Yeni Çağ Gazetesi'nde Bu Hafta Çıkan Yazısı, 9 Ekim 2004

Ulus Irkad

 

SİYASET HUKUKU DÖVER Mİ?

Yazarın 17/10- 10/10- 24/09- 17/09 tarihlerinde Yeniçağ Gazetesinde yayınlanan yazıları

Esasında ne siyaset hukuku ne de hukuk siyaseti döver ama son zamanlarda yapılan bir tartışmaya da bu şekilde parmak basmak istedim. Hukukla siyasetin aynı paralelde gitmesi gerekiyor hatta siyasetin hukuku kaale almadan hareket etmemesi de gerekiyor. Her ikisinin de bilim olduğunun kabul edilmesi ve birbirlerine yardımcı olmaları gerektiği belirtilmelidir. Siyasetin hukukun önünde olduğunu kim söyledi? Bizdekiler değil mi? Fakat bizdeki politikacı ve liderlerin hukuku nerede kaale aldıklarını gördünüz? Hiçbiryerde...Gerçekten siyaset hukukun önünde olabilir mi? Olabilir de ama bu görüşte olunursa başımıza neler gelebileceğini bilemeyiz. Türkiyede uluslararası hukukun şimdilere kadar ne içte ne de dışta kaale alınmadığı bir gerçektir. Peki Türkiye dış veya iç politikası uluslararası hukuku kaale almadığı için çok mu hayır etmiştir. Bakın Türkiye’nin iç ve dış görüntüsüne iyi bir portre çiziyor mu ondan sonra karar verin. Hele şimdilerde Susurluk Olaylarının sonuçlanmaması yüzünden Susurluk tetikçileri ile fotoğraflarının çekildiği söylenen şu meşhur Kıbrıs şahini ve Derinya Olaylarının büyük adamı Kundakçı veya namı ismiyle Tamburacı Paşa’nın maceralarını yakından izlemekteyiz. Sözü geçen kahramanın 1996’lı yıllarda BRT(Kıbrıs’taki Bayrak Radyo ve Televizyonu) ekranlarından AB’nin ne kadar tehlikeli bir ucube olduğuna dair açıklamalarını dinlemiş ve bizlere yaşattığı o soğuk savaş terör harekatlarını da unutmamıştık. Bu kahraman adam Susurluk kitaplarına göre Güney Doğu Anadolu’da büyük kahramanlıklar(!) yapmış, birçok olaya imza atmış ve sonra da Kıbrıs’a gelmiş. E , şimdi de Abdullah Çatlı gibi namı meşhur bir Türk kahramanı(!) ile de resimleri yayımlanmakta ve teşhir edilmekte. Bizim UHH’cıların bu kadar büyük kahramanlıklara artık boş vermeyecekleri ve bu iki kahramanın Bucak aşiretinin liderinin İçişleri Bakanlığı’na verdiği bu meşhur S usurluk fotoğraflarını “Volkan” adlı ceridelerinde yayımlayacaklarına vatan ve millet adına inanmaktayım. Hele etkin ve de yetkin eski yeraltı liderlerinden teşhirciliğe düşkün özel koordinatörün de bu resimleri özel olarak teşhir edeceğine inanmaktayım. Laf aramızda galiba o meşhur eski kahraman komutanın Hizbul Kontra kurucularından olduğunu şimdilerde Kontrgerilla literatürleri de denildiğine göre belirtmekteymiş. Biliyorsunuz bu örgüt sadece Batman’da üç bine yakın insan öldürmüştür.

Türkiye’nin başına son elli senede ne gelmnişse işte bu hukuk tanımaz seçilmemiş devlet bürokratlarının Atatürk öldükten sonra icat etmiş oldukları kendilerinden menkul Kemalizm felsefelerinden geldiğini de bilmeyen kalmamıştır. Bizdekiler de teşkilatçılıktan gelme Teşkilat-ı Mahsusa özel ilişkileri ile bu konudaki sonradan kurgulanmış ve son zamanlarda da MHP’lilikle epey harmanlanmış özel Kemalist ideolojiye zaten ne insan haklarına ne de demokrasiye düşkün olmadıklarından dolayı hemen sarılacaklarını da bilmekteydik. İdeolojik ve de despotik devletlerin sonuçta kendi insanlarını baskı altına alıp onları ezdiğini artık çocuklar da biliyor. Bu gibi devletlerin sözde güvenlik telaşı ile hareket ettiği ve de tüm demokratik hakları kısıtladığı da bilinmektedir. Bu gibi devletlerde yine bütçenin büyük bir kısmına bürokratik kast t arafından el konulduğunu ve istemin bu bürokratik kasta çalıştığını bilmeyen de yok. İşte bu gibi ülkelerde hukuk muhakkak ihmal edilerek siyaset tabi ki hukuktan da öte çalışmaktadır. Peki siyaset önde çalıştığı zaman ne olmaktadır? Benzerini bizde ve Türkiye’de gördüğümüz Susurluk’tan tutun tüm rezillikler yaşanmaktadır. Tetikçilerle Orgeneraller kucak kucağa fotoğraflarda birlikte ortaya çıkmaktadır. Bırakın onu ülkede bakanlık yapmış adamlar bile bu fotoğraflarda yer alabilmektedir. Bir zamanların anlı şanlı tetikçilerine Cumhurbaşkanları bile düğünlerinde çelenk göndermektedir. Ve tüm bunlara karşı devlet değişmemekte olaylar kapatılmaya çalışmakta, kapatıldık sonra da rezillikler diz boyu daha da yükselmektedir. Devletin yoğun bakıma alınıp baştan tırnağa kadar temizlenmesi gerektiği söylenmekte ama anlı şanlı büyük adamlar soruşturmalara bile gitmemektedir(Allah sağlık versin Fethi Koman Paşamızı unutmadık, o da Kıbrıs’ta Kundakçı Paşa kadar tanınmıştır). Bu yüzden de kapatılan dosyalar tozlanmaya bırakılırken bu sırada başka fireler verilmekte devletin istihbarat örgütleri de pisliğin içerisine çekilerek onların da bu bataklıkta payı olduğu topluma isbatlanmaktadır.

Bunlar nasıl milliyetçilerdir ki devleti bu tip pisliklerle kirletmişler mafyalarla, karapara yiyenlerle ve de katillerle birlikte resimleri yayımlanmakta ama vatan millet Sakarya nutuklarına da devam etmektedirler. Esasında bu gibi ülkelerde pislikler diz boyu yükselirken vatan , millet Sakarya ve milliyetçilik nutukları daha da artmakta bir de bu pislikleri örtmek için bayraklar gittik sonra büyümektedir. Hatırlıyorum makalemizin başında sözü edilen Paşa, Kıbrıs’ta 1996 yılında görevli iken aydınlara ve halka kök söktürmüş ve memleket bir terör havasına sokulmuştu. Öğretmenlerin sınıfta ders verirken sivil polis tarafından tevkif edildiklerini de yaşadık( Ben kendim yaşadım bu olayı). St Barnabas işte bu korku ve terör havası içerisinde olaylara anahtar olmuş, dört öğrenci bir üniversitede harçlar için eylem yaptıklarından dolayı sorgusuz sualsiz Kıbrıs’tan sürgün edilm iş, hükümet ise bu sürgün için bir açıklama bile yapmamıştı(Sayın Ufuk Uras’ın kulaklarını çınlatırım).

O günlerde devlet daireleri bile ne idüğü belirsiz tiplerle dolmuş, sokaklarda yabancı plakalı arabalar dolmuş, her mahallede üç hilalli dernekler açılarak halka gözdağı verilmeye çalışılmıştı. Arkasından da Derinya’da mal bulmuş mağribi gibi olaylar doruğa tırmandırılmış ve oraya eylem düzenleyen motosikletli Kıbrıslırum sağcı gençlere karşı özel olarak Türkiye’den getirtilen timlerle gözdağı verilmeye çalışılmıştı. Amaç neydi? Bana göre amacı öyle idealist Turancı ülkülere bağlamayın. Amaç Susurluk’a bağlı bir timin St Barnabas’ta her ne durumda isterse olsun oradaki bekçileri de hareketsiz duruma getirerek yaptığı operasyonun ortaya çıkarılmasını engellemekti(O gece yapılan genel operasyonlar önemliydi!). Tekrar iddia ediyorum; dikkatleri Derinya’ya çekmekti. Esasında Üniversite olayı da aynı özelliği taşıyordu. O gece ne olmuşsa olmuş birşey olmuştu. St Barnabas’ın me zarından çıkarılanlar nelerdi? Şu 1974 yılıyla ilgili birşey miydi? Yoksa orada bulunan o üst görevli tim 1974 yılında bu bölgede birşeyler mi kıvırmıştı? Ve vakti zamanı geldiğinde o kıvırdıkları işin meyvelerini almaya mı gelmişlerdi beraberlerindeki personelle Kıbrıs’a? Olabilir mi? Belki de, kimbilir? Kutlu Adalı’nın hedef haline gelmesi, olayı deşmesi ve yerinde incelemesinden sonra olmuştu. Kutlu Adalı bu beyefendilerin korktuğu neyi ortaya çıkarmıştı? Bunu da günün birinde öğreniriz inşallah.

Kafa aynı kafa... 1964 çarpışmalarında İsmet İnönü’yü dinlemeyip “Geçici Merhale Planı” adlı hedeflerini uygulamaya koyanlarla 1996 yılında Susurluk timleriyle Kıbrıs’ın altını üstüne getirenlerin kafa yapılarının Türkiye’yi ve bizi çektikleri mecralar işte böyle yozlaşma, mahvolma mecraları olmuş ve kırk yıldır halklarına hep yalan pompalamışlardır. 24 Nisan 2003’de kapıların açılmasıyla da halk kandırıldığını büyük bir şokla anlamıştır. Hala daha artık anavatanları tarafından bile tanınmayan devletlerini nasıl bu hukuksuzlukları ile devam ettireceklerinin hesabını yapıyorlar.

Siyasetin hukuktan önde olduğunu söyleyenler kırk yıldır yaşanılan rezilliklere de ortak olacaklarını çok iyi bilmelidirler.

EĞİTİM KONUSU POLİTİKADAN AYRILAMAZ

Haftalardır Türkiye’deki eğitim tartışmalarını izlemekteyiz. Aynı politikaların izdüşümü olduğumuzu buradan belirtmeye gerek yok herhalde. AB olayı gündeme girer girmez AKP hükümeti eğitim tartışmalarını da gündeme soktu. Tabi ki bu reforum yapılırken altyapısı çok iyi bir ülkede olsaydı daha da etkili olacaktı ama korkarım Türkiye’de yapılanlar hep bizlere oradaki hızlandırılmış tren kazalarını anımsatacaktır. Fakat ilericiler ve demokratlar olarak bizler eleştirilerimizi yapmalı ve bu reformlara da destek vermeliyiz diye de düşünmekteyim. Pek tabi ki sonuçta kazaya uğranılacaksa bilimsel eleştirilerle bu politikaların doğru yöne çekilmesinde büyük bir fayda vardır. Ezilen halk kesimlerine faydalı olacak olan reformların desteklenmeli ama bir devrim kadar köklü olamayacakları da bilinmeli. Marksistler elbette ki reformları desteklerler. Ezilen halk çocuklarının üretici d urumuna gelmesi ve üretici güçleri kuvvetlendirmesi eğitimin iyileştirilmesi ile ilintilidir. Bunun yanında eğitim olanaklarının toplumun en fazla ezilen kesimlerine de indirilmesi için ilerici ve devrimcilerin mücadele etmesi şarttır. Bundan on sene önce CTP-DP hükümetleri sırasında da eğitimde bazı değişiklikler yapılmaya çalışılmış ve altyapı hazırlanmadan yapılacak hükmi karakuşi değişikliklerin hiçbir etkisi olamayacağını aksine herşeyi tıkayacağını belirtmiştik. Kolej imtihanlarının kaldırılmasını desteklemiştik. Eğitimde tam gün uygulamalarının eğer altyapı tamamlanmazsa öğrencilerin eğitimden bıkmalarını da getirebileceğini bunun yanında maharetin çalışma psikolojisi ile çalışma saatlerinin uzatılmasında değil, en az saatte ne kadar faydalı olunabileceğine dikkat çekiyorduk. Eğer modern eğitim sistemleri benimsenecekse sadece sistemin değil ama binaların bile değişmesinin gerektiğini de vurguluyorduk. Karşı taraftan ise bizim eğitimdeki değişikliklere karşı olduğumuz imajı mevzu bahisti ki hala daha bu imaj maalesef etkilidir. Geçenlerde Sayın Özker Özgür de sendikaların tam güne karşı çıkmalarını yeniliğe karşı çıkma olarak niteleyen bir yazı yazdı ve belli ki o dönemlerdeki tartışmalarda kendi kendisine ve o zamanki partisine hak da veriyordu.

Karl Marks’ın kapitallerinde çalışma saatleri üzerinde neler yazdığını az çok bilmekteyim, Kapitalin sadece birinci cildini okumama rağmen bu bilgileri iyice etüd ettim. Bunun yanında ikinci cildini de sindire sindire yakında okumaya başlarım herhalde. Marks’a göre teknoloji geliştikten sonra doğal olarak saatler de azalacaktır ve saatler uzarsa sömürünün de çoğalacağı tesbitini yapmaktadır. 1993-94 yıllarında tam gün tartışmaları başladığı için Avrupa ve İngiltere’deki sendika ve meslektaşların bilgilerinden faydalanmaya çalıştık ve onlara bir müddet bu sorunları aktararak, tecrübeleri doğrultusunda onlardan bilgiler almaya çalıştık. En düşük çalışma saatleri Danimarka’da mevcuttu (19 saat) ama bunun yanında dünyanın en nitelikli eğitiminin de tüm dünya eğitim otoritelerince Danimarka’da olduğu kabul edilmekteydi.

ABD en gelişmiş ülke olmasına rağmen maalesef sınıfsal farklılığın en göze battığı bir ülkeydi, orada en geri kalmış ülkelerdeki gibi yoksulluk sınırı altında ezilen insanların olması da mesleki gözlemlerim sırasında dikkatimi çekti. 1994 yılında Connecticut Üniversitesinde bazı arkadaşlarla kısa dönemli bir kurs sırasında gördüklerimle ABD’de yaşadıklarım ülkedeki durumun pek de söylendiği gibi içaçıcı olmadığını bana öğretti. Ama bunun yanında öğretmenleri ödüllendirme ve alınacak bilgi bakımından oralardan faydalanılacak ilginç yöntemlerin de olduğunu belirtmemiz gerekmektedir. Örneğin aynı üniversitede düzenlenen ilkokul öğretmenlerine yönelik bir sosyal bilgiler kursuna gelen öğretmenlerle yaptığımızı sohbetlerde eğer öğretmenler belirli sürelerde üniversitelerde düzenlenen bu kurslara devam ederlerse belli puanlar almakta ve bu puanlar karşılığında maaşlarının artması ve yine aynı alınmış bu puanlarla doktora ve yüksek lisans yapmış sayılmaları da oldukça ilgimi çeken konular olmuştu. Ama aynı yıllarda bir ABD’li öğretim görevlisi arkadaşın bana hediye olarak verdiği “Savage Inequalities”, ‘Vahşi Eşitsizlikler’,(Jonathan Kozol,1992) adlı ABD’deki eğitim eşitsizliklerini anlatan kitapta New York içerisinde bile hala daha yoksul bölgelerin bulunduğu ve bazılarında tavana bakıldığı zaman dışarıdaki güneşin görüldüğü kışın bu okulların sınıflarında kalınamayacak durumda olması da oldukça ilgimi çekmiştir. O yıllarda ABD Cumhurbaşkanı Clinton’ın eğitimdeki büyük eşitsizlikleri yenmek için okulları internet sistemine bağlamak istemesi de oldukça anımsadığım olaylar arasındadır.

Eğitim hakkında söylenecek olan şunlar olmalı:Eğitimle toplumsallaşma arasındaki farkın burada altının çizilmesi gerekmektedir. Toplumsallaşma eğitimle eş anlamlıdır; hem öğretmeyi, hem öğrenmeyi kapsayan bir süreçtir. Eğitim insanlığın temel bir etkinliğidir. Eğitimin toplumsallaşma ile eş anlamlı ve uygunluk içinde olması, eğitimi ideolojilerin önemli bir bileşeni haline getirmiş ve yapılandırılmış, amaçlı ve planlı eğitim sistemlerinin kurulmasına yol açmıştır. Eğitim çok eski çağlardan bu yana toplumsal işbölümünde ayrı bir etkinlik olagelmiştir. Eğitim için kontrollü bir mekan oluşturulmuş ve buraya okul adı verilmiş; öğretme ve öğrenme için resmi roller belirlenmiş ve bu rollerin üstlenicilerine sırasıyle öğretmen ve öğrenci denilmiş; öğretme ve öğrenme için resmi programlar hazırlanmış ve bunlar müfredat olarak adlandırılmıştır. Toplumsal, siyasal ve kültürel değer lerin ve kodların iletilmesi görevi resmen bu eğitim kurumlarına verilmiştir(1).

Geri ülkelerdeki eğitim politikasının genelde despotik eğitim olduğunu belirtmeliyiz. Despotik eğitim, halkın kendi kendini yönetmesi yerine, bir sınıfın mutlak hakimiyetini sürdürme amacını güden eğitimdir. Bu eğitimin temel hedefi halkın devlet yöneticilerine koşulsuz biçimde itaat etmesini sağlamaktır. Despotik eğitim, yönetme hakkı tekelini bir seçkinler kesimine teslim edip bütün halkı bu haktan yoksun bırakmanın doğal ve meşru olduğu görüşünü aşılama amacına göre tasarımlanmış eğitimdir. Despotik eğitimin savunduğu düzen, efendiler ve uyruklar düzeni, eşitsizlik ve özgürlüksüzlük düzenidir. Despotik eğitim “iktidarda bulunanlara itaat” edin sloganını bayrak edinir.Uyruklara uyrukluğun ne kadar iyi birşey olduğu görüşünü aşılarken, hakim sınıfın üyelerine, kendi bilgece hakimiyetlerinin “devletin güvenliği” açısından vazgeçilmez olduğu görüşünü benimsetir.

Despotik eğitimi gözden geçirirken bizdeki şartlara çok benzediğini sizler de herhalde farketmişsinizdir.

Despotik eğitim, evrenselliğin yerelcilikle, ortak çıkarların kısmi çıkarlarla; dayanışmanın baskıyla, paylaşmanın sömürüyle; akılcı mutabakatın kararların dayatılmasıyla; düşünce, vicdan ve anlatım özgürlüğünün sansür ve zulümle; eleştirici tartışmanın körü körüne itaatle; barış ve uyumun, (hem “iç” hem de “dış” düşmanlara karşı) ; karşılıklı saygı ve insanın onurunun liderlere tapınmayla; bireylerin her yönlü gelişiminin toplumsal işbölümünün neden olduğu alçaltıcı durumlarla ikame edilmesini meşrulaştırır(2).

Resmi ideolojinin tasfiye edilmeden despotik eğitimden kurtulacağımızı pek sanmıyorum ama bu konuda mücadele edilmesi de gerekmektedir. Esasında bizdeki ve Türkiye’deki eğitim sistemlerindeki benzerlikler bu konuda da dayanışma ve bilgi alışverişinde bulunmamız gerekliliğini göstermektedir. AB’nin eğitimdeki değişim üzerinde bir katalizör olacağını düşünüyorum.

KAYNAKÇA

(1)İsmail Kaplan:(1999),Türkiye’de Milli Eğitim İdeolojisi,İletişim Yayınları,sf.15.

(2)agy, sf.22

AYNI YANLIŞLIKLARA DOĞRU GİDİLİYOR

Geçen gün bizim mahallenin kahvehanesinde şimdiki hükümeti destekleyen bazı arkadaşlarla büyük bir tartışmaya giriştik. Konu özgürlük ve demokrasi üzerineydi. Yani bu arkadaşlar daha önce muhalefette iken şikayet ettiklerinin 180 derece daha değişik bir görüşü savunmaktaydı. İddiaları neydi? Ülkede geniş bir özgürlük ve demokrasi olduğuydu. Bu arkadaşlara dilimin döndüğünce yanılgı içerisinde olduklarını, ülkede hükümetin değişmesiyle hiçbirşeyin değişmediğini hala daha sivilleşmenin yaşanmadığını, polisin bile içişlerine bağlanamadığını, şu anda bile anayasadaki bazı maddelere göre istenildiği zaman sırf askeri bölgede yaşıyor sayıldığımız için tutuklanabileceğimizi dilimin döndüğünce söylemeye çalıştım ama arkadaşlar bana göre bu söylediklerimi kabul ederlerse üyesi oldukları partiye ihanet içerisinde olmama zannıyla bildiklerinden vazgeçmiyorlardı. Bana göre onlar da belki de içlerinde benim gibi düşünebilirlerdi ama Galatasaraycılık(!)(İnandığı politik partiyi futbol takımı gibi görme inancı yerine kullanılmıştır,U.I.) aşkı onları bırakmıyordu.

Onlara, eğer özgürlük ve demokrasi varsa derhal YKP’den tutun diğer partilere, iki başbakanın evlerinin bombalanmasına kadar tüm faili meçhullerin ortaya çıkarılmasını eğer bunlar yapılırsa yeterli olmasa bile özgürlüğe ve demokrasiye doğru adım atılacağına inanacağımı söyledim, onlar da bana Kıbrıs’ın Güneyi’nde bile özgürlük olmadığını, bunun normal olduğunu, askeri bölgelere girişlerde büyük engellemelerin olduğunu, askeri bölgelere girerlerse Güney Kıbrıs makamlarının herkesi tutuklayabileceğini söylediler. Onlara “diyelim ki söyledikleriniz doğrudur” dedim. “Peki biz adımlarımızı Kıbrıslırumlara göre mi atacağız. Yani Güney’de özgürlükler kısıtlanıyorsa biz de mi özgürlükleri kısıtlayacağız”, diye sordum. Onlar da bana hala daha Kıbrıs’ta ateşkes şartlarının etkin olduğunun dolayısıyla özgürlüklerin kısıtlanması gerektiğini belirttiler. Ama günlük yaşantıda özgürlükl erin kısıtlanmadığını söylediler. Gerçekten bu arkadaşlar bu lafları inanarak mı söylüyorlardı ona pek güvenmiyorum ama belli ki bu arkadaşlar tuttukları parti şu anda başta olduğu için futbol takımlarını tutan müdavimler gibi partilerini savunmaya geçmişler ve sanki de bu ülkede herşey dörtdörtlüktür inanışını sergilemeye çalışıyorlardı.

Bu tavırlar birçok sol ideoloğa ve bilimadamına göre oldukça yanlış davranışlardır. Eleştirilmesi gereken yerde partilerini eleştirmeyen tabandakiler veya üsttekiler bu gibi bir partinin geriye gidişinde ve de güç yitirmesinde büyük bir pay sahibi olacaklardır ileride. Özeleştiriye küfürmüş gibi tepkiyle sarılanlar esasında en büyük kötülüğü kendi partilerine yapmaktadırlar. Hele bu özeleştirileri eğer kendi partilerinin suç ve yanlışlarını ortadan kaldırmak için kullanmıyorlarsa hataların en büyüğünü yapmaktadırlar.

Şu söylenenlere bir göz atalım. Ülkemizde özgürlük vardır. Özgürlük nerede vardır? Size çizilen sınırlar içerisinde tamam. Polisin içişlerine bağlanmasını savunun ve bunun için bir mücadele verin bakalım? Bunu Akıncı da hükümetinin son dönemlerinde denemeye çalıştı ama yanıtını da aldı. Statüko devam ediyor mu? Yani bundan onyıl önceki güçler hala daha bu yapıda söz sahibi mi? Bu güçleri bir Başbakan çıkıp da açıkça eleştirebilir mi? O başbakanın evine bomba konursa failleri bulunabiliyor mu? İstihbarat birimlerinin Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan halktan vatandaşlar için tuttukları dosyalar şeffaf bir şekilde halka açıklanabiliyor mu? Bundan iki sene önce yaşanan baskı ve tehditlerin esas müsebbibleri nerede? Niye bu müsebbibler şu anda yaptıklarından dolayı hesap vermiyorlar? Avrupa Gazetesine yapılanların hesabını verecek birileri var mı? Ya şu Avrupa Gazetesi yazarlarının cas usluk işi ne oldu? Özgürlük ve demokrasi varsa hadi bakalım bu hesaplar sorulsun da görelim. Paramiliter veya terörist örgütün kimden ve kimlerden destek aldığı biliniyordu da şu gazetesinin hala daha kişileri tehdit etmesinin önüne niye geçilmiyor? Ama ne söylesek boş onu biliyorum. Bu arkadaşların partisi hükümette ya, ve de bu hükümet sırasında aynen UBP gibi hatalar yaparsa onu eleştirmemek lazım. Peki aynı yanlışlıklar UBP tarafından işlendiğinde niye karşı çıkıyordunuz? O zaman da bir inandırıcılığınız kalmaz.

Maalesef birkaç küçük değişikliğin dışında köklü bir değişiklik yok ve statüko devam ediyor. Bu statüko devam ettik sonra da halkın sorunlarının çözülmeyeceği gerçektir. İleriki yıllarda statüko gene halkın boğazını sıkmaya başladığında bunun tek suçlusu bu hükümetin başındakiler olmayacak mıdır? Halkın da artık değişik perspektiflerden olaylara bakması gerekmekte. Ülkedeki anormal şartlar da devam etmekte. Militer merciler el altından hükümetten de daha önde etken hala daha. Sınırı bir aştınız mı 12 Eylül mentalitesiyle sizi kendi elleri ile cezalandırma yöntemini de getirebilirler. Aynen Kutlu Adalı gibi bir gece evinizin önünde katledilmeniz de hiçtendir. Geçmişte yapılan hataların ve suçların menşei, kökeni, derin ilişkileri toplum önünde büyük bir şeffaflıkla sergilenmediği ve toplumdan özür dilenmediği müddetce aynı yanlışlıkların devam edeceği bir gerçektir. Toplum u hala daha teşkilat yöntemleri ile idare etmeye çalışanlar gizli sarayları içerisinde kendilerine bağlı istihbarat örgütleri kanalıyla uçan kuştan haberdar, gene entrika pazarlığındaysa neyin özgürlüğünü yaşamaktasınız? Haftalardır barikatların önünde maskaralık yaptırılıyor. Üç hilalli bayraklar ve şövenist tanımlamalarla sözde hak mücadelesi yapmaktadırlar. Neyin hak mücadelesidir bu? Barikatlar açıldığında Kıbrıslıtürk şöförlerin haklarının mücadelesini yapmamışsanız Kıbrıslırum bundan niye gocunsun? Güney’den gelen turist gruplarına kendi rehberlerinizi bile atayamıyorsanız bu sizin naçarlığınızı göstermiyor mu? TC pasaportlu insanların Güney’e gidemeyeceğini bilmiyor musunuz? Öyleyse bu insanları tahrik edenler kimler?

Birileri aklınca entrikalarına devam edip Türk’ün Türk’e propagandasına devam etmekte. Bir zamanlar Kıbrıs’ta çok söylenilen bir laf vardı:”Kandır çocuğu da taksim istesin” diye. Ama Kıbrıslıtürklerin çoğunluğunun bu politikalara artık karnı tok. 1950’leri, 60’ları ve 74’leri yaşayıp kendi despot liderlerinden aradığını bulamayan üstelik 30 senedir Türk’ün Türk’e yaptığı zulmü yaşayanların bu politikalara artık pey vermesi oldukça zor.

Kıbrıslıtürk despotların ve Türkiyeli militer kastın karşısında AB vatandaşı olan insanlar var. Kıbrıslıtürklerin çeşitli alternatifleri ve avantajları olduğunu bu güçler inşallah erken anlarlar.

TOPLUM MÜCADELESİ

Kıbrıstürk Toplumunun verdiği mücadele ne sadece bir kliğin, ne sadece bir grubun ne de bir partinin başa çıkabileceği bir mücadeledir. Olayı seçim sathına indirgemek kadar büyük bir yanlışlık da olamaz dünya üzerinde. Ve her hal ve şartta olayı seçime götürmek de işin en kolayıdır. İşin en kolayıdır ama toplumsal mücadeleye ne katmıştır ona bakmak ve araştırmak da gerekmektedir. Bana göre 1998 sonrasında halkın sokaklara çıkmasındaki en büyük gizem meclis türü(seçim dahil) mücadelelerin toplumsal yaşantıya birşey katmaması olmuştur. Toplumsal varoluş kavgaları da tüm halkın birlikte vereceği bir kavgadır. Çünkü böyle bir kavgada tüm halkın katılımı söz konusudur. Şimdi böylesi bir kavgada “Ben size demokrasiyi getireceğim” demek de boşu boşuna bir söz olmalıdır. Çünkü böylesi bir ülkede demokrasinin egemen güçlerin elinde ulaşılması zor bir erek veya ülkeyi kontrolü altın da tutan kesimin iki dudağı arasında olduğunu kabul etmek de gerekmektedir. Ülkeyi idare edenler istediği senaryoyu sahneye koymakta sırasında sizi bir figüran durumuna da düşürmektedirler. Komplo teorileri konusunda bunların eline su dökemezsiniz çünkü onlar daha büyük anakaraları da idare etmişler, Osmanlı’nın biricik bürokrasisi durumuna da gelmişlerdir. Böyle bir egemen kesim şeriat tehlikesi olmasa bile sırf devlet katında etkinliğini kanıtlasın diye 31 Mart vakalarına da imza atmış, iki günde Osmanlı’yı hallaç pamuğu gibi dağıtmıştır. Zavallı Osmanlı’yı Birinci Dünya savaşı’na sokup onun sonunu getiren de bu bürokrasi olmuştur. Kazanmadığı, tarihte olmamış zaferleri savaş tarihine geçirip itibar kazanan da bu bürokrasi olmuştur.

Hangi bürokrasiden bahsettiğimi herkes anlayacaktır. Türkiye’yi de Kuzey Kıbrıs’ı da idare eden aynı bürokrasidir. Kuş uçsa kurduğu istihbarat ağı ile haberi olacak olan bu bürokrasiden habersiz ne bir bomba koyma eylemi ne de bir olay olabilir. Dolayısıyla son Ay Mamas Kilisesi bombalaması da esas egemen olan bu bürokratik gücün bir komplo oyunudur. Hele geçen haftaki barikat eyleminde önde üç hilalli bir maket parti görülse bile gerideki güç her zaman için son imzayı koyan güçtür. Dolayısıyla böyle bir ülkede yaşayan siyasal organların böyle bir güce karşı ne gibi taktiği ve politikası olabilir? Böyle bir gücün hiç de rahat durmayacağı ve Susurlukvari oyunlarla hala daha hükümetlere sıkıntı vereceği de gerçektir. Tabi ki taktiğinizin nerede, nasıl ve hangi şartlarda geçerli olacağı da mevzubahis. Eğer politikanızı bu egemen kesimin çizdiği sınırlar içerisinde oynayacaksanız size açıkça söylenmelidir ki sizin piyon durumuna düşüp ekarte edilmeniz de hiçtendir. Çünkü çizilen sınırların içerisinde at koşturabilecek olanlar sadece ve sadece onlardan başkası da değildir. Peki ne yapılmalı? Nasıl hareket edilmeli? Oyuna nasıl gelinmemeli? Oyuna gelmemek için manevra alanınızın çok geniş olması lazımdır. Dayanacağınız gücün sağlamlığı da söz konusudur. Örneğin Kuzey Kıbrıs sınırları içerisinde manevra alanı seçmek bile bile ladez olmak demektir. Kuzey Kıbrıs sınırları içerisinde şimdiye kadar kimler başarı kazanmıştır? Veya kimlere başarı imkanı verilmiştir? Şimdiye kadar olan seçimler dahil, muhalefetin kazanamadığı son seçimlerde de yine egemen kastın elli’ye elli oyununun galip geldiğini iddia edenler vardır. Seçimlerden beri de hala daha istikrarlı bir yapının kurulamadığı, şu anda hükümetin bile bütçeyi geçirecek durumda olmadığını söylememiz gerekmektedir(yazı yazıldığı anda bu durum öyleydi). Peki ama seçimler sırasında halkın istenci galebe çalmadı mı? Pardon ama halkın istencinin galebe çaldığını kim söyledi? Veya seçimlere ayrı ayrı katılarak, karşı güce, ayrılarak daha da iyi bölünülür imajını veren kimdir? Ve şu anda artık bölük pörçük olunduktan sonra bir defa daha parçalanmış cam kırıklarını biraraya getirme eylemi ne kadar başarıya ulaşacaktır. Ulaşır elbette . Ama eğer özveri varsa işin içinde veya istek varsa, partisel ve bireysel çıkarlar değil de toplumsal çıkarlar varsa. Yani ne isterse olsun kurgularla(olmayacak şeyler için muştular dağıtarak) hareket edip somut koşullardan ayrılıp emekçi halk kesimlerinin sağlam pozisyonunu parçalar ve seçimlere de bu kalp kırıklığı içerisinde girer ve durmadan kendinizi yıpratırsanız sonuçta halkın istencinin galebe çalmadığını göreceksiniz. İki sene önceki mitinglerde herkes çok iyi hatırlamaktadır ki halkın çoğunluğunun istenci partilerin tek bir cephe olarak seçimlere girmesiydi. Bugün de bana göre genel istenç budur. O halde toplumsal kurtuluş şartları ağır basacağından ötürü tüm halkın bu cepheye katılması şart olmaktadır. Aksi halde eğer şimdiki koşullar sürecekse Kıbrıslıtürkler’in ezilişinin daha da devam edeceğini gözlemleyeceğiz.

Bir başka olaya daha parmak basmak gerekmektedir. Gerek seçimlerden önce gerekse sonrası ısrarla hala daha olaylara tek bir perspektiften bakılmakta ve Güney’deki Kıbrıslırum ilerici demokrat unsurlarla işbirliğine gidilmemektedir. Bu unsurlarla, “En iyi ben düşünürüm” şeklinde yaklaşımlar da uygun ve mantıki yaklaşımlar değildir. Gerekirse cepheye Güney’deki olumlu unsurları da katıp onlarla birlikte mücadeleyi devam ettirmek gerekmektedir. Olayı Kıbrıstürk milliyetçiliği görüş açısından , Kıbrıslırumların tümünü son anda ilan edilen düşmanlar olarak görüp tanıtmak da yanlıştır. AKEL’in “evet” politikalarına yakınlaştığı söylenmekte. Kaldı ki Annan Planı’na eğer doğru bir şekilde yaklaşılsaydı Kıbrıslıtürklerin de itirazları olabilir. Hem Kıbrıslırumlar’ın hem de Kıbrıslıtürkler’in itirazlarının tekrar görüşülüp tekrar referanduma gidilmesinde ne sakınca var onu da anlayamıyorum. Amaç uzlaşmaysa bu uzlaşmayı istemek ve uzlaşmaya varmak gerekmektedir. Hiçbirşey tabu sayılmamalı. Kıbrıslırumlarla her türlü yaklaşım politikası alkışlanmalı ve bu ısrarla devam ettirilmelidir. Geniş perspektiflerden olayı ele almak ve tartışmak da bana göre mantıkidir. Akıl akıldan üstündür. Bakarsınız sizin göremediğiniz bazı konuları başka bir açıdan görenlerin de haklılık kazanacağı bir ortam meydana gelebilir. Bakış açısı önemlidir.

İşte bu yüzden toplumsal varoluş mücadelesinde ayrılık gayrılık ve partisel çıkarlar olmamalı. Gerektiğinde seçimlere bile toplumun menfaati için katılmamak da büyük bir erdemliliktir. Bu erdemliliğin sahibi olanların da sesine artık kulak verilmeli diye düşünmekteyim. Eğer statükonun içinde manevra alansız ve bürokratik kastın komplolarının oyunu haline gelip piyonlaşıp figüranlaşacaksak böyle bir seçimin ne anlamı var ki? Bu bir basamak taktik mi? Peki bu basamak taktiklere bu halkın dayanma gücü ne kadar kalmıştır. Evrimsel yavaşlık içerisinde seçimlerde sandalye elde edip mecliste hareket etmek bir halkın dayanma gücünü son zerresine getirmişse bu evrimsel taktiğin etkisi nedir ki toplumsal gelişmede? yoksa statükonun kalıcılığı statükoyu reddetme erdemini de mi aramızdan silip süpürdü?

Tarihin hata affetmediğini bu sayfalardan ilk defa söylemiyoruz...

copyleft (c) 2001-04 hamamboculeri.org