hedeflemesi muhakkak arkasındaki en büyük desteğin bu yüzden olduğunu göstermektedir. AB süreci ile Türkiye gerek 12 Eylül ve gerekse 12 Eylül sonrası yitirdiği hukuk, demokrasi ve sivilleşmeyi yakalamaya çalışmaktadır. Bazen bu güçlerin takozlamalarının nerelere kadar ulaştığını görebilmekteyiz. Kıbrıs’taki Ay Mamas Kilisesi’nin bombalanması da ayrı bir olay olarak nitelenmemeli. Kimlerin bu kiliseyi bombaladığı ve kimlerin bu bombalama sonrasında showlar yaparak eldekini iyi puana dönüştürmeye çalıştığı da bellidir. Herkes bunu kimin yaptırdığını da bilmektedir. Bu güçlerin hala daha darbeden söz etmeleri de gerideki desteklerinin ve zeminlerinin de sağlamlığını göstermektedir. Türkiye’de oluşan Susurluk çete düzeni yaklaşık bir elli altmış senelik soğuk savaş, kontrgerilla, oligarşik devlet yapılarının da getirdiği bir aşamanın ürünüdür. Bu yapılaşma ve despotik totaliteryen düzenin Türkiye’yi getireceği nokta bu kadardı. Bundan sonrası için Türkiye Sol’u eski yapıları da sona erdirerek yeni bir yapılanmaya doğru gitmelidir.

CHP veya DSP gibi partilerin sol partiler olmadıkları, işçi sınıfına birşey veremeyecekleri ama Türkiye üretici güçlerini sağlamlaştıracak reformların AB sürecinden gelseler bile Türkiyeli solcular tarafından rezerveli olarak desteklenmesi taraftarıyım.

Reformların desteklenmesi ama devrimler kadar kalıcı ve köklü olmadıklarını bilerek benimsenmesi taraftarıyım. Türkiye çalışanlarını rahatlatacak, onlara daha iyi hayat şartları ve daha örgütlü mücadele olanakları sağlayacak olanakların artması ile Türkiye işçi sınıfının önderliğinde dinamizmi ve değişimi daha da kolay yakalayacaktır.

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org